Allah’a Hamd, Resulüne salât ve selamdan sonra bu bölümde; hicretle ilgili bazı konulara temas etmek üzere devam edeceğimizi ifade etmiştik. Şimdi kaldığımız yerden Allah’ın izniyle devam ediyoruz. Hicret hiçbir zaman müminlerin arzu ve isteklerine veya ihtiyaçlarına göre yapageldikleri sıradan bir şey değildir. Amel etmek ve hükmetmek üzere bize bir şeriat indiren Allah (cc) kullarının amelleri itikatları ve sözlerine dair hiçbir şeyi kendi haline bırakmamıştır. “Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık…” (Enam 38) diye buyurarak indirdiği emirlerin ve o emirleri uygulayacak olan kulların nasıl yüce bir düzene tabi olduklarını ifade eder.
Yaratan Allah (cc) olunca herhangi bir başıboşluktan söz etmek nasıl mümkün olabilir? “O yarattığını bilmez mi? O Latif’tir, Habir’dir.” (Mülk,14) Kulların her işinde İslam şeriatının bir yasası mutlaka vardır. Küfrün hâkim olduğu yerlerden İslam’ın hâkim olduğu yere hicret etmek İslam şeriatına göre vaciptir. İslam şeriatının uygulandığı bir ülke var olduğu zaman oraya hicret etmek gücü yeten her mümine vacip olur.
Geçerli bir mazereti olmaksızın kâfirlerin beldelerinde yaşamayı tercih etmeleri haramdır. Herhangi bir mümin, İslam diyarı varken küfür diyarında yaşamayı tercih edecek olursa büyük günahlardan bir günahı işlemiş olur. Artık o kimseye fasık denilir. Böyle biri, şeytanın ayaklarını kaydırması müşriklerin etkileri ve baskıları altında dininden uzaklaşması ve İslam dininden çıkması gibi birtakım tehlikeler içinde olacaktır.
Hicret etmek, Vela ve Bera akidesinin gereklerindendir. Hicretin vacip olduğuna dair Kuran-ı Kerim’de birçok deliller vardır.
“Kendilerine yazık eden kimselere melekler, canlarını alırken ‘Ne işte idiniz!’ dediler. Onlar: ‘Biz yeryüzünde çaresizdik’ diye cevap verdiler. Melekler de: ‘Allah'ın yeri geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!’ dediler. İşte onların barınağı cehennemdir; orası ne kötü bir gidiş yeridir.” (Nisa, 97)
İmam Kurtubi bu ayeti şöyle tefsir eder: Hicret Daru-l Harpten İslam diyarına çıkıp gitmektir. Rasulullah (sav) döneminde farz kılınmıştır. Bu hicret hükmü kıyamet gününe kadar geçerlidir.
İmam İbni Kesir (rh) da bu ayetle ilgili olarak şunları kaydeder: “Bu ayet müşriklerin arasında yaşayanlar hakkında genel bir hüküm belirtir. Hicret etmeye gücü yettiği halde hicret etmeyen ve dinini de gereği gibi yaşayamayan bir kimse nefsine zulmetmiştir. Bu ayetin ifadesiyle ve ümmetin icması ile haram işleyen biridir”
Bu ayeti kerimeyi okuyan aklı başında bir mümin İslam diyarına hicreti terk etmenin ne kadar büyük bir günah olduğunu yakinen bilir. Meleklerin kendisine ölüm anında “İslam beldesinde mi yaşadın yoksa küfür diyarlarında yaşamayı mı tercih ettin? Niçin hicreti terk edip küfrün kol gezdiği ülkelerde kaldın?” diye sordukları zaman vereceği ya da veremeyeceği cevapları hayal eder. Belki de aklına evet biz zaten yeryüzünde zayıf kimseleriz, nereye, nasıl gidelim, nasıl geçiniriz, elimizdekini avcumuzdakini nasıl bırakırız diye bazı düşüncelere dalar ama Allah (cc) zaten böyle düşünerek kendilerini haklı çıkarmaya çalışanların cevabını ayette çarpıcı ve azarlayıcı bir şekilde peşinen vermiştir. “Allah'ın yeri geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!" Bu cevabın getirilen mazeretleri geçerli saymadığını aksine bir de ardından “İşte onların barınağı cehennemdir” denilerek cehennem tehdidi ile karşılaşıldığını da okuyunca artık cehennemden Allaha sığınır ve hicret emrine karşı gelinemeyeceğini idrak etmiş olur.
