Soru: Rasulullah’a (sav) Kuran dışında başka vahiy gelmiş midir?  

Cevap: İslam âlimleri Kuran'a “vahyi metluv”, sünnete de “vahyi gayri metluv” ismini vermişlerdir. Bununla da sünnetin vahiy olduğunu ima etmişlerdir. Müsteşriklere ve bu hususta onlara katılanlara göre ise vahiy değil, Resulullah’ın (a.s) kendi görüş ve yorumlarıdır. Onlara göre Resulullah (a.s) bu görüşlerinde zamanın şartlarından ve kendi tecrübesinden faydalanmıştır. Peki, Kuran'ın iki kapağı arasında yazılı olan vahiyden başka Allah Resulüne, acaba vahiy gelmiş midir, gelmemiş midir? Böyle bir tartışma günümüz Müslümanlarının gündemine girmiş durumdadır. Oryantalistlerin başlattığı ve bazı çevrelerde kabul gören “Sünnetin vahiy olmadığı” sloganları belli bir mesafe kat etmiş ve bazı Müslümanların düşüncelerini bulandırmıştır. Bugün artık çarşıda, pazarda bu türden insanları bulmak mümkündür. Bu kimseler, sanki kendilerinin hak yoldan ayrıldıklarını müsteşrikler görmüşler de doğru olanı anlatıp onların hak yola dönmelerini istiyorlarmış gibi onların fikirlerinden etkileniyorlar ve dinlerini ilgilendiren konularda onların etkisi altında kalıyorlar.

Sünneti hafife alan veya inkâr eden bu kimselerin itirazlarına bakacak olursak, bütün meselenin çözüm noktasının “Kuran’dan başka vahyin” Rasulullah’a inip inmediği konusudur. Sünnetin öteden beri yapılan klasik müdafaasında kullanılan ayetlere, yürekleri sızlamadan teviller getiren insanlara, sünneti yine sünnetle temellendirme girişimleri elbetteki fayda vermeyecektir. Zira bu kimseler zaten sünnet hususunda şüphe içerisindedirler. O yüzden biz burada diğer konulardan önce, Resulullah’a Kuran’dan başka vahyin inip inmediğinden bahsedeceğiz. Bunu yaparken de sünnetten değil Kuran’dan yola çıkacağız. Sünnetten yola çıkmayışımızın sebebi, sünnette bu konu için deliller olmayışından dolayı değil, şüphenin zaten sünnette olup inkârın bizzat kendisinde vuku bulmasından dolayıdır. Esasen sünneti temellendirme de sünnet ve ayetlerden yola çıkan, günümüze kadar yazılmış kitaplar çoktur. İmam Şafinin er-Risalesi, Suyuti’nin Miftahul-cenne fil-ihticaci bi-s sünnesi, İbni Kuteybe’nin Tevilu Muhtelif-ul hadis’i, Abdulgani Abdulhalık’ın Hucciyetu-s Sünnesi gibi. Biz Kuran’dan tespit ettiğimiz bazı ayetleri burada inceleyerek meseleyi daha başka bir üslupla ele alacak ve etki altında kalanların düşüncelerindeki bulanıklılığı gidermeye çalışacağız. Gayret bizden, tevfik Allah’tandır.

1. Delil: Tahrim süresinin üçüncü ayeti hakkında birçok rivayetler vardır.[1] Bunların sıhhat dereceleri bir yana, biz ayette ifade buyrulanla iktifa edip meseleyi izah edelim. Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti. Fakat eşi, o sözü başkalarına haber verip Allah da bunu Peygamber'e açıklayınca, Peygamber bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti. Peygamber bunu ona haber verince eşi ‘Bunu sana kim bildirdi?’ dedi. Peygamber ‘Bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi’ dedi.” (Tahrim, 3)

Ayetten de anlaşıldığına göre Peygamber efendimiz, hanımlarından birine gizli bir söz söylüyor. Hanımı da bunu annelerimizden diğerine veya başka bir kimseye haber verince Allah Teala Peygamber Efendimize vahiyle durumu bildiriyor. Allah (cc)’ın bildirdiği bu şeylerin bir kısmını, Nebi (as) hanımına bildiriyor, bir kısmını ise bildirmiyor. Böyle bir durumla karşılaşan hanımı ise bunu kimin bildirdiğini soruyor, Peygamber Efendimiz de “Bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi”diyor.