Rasulullah (sav) “Ben müşriklerin arasında yaşayan her Müslüman’dan beriyim” buyurunca “Ya Rasulallah niçin?” diye sordular. Rasulullah (sav) “Birbirlerinin ocağının ateşini görmemeleri gerekir” buyurdu.[1]
Semure b. Cündüb (ra)’tan rivayet edildiğine göre Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Kim bir müşrikle bir araya gelir ve onunla birlikte yaşarsa o da onun gibidir.”[2]
Başka bir hadiste “Müşriklerle (aynı bölgede, beldede) yaşamayın, onlarla evlenmeyin, kim onlarla beraber yaşar veya onlarla evlenirse onlar gibidir.”[3]
Diğer bir hadiste ise şöyle buyuruyor: “Allah (cc) Müslüman olduktan sonra müşriklerden ayrılıp müminlerin arasına katılmayan hiçbir müşriğin amelini kabul etmez.”[4]
Bu deliller, şartları yerine gelmiş bir İslam diyarının varlığı söz konusu olduğu zaman müminlerin üzerine hicretin vacip olduğunu ifade eder. Bir mümin, hicret edilecek bir İslam diyarı varken kâfirlerin beldelerinde dinini yaşayamıyorsa hicret etmesi vacip olur. Dinini yaşayabiliyorsa hicret etmesine gerek yoktur diye bir görüş öne sürerek mazeret beyanında bulunması geçerli değildir. Hicreti emreden deliller umum ifade eden kelimeler içermektedir. Kâfirlerin diyarında İslam’ı yaşayabilenler hicret etmesinler de yaşayamayanlar hicret etsin diye bir şart getirilmemiştir. Bu iddiayı ortaya atanların Kuran ve Sünnette böyle bir istisna olduğuna dair açık deliller getirmeleri gerekir. Eğer herhangi bir delilleri yoksa hicret konusuyla ilgili olan bütün delillere bağlı kalmaları icap eder. Rasulullah (sav)’in müşrikler arasında kalanlardan beri olduğunu ifade eden hadislerine yukarıda yer vermiştim. Bu hadislerde dinini küfür beldelerinde yaşayanlar hariçtir diye bir kayıt yoktur. Hicret etmekten aciz olanlara dair Allah (cc) sadece şu istisnaları getirmiştir:
“Erkekler, kadınlar ve çocuklardan (gerçekten) âciz olup hiçbir çareye gücü yetmeyenler, hiç bir yol bulamayanlar müstesnadır. İşte bunları, umulur ki Allah affeder; Allah çok affedicidir, bağışlayıcıdır.” (Nisa, 98-99)
Bu ayetler ışığında kendi nefsini muhasebeye alan mümin kurulu düzeniyle akraba ve arkadaş çevresiyle rahatının kaçması endişesiyle hatta akla hayale gelmeyen karmaşalarla vesveselenmek yerine Rasulullah’ı ve sahabesini düşünürse bütün endişelerinin kaybolduğuna şahit olur. Çünkü Sahabe-i Kiram da aynı endişeleri yaşamalarına rağmen hiç tereddüt etmeden, Allah’ın emrini yerine getirmişlerdi. Onların da evlatları eşleri ticaretleri ve çeşitli ortamları vardı. Onlar da bilmedikleri Habeşistan’a ve Medine’ye gitmişlerdi. kimlerle ve hangi sorunlarla karşılaşacaklarını tahmin bile edemiyorlardı. Ne zaman ki Mekke’de bıraktıkları mallarının yağma edilmesi pahasına dahi olsa Allah c.c ın emrini yerine getirdiler işte o zaman Allahtan kendilerine erişen rahmeti bereketi bolluğu ve birçok beldelerin fethiyle Allah’ın dininin yeryüzünde temkin sağlamasının izzetini ve şerefini yaşadılar. Kimilerine Allah c.c şehadet nasip etti de Firdevs cennetlerine kavuştular.