Peygamberimizin zevcesine bildirdiği kısım hakkında bazı rivayetler söyleniyor olsa da bunlar bir yorumdan öteye gitmeyecektir. Söylemekten vazgeçtiği kısım hakkında ise hiç bir fikrimiz yoktur ve olamaz da.

Kur-an’ı Kerimin her hangi bir yerinde Allah (cc), Resulüne bildirdiği bu şeyin metnini vermemiştir. Yani Rasulullahın eşine bildirdiği kısım ile bildirmediği kısmın metni Kuran’da yoktur. Vahiy ise Allah’ın Resulüne olan bildirilerini taşır. İşte, yine böyle bir bildiriyi getirmiş olan Allah’ın vahyi, metniyle Kuran’da mevcut olmayıp “vahyi gayri metluv” vahiyle Resulullah’a bildirilmiştir. Allah bildirdiğine şahadet ederken, Resul de “Bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi”. (Ahzab 53) derken artık bundan öte bir kimsenin, Kuran’ın iki kapağı arasından başka bir vahyin Resulullah’a gelmediğini söylemesinin “La ilahe illallah Muhammedun Resulullah” şehadetiyle bağdaşabileceğini söylemek mümkün değildir.

Haram ve helallerle hayatı bir intizam altına alınan insanoğlu başıboş bırakılmamıştır. (Kıyamet, 36) O halde yüce Allah’ın, hanımları arasındaki basit bir konuşma için Kuran’dan ayrı, Nebisine vahiy indirdiğini kabul edip külli kaideler içeren şu Kur-anın ayetlerinin açıklanmasında Allah’ın vahiy göndermeyeceğini iddia etmenin ilim ve irfan adına ifade edeceği hiçbir gerekçesi yoktur. Allah “indirdim” derken “indirmedi” diyen bu insanlar acaba, Kuran’dan bir hakikati inkar etmenin sahibini dinden çıkaracağını biliyorlar mı?

Bu ayeti, dilimizin döndüğü kadar ifade etmeye çalıştığımız zamanlar yüzleri kızarıp yine de inkarlarına devam edenleri görüyor ve bundan da esef duyuyoruz. Bir türlü anlamayan sanki hakikatlere karşı kalbi mühürlenmiş insanlar gibi şöyle diyorlar: “Burada bizi ilgilendiren bir şey mi var? Olay Nebi ve zevceleri arasında oluyor: Allah bizi ilgilendiren her hususu Kuran’da bildirmiş ve bunlar da Kuran’da yazılıdır.”

Bu ne kadar zavallı bir düşüncedir. Hakikat güneş gibi parlarken onlar bu aydınlıkta güneşi inkar etmeye çalışıyorlar ama nafile... Bizim burada üzerinde durduğumuz konu ve ispatlamaya çalıştığımız mesele, Kuran’da olmadığı halde Nebi (as)’a Allah (cc)’dan her hangi bir bildiri gelmiş midir? Aksi halde: “Resulün vefatından sonra onun hanımlarıyla evlenmeniz size haramdır” (Ahzab, 53) ayetiyle şimdi kim amel edebiliyor ki? Oysa bu ayet mensuh da değildir. Bizim izah etmek istediğimiz ve sünneti hafife alma veya onun vahiy mahsulü olup olmadığı hakkındaki tartışmanın temelini oluşturan, Kuran’dan ayrı olarak vahyin inip inmediği meselesidir. Verdiğimiz bu örnekte görüldüğü gibi kesinlikle Kuran’ın iki kapağı arasında yazılı olan vahiylerden başka Peygamber Efendimize vahiyler inmiştir.

2. Delil: 

Geçmişte ve günümüzde birçok saptırmalara hedef olan gayb hakkında yüce Rabbimiz, gaybı sadece kendisinin bilebileceğini haber vermektedir. (Neml, 65; Nahl, 77) Bununla birlikte acaba Peygamber Efendimiz (sav) gayb bilgisine sahip miydi, gaybı bilir miydi?

 Kuran’da Peygamber Efendimiz (sav) gaybı bilmediğini şöyle açıklıyor: “De ki: Ben size, Allah'ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece bana vahyolunana uyarım.” (Enam, 50) (Benzer ayet için bakınız; Hud 31)

“De ki: Ben, Allah'ın dilediğinden başka kendime herhangi bir fayda veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer ben gaybı bilseydim elbette daha çok hayır yapmak isterdim ve bana hiçbir fenalık dokunmazdı. Ben sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.” (Araf, 188)

Ayetlerden anlaşılacağı üzere Peygamber Efendimiz gaybi bilici değildir. O halde gaybı bilmesi Allah (cc)’ın bildirmesine bağlıdır. Bu bildirme Kuran’ın ifadesiyle üç yoldan biriyle vuku bulur. (Şura, 51) Bunun dışında hiç bir yol yoktur.

 Şöyle bir soru akla gelebilir: Acaba Allah (cc) Nebilerinden başka insanlara gaybı bildirir mi? Veya bildirmeyi diliyor mu? Kuran’a baktığımız zaman Allah’ın nebilerinden başkalarına gaybi bildirmediği ve bunu da dilemediğini görüyoruz. Şöyle buyuruyor yüce Rabbimiz: “Allah, müminleri (şu) bulunduğunuz durumda bırakacak değildir; sonunda murdarı temizden ayıracaktır. Bununla beraber Allah, size gaybı da bildirecek değildir. Fakat Allah, elçilerinden dilediğini ayırt eder.” (Al-i İmran, 179)

“O bütün görülmeyenleri bilir. Sırlarına kimseyi muttali kılmaz; Ancak, (bildirmeyi) dilediği peygamber bunun dışındadır. Çünkü O, bunun önünden ve ardından gözcüler salar.” (Cin, 26-27)

Yukarıdaki ayetlerde, Peygamberin gaybı bilemeyeceği, ancak Allah’ın bildirmesiyle bilebileceği ve bununla beraber yüce Rabbimizin nebilerinden başkasına gaybı bildirmeyeceği hakikati açıktır.

Peygamber efendimiz, halasının kızı olan Zeyneb binti Cahşı[2],  Zeyd b. Harise’ye nikahlamak istemişti.[3] Fakat Zeyneb (ra) ilk önce tereddüt etmiş mazeret öne sunmuştu. Bunun üzerine şu ayet nazil oldu:

“Allah ve Resûlü bir konu hakkında hüküm verince, inanmış bir erkek ve kadının kendiliklerinden seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.”

Bu ayetten sonra Zeyneb, Zeyd ile evlenmiştir.( Nubabul Nukul s. 179) Bir müddet iyi giden evlilikleri bozulmaya başlayınca Zeyd, Resulullah (sav)’e gelir ve aralarını ayırmasını ister. Efendimiz (as) Zeyd’e nasihat eder ve eşinden ayrılmamasını tavsiye eder. Aradan bir müddet daha geçince yürümeyen evliliğin tefriki için Zeyd, Peygamber Efendimize ikinci ve üçüncü defa gelir. Peygamber (as) her seferinde nasihat edip eşini nikahında tutmasını ve Allah’tan korkmasını Zeyd’e tavsiye etmişse de artık başka çıkar yol kalmamıştı. Nihayet Zeyd ve Zeyneb’in aralarını tefrik eder. Ama bütün bunlar olurken Allah Resulünde bir korku bulunmaktaydı. Acaba bu korku neydi?

Doğrusu bu korkunun ne olduğu hakkında ağza alınmaz öyle şeyler söylendi ki; bilmem Resulullah’ı böyle büyük bir iftiraya layık görebilmek için acaba (Resulullahın kadir ve kıymetini taktir konusunda) ilim ve irfandan ne kadar uzak ve vicdansızlığın hangi uç noktasında olmak gerekir.

Allah’ın kendisinde güzel örnekler bulunduğuna şahitlik ettiği (Ahzab, 21), Rabbi Zülcelalin terbiyesinde yetişen, kendisine itaatın farz kılındığı, (Nisa 59, Ahzab 36, Nur 63, Nisa 80 ) ve bunun da imandan addedildiği (Nisa 65,115) insanlara namusları korumayı öğretecek bir Resul olan Muhammed (as) hakkında, oğulluğunun zevcesine göz dikip “boşasa da ben alsam” demeyi, o şahsiyete layık görebilmek, kasıtsız ortaya atılabilecek bir iddia olamaz.

Esasen bu gibi haberler zaten sahih olmadığı için[4] biz burada “Küçüklüğünden beri beraber yaşadığı Zeyneb’in güzelliğini yıllar sonra kapı ağzında mı gördü, oysa Zeyneb’i, Zeyd’e isteyen de Resulullahın bizzat kendisidir”, diyerek haberin metninin, İslam hakikatlerine uymayacağı bahisleriyle sayfaları kabartmayı istemiyoruz. Allah Resulünün Makam-ı Mahmud’ta tâcı güneş gibi parlamaktadır. Onun duruluğunda, aydınlığında hiç bir yarasa ruhlu insanın iftiraları bulunmayacaktır.

Yukarıda Zeyd’in, Zeyneb’ten ayrılışının ilk habercisi olan şikayetler başlayınca, Allah Resulünün nefsinde bir korkunun başladığından bahsetmiştik. O halde bu korkuyu açıklamaya çalışalım. Zeyd, cahiliyyede Rasulullah’a köle olmuş ama Rasulullah’ın azat edip kendisine evlatlık olarak aldığı bir sahabedir. Fakat Allah Zeyd’in, Rasulullahın evladı olmadığını, İslam da böyle şeyin olmadığını ve evladı olmadığı için de kişinin evlatlığının eşini boşadığı zaman, onunla evlenmesinde bir mahzur olamadığını göstermek istemişti. Yani Allah (cc) evlatlığı ortadan kaldırmak istemiş ve kişinin, oğulluğunun boşadığı hanımıyla evlenmesinde şer’an bir mahzurun olmadığını göstermeyi istemiştir. Fakat Allah Teala bu ilk uygulamayı Rasulullah’ın bizzat kendi nefsi üzerinde uygulamayı dilemiş ve Rasulullah’a, Zeyd’i Zeyneble evlendirip daha sonra Allah’ın onları tefrik ettiği gün de Nebi (sav)in Zeyneb ile evlenmesini emretmişti. Yani Rasulullah (as), Zeyd’i Zeyneb ile evlendirirken daha işin başında ne olacağını biliyordu.

Konuyla alakalı olarak İbn Kesir’de şöyle bir rivayet geçiyor: İbn Ebu Hatim der ki, “Bize babam... Ali b. Zeyd ibn Cüdandan nakletti ki o şöyle dedi:. Hüseyin oğlu Ali bana. “Allah’ın açığa vuracağı şeyi de içinde saklıyor, insanlardan da gizliyordun” kavli hakkında ne dediğini sordu. Ben de ona anlattım. Sonra dedi ki: “Hayır, Allah Resulü onu Zeyd’le evlendirmezden önce, Zeyneb’in kendi eşleri arasında olacağını çok iyi biliyordu. Zeyd eşinden şikayet etmek üzere Peygambere gelince, Resulullah ona Allah’tan kork ve eşine sahip ol, dedi. İşte bunun üzerine Allah Teala Resulüne buyurdu ki: Ben, seni onunla evlendireceğimi haber vermiştim. Sen ise“Allah’ın açığa vuracağı şeyi de içinde saklıyorsun.” Suddi’den de bu şekilde söylediği rivayet edilir. (Age c. 12 s. 6544-6545) İbn Cerir et-Taberi bu konuda şöyle diyor: Zeyneb’in Peygamberle evlendirilmesini isteyen Allah Azze ve Celle idi.[5]

Rivayetlerin ışığında tekrar edelim ki, Zeyd’in Zeyneb ile evlenmesini Peygamber (as)’a Allah (cc) emretmiş, ayrıldıklarında da Peygamberin, Zeyneb ile evleneceğini daha işin başında biliyordu. Bu evlendirme işini bizzat Allah’ın emrettiği ayette:

“Allah ve Resulü bir şeye hükmettiği zaman...”( Ahzab 36) ifadesiyle açıktır. Emir Allah’tan gelmiş, Rasulullah uygulamıştır.

O günkü Mekkeli Arapların geleneklerine göre bir baba, evlatlığının boşadığı eşiyle evlenemez idi. Bunu tarihi kayıtlarda görebileceğimiz gibi bir sonraki ayette geçen“...biz onu sana nikahladık ki (bundan böyle) evlatlıkları karılarıyla ilişkilerini kestikleri zaman o kadınlarla evlenmek hususunda mü’minlere bir güçlük olmasın.” (Ahzab 37) ibaresinden de anlamaktayız.

Rasulullah’ın korktuğu şey; toplumun çirkin gördüğü bir şey olan, babanın evlatlığının boşadığı eşiyle evlenmeyi, Allah’ın emriyle bizzat gerçekleştirmekle karşı karşıya kalma durumunda olması idi.

Düşünün, babanız size evlatlık bir kardeş alsaydı, sonra bir gün onu evlendirip yuvalarını kursaydı ve daha sonra onlar ayrılınca babanız, kardeşinizin bu hanımını nikahı altına alsaydı, bu size garip gelmez miydi? Biz bunu, İslam’ın bu gibi engelleri ortadan kaldırdığı şu ortamda söylüyoruz. Bu garipsemenin boyutunu bir de Allah’ın Resulünün dönemi içerisinde düşünün. Soy-sop ilminin revaçta olduğu, insanların köle-hür statüsüne büründüğü asalet-sefalet kavramlarının topluma hakim olduğu, kölelerin insan mı yoksa değil mi düşüncelerinin zihinlerde dolaştığı dönemi düşünün. Herkesin birbirini tanıdığı bir ortamda, toplumun ayıp olarak nitelendirdiği bir şeyi yapacaksınız.

Allah’ın Resulü utangaç bir bekar kızdan daha çok haya sahibi idi. Ve işte o Nebi böyle bir ortamda (tabir caizse) toplumca ayıp addedilen bir işi bizzat yaparak bunu Allah indinde ayıp olmadığını gösterecekti. O da bir insandı. Zeyd kendisine gelip de evliliklerinin yürümeyeceğini haber verince, Allah’ın hükmüne bağlandığı anın yaklaştığını hissediyor ve toplumun ayıp dediği şeyin, artık adım adım kendisine yaklaştığını görmeye başlayınca korkusu ve kaygısı da başlıyordu. Ama Allah’ın Resulü Zeyd’e Onu nefsinde tutmasını ve Allah’tan korkmasını tavsiye etti. Bu hal üç kez tekrarlanınca Allah’ın Resulü onların arasını tefrik etti. İşte toplumun ayıp dediği şeyi Allah’ın Resulü o haya boyutunun genişliğinden dolayı insanlara söyleyemiyor, onlardan gizliyordu. Konuyla ilgili ayet şöyledir:

“(Rasûlüm!) Hani Allah'ın nimet verdiği, senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye: Eşini yanında tut, Allah'tan kork! diyordun. Allah'ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asıl korkmana lâyık olan Allah'tır. Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikâhladık ki evlatlıkları, kadınlarıyla ilişkilerini kestiklerinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse) müminlere bir güçlük olmasın. Allah'ın emri yerine getirilmiştir.” (Ahzab 37)

Buraya kadar olan açıklamalarımız ayet hakkındaki yüzeysel bilgi idi. Şimdi vahyi gayri metluv’a delaletine gelelim;

Dikkat ederseniz ayette şöyle bir ifade geçmişti, “Allah'ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun..”

Peygamberin nefsinde gizlediğinin ne olduğunu tekrar edecek olursak, Zeyd, Zeyneble boşandıktan sonra Rasulullah’ın, Zeyneb ile evlenecek olmasıdır. Allah’ın Resulü bunu insanlardan gizliyordu ve çekiniyordu.

İkinci delilimizin başında Allah’ın bildirmesiyle Rasulullah’ın gaibi bildiğini açıklamıştık. O halde soruyoruz: İleride Peygamber Efendimizin Zeyneb ile evleneceğini Allah (cc) Kur-an’ın herhangi bir yerinde vahyetmemiş iken Peygamber Allah’ın açığa vuracağı bu gaibi bilgiyi nereden bildi? Oysa İsa (as) dahi olsa bir insanın nefsinde ne olduğunu bilmeyeceğini Kur’an bize haber veriyor. (Maide,116) 

Peygamber Efendimizin ileride olacak olan böyle bir hadiseyi bildiğini Allah (cc) ikrar ediyor ve diyor ki; “Allah’ın açığa vuracağı şeyi insanlardan çekinerek içinde gizliyorsun” Peygamber (as)’ın nefsindeki bilgiyi ve bu bilgiyi Kuran’ın herhangi bir yerinde daha önce vahyedilmiş olarak da bulamayacağına göre bu bilgiyi nereden buldu? Rasulullah bir kahin değildir ve kahine gidip onu tasdik edenin kafir olacağını da söylemektedir.[6]