Hicretin dünya ve ahiretteki mükâfatlarını Allah (cc) aşağıdaki ayetlerde şöyle anlatıyor:
“Allah yolunda hicret eden kimse yeryüzünde gidecek birçok güzel yer ve bolluk (imkân) bulur. Kim Allah ve Resulü uğrunda hicret ederek evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse artık onun mükâfatı Allah'a düşer. Allah da çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Nisa, 100)
“İman edip de Allah yolunda hicret ve cihad edenler, (muhacirleri) barındıran ve yardım edenler var ya, işte gerçek müminler onlardır. Onlar için mağfiret ve bol rızık vardır.” (Enfal, 74)
“İman edenler ve hicret edip Allah yolunda cihad edenler var ya, işte bunlar, Allah'ın rahmetini umabilirler. Allah, gafûr ve rahîmdir.” (Bakara, 218)
Allah yolunda hicret edip sonra öldürülen yahut ölenleri hiç şüphesiz Allah güzel bir rızıkla rızıklandıracaktır. Şüphesiz Allah, evet O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.
“Allah onları, herhalde memnun kalacakları bir girilecek yere sokacaktır. Allah, kesinlikle tam bir bilgi sahibidir, halîmdir.” (Hacc, 58-59)
Ayetlerde hicret edenlerin yeryüzünde iman, ilim ve rızık genişliğiyle mükâfatlandırılmasından bahsediliyor. İmanın hicretle birlikte zikredilmesi hicretin imanla yakınlığını ve hakikiliğini ifade ediyor. İmam Kurtubi “memnun kalacakları yerler” ifadesini “cennetlerdir” diye tefsir ediyor. Bu kadar mükâfat yeryüzünde insanın başka amellerle değil sadece iman, hicret ve cihatla elde edeceği mükâfatlardır.
Kesir b. Murre, Ebu Fatıma’nın kendisine şöyle anlattığını rivayet eder: “O Rasulullah’a şöyle demiş: “Ya Rasulallah bana bir amel söyle ki ben o ameli yapayım ve istikamette olayım” dedim. Dedi ki “Sen hicret etmelisin çünkü hicret gibi başka bir amel yoktur.”
İbni Şimase el Mehri’den rivayet edildiğine göre kendisi şöyle anlatıyor:
“Amr ibn As'ın yanına vardık kendisi ölüm döşeğinde idi. Uzun zaman ağladı ve yüzünü duvara çevirdi. Oğlu: “Babacığım Resulullah (sav) seni filân şeyle müjdelemedi mi? Rasulullah (sav) seni filân şeyle müjdelemedi mi?” demeye başladı. Bunun üzerine Amr yüzünü (bize) çevirerek:
“Şüphesiz ki; hazırlamakta olduğumuz şeylerin en faziletlisi Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammedin onun Rasulü olduğuna şahadet getirmektir. Şüphesiz ki ben üç hal üzere bulundum. Düşünüyorum da (Bir dönem)Resulullah (sav)’e benim kadar şiddetle buğz eden yoktu. İmkânını bulup da onu öldürmüş olmak kadar da bence makbul bir iş yoktu. Şayet bu hal üzere ölmüş olsaydım muhakkak cehennemlik olurdum. Allah İslamı kalbime yerleştirdiği zaman Resulullah (sav)’e gelerek “Uzat sağ elini de sana bey'at edeyim” dedim. Hemen sağ elini uzattı. Ben elimi çektim Resulullah (sav) şöyle dedi:
Ne oldu sana ya Amr?
Şart koşmak istedim.
Neyi şart koşuyorsun?
Af olunmamı.