O halde bu bilgi Resulullah’a, Allah (c.c)’dan vahyin üç yoldan biriyle gelmiş bulunmaktadır. (Şura 51) Ve bu bilgi Kur’anın iki kapağı arasında bulunmamaktadır. Demek ki, Allah’ın Resulüne Kur-an’da bulunmayan vahiyler de gelmektedir. “İmana yer bulabilmek için bilgiyi inkar ettim”[7] dediği gibi, “Kur-an’ın sıhhatini korumak için sünnetin vahiy olduğunu inkar edip terk ettim” diyenler, acaba Kur’andan bir hakikati inkar ettiklerinin farkındalar mı? Allah Zulcelal, bu cehalete hidayet etsin.

3. Delil:

Peygamber (sav) Efendimiz, Mekke’de iken, Kâbe’ye doğru namaz kılmakta idi.[8] Fakat daha sonra Allah’ın Resulü Medine’ye hicret edince, on altı ay veya on yedi ay Beyt-ül Makdise doğru namaz kıldı.[9] Peygamber Efendimiz ve müminler bu kadar bir süre Beyt-ül Makdise doğru namaz kıldıktan sonra Allah (cc), müminlerin Kabe’ye doğru dönmeleri için vahy göndermiştir. (Bakara 149-150)

Burada önemli olan ve irdelenmesi gereken bir husus vardır. Acaba Allah’ın Resulü dinde, keyfine göre hareket edebilir miydi? Şüphesiz ki buna verilecek cevap, hayır olacaktır. Peygamber de diğer müminler gibi Allah’a ibadet etmek, onun emir ve nehiylerine itaat etmekle görevlendirilmiş ve bununla da hesaba çekileceği bildirilmiştir. Bu hususta Allah (cc) şöyle buyuruyor:

“De ki: Ben dini, Allah’a halis kılarak O’na kulluk etmekle emrolundum. Müslümanların ilki olmakla emrolundum. De ki: Rabbime karşı gelirsem, doğrusu büyük günün azabından korkarım. De ki: Ben dinimde ihlas ile ancak Allah’a ibadet ederim.” (Zümer 11-14)

Ayetten de anlaşıldığı gibi Resulullah’ın dinde her hangi bir değiştirme veya din belirleme yetkisi yoktur. Bilakis Allah (cc)’dan gelen dini O’na has kılarak diğer müminler gibi kullukta bulunmasıdır. Din yalnız Allah’tan gelir. Din koyucu Resul değil Allah (c.c)’dir.

Örneğin, yukarıda değindiğimiz kıble meselesinde Resulullah, Allah Zülcelalden gelen emre göre namazında bir yöne doğru yöneliyordu. Medine’de Beyt-ül Makdise doğru on altı veya on yedi ay namaz kılmış, daha sonra gelen ayetlerle de Kâbe’ye doğru yönelmiştir.

Kıbleyi belirleyen Resulullah’ın kendisi demek, O’nu ilah kabul edinme demektir. Oysa Resulullah, heva ve hevesine değil, ancak Allah’ın kendisine vahyettiğiyle muamele olunmakla emrolunmuştur. (Maide 48-49) Cenab-ı Allah hiç bir kimsenin insanlara bir takım şeyleri dini kaide kılmasının, emir ve nehiy de Allah’a ortak koşmasına izin vermemiştir. (Şura 21) Resulullah asla kendi hevasından din koyucu, din belirleyici değil, bilakis din koyucu Allah’ın huzurunda bir “kul” ve biz bunu her kelime-i şahadette tekrar eder ve tasdik ederiz.

Resulullah din belirleyici, ibadet belirleyici değildir. O (sav) Mekke’de iken de Kabe’ye doğru namaz kılıyor, Medine’de hicret edince Beyt-ül Makdise doğru namaz kılıyor. Daha sonra gelen ayetlerle de Kabe’ye dönmesi emrediliyor.

Resulullahın Kabe’ye dönmesini emreden ayetler bellidir. Peki Beyt-ül Makdise dönmesini emreden vahiy nerededir? Kur-an’ın her hangi bir yerinde Allah (cc), Resulünün Beyt-ül Makdise doğru namaz kılmasını emretmiş değildir. O halde bu emir Resulullah’a hangi yolla gelmiş olabilir? Elbette ki, vahyi gayri metluv olan vahyin ikinci yoluyla. Demek ki, Resulullah