Bilmez misin ki İslâm, kendinden önceki günahları yok eder, Hicret de ondan önceki günahları yok eder, Hac da ondan önceki günahları yok eder... (Artık) Benim nazarımda Resulullah (sav)’den daha sevgili ve ondan daha büyük bir kimse kalmadı. Ona karşı duyduğum saygıdan dolayı kendisine doya doya bakamıyordum. Benden onu tavsif etmemi isteseler bunu yapamam. Çünkü ona doya doya bakamazdım. Şayet bu hal üzere ölmüş olsam cennetlik olmamı kuvvetle ümit ederdim. Sonra birtakım şeyler üzerimize aldık ki onlar hakkında halim nice olur bilmiyorum. Öldüğüm zaman beraberimde hiç bir yasçı ve ateş bulunmasın. Beni defnettiğiniz zaman üzerime toprağı iyice döşeyiniz. Sonra kabrimin etrafında bir deve boğazlanıp da eti taksim edilinceye kadar durun ki, sizlerle ünsiyet edeyim. Ve Rabbimin elçilerini nasıl karşılayacağımı düşüneyim, dedi.”[5]
Hicretin faziletini beyan eden hadislerden biri de bu hadistir. İman hicret ve hacc o kadar önemli ibadetlerdir ki bir kâfir iman ettiği zaman nasıl bütün günahlarından sıyrılıp tertemiz bir günahsıza dönüşüveriyorsa bir mümin de ne kadar günahkâr olursa olsun hicret ettiğinde veya hac ibadetini yerine getirdiğinde anasından doğduğu gibi günahsız oluveriyor. Özellikle hicret kıyamet gününe kadar devam eden bir amel olması hasebiyle birçok amelden daha üstün durumda imanın hemen ardında zikrediliyor.
Rasulullah (sav) şöyle buyuruyor: “Düşmanla savaşıldığı sürece hicret kesintiye uğramaz.”[6]
Yani hicretin sürekliliği cihadın devam etmesiyledir. Yeryüzünde cihat varsa hicret de kaçınılmazdır. Kâfirlere karşı iman mücadelesinin verilmediği hiçbir zaman dilimi neredeyse olmamıştır. Hicret daima cihadın bir lazımı konumunda olmuştur. Hicreti gerçekleştiremeyenler Allah yolunda cihadı da aksatmışlar, hakkını verememişlerdir. Yeryüzünde birçok cihat, hicrete bağlı olarak gerçekleşmiş ve ne zaman hicretin hakikati anlaşılmışsa o zaman cihadın meyveleri toplanmaya başlanmıştır. Hicreti ihmal edenler tarih boyunca ya kâfirlerin elinde oyuncak olmuş ya da ömür boyu zillete mahkûm yaşamışlardır.
Hicretin kıyamete kadar süreceğini Rasulullah (sav) başka bir hadisinde şöylece ifade etmiştir: “Tevbe kesilmeden hicret kesilmez güneş batıdan doğmadıkça tevbe kesilmez.”[7]
Bu hadisler bir İslam diyarı varken kâfirlerin ülkelerinde yaşamanın haramlığını ve hicretin gücü yeten her Müslümana vacip olduğunu ifade eder. Allah (cc) hicret edenlere yeryüzünde darlık değil genişlik vereceğine kefil olmuştur. Allah vaadinden hiçbir zaman caymaz. Kendi çevresinde islami bir hayatı yaşamakta zorlandığı için başka ülkelere veya şehirlere hicret eden iman kardeşlerimiz Allah’ın vaat ettiği genişliği ve maddi manevi zorlukların üstesinden nasıl geldiklerini Allah’ın yardımıyla izah ediyorlar. En huzurlu günlerini hicret sayesinde yaşadıklarını anlatıyorlar. Bir bakıma Allah’ın dinine yardım ettiklerinde Allah (cc)’ın da kendilerine nasıl yardım edip rızıklandırmasının yeryüzündeki canlı şahitleri oluyorlar. Hicret edenlere ve hicreti bizzat yaşayıp iman kardeşlerine öncü olanlara selam olsun.
[1] Tirmizi, Ebu Davut, Nesai.
[2] Ebu Davut.
[3] Tirmizi.
[4] Nesai.
[5] Müslim.
[6] Ahmed b. Hanbel, Nesai.
[7] Ebu Davut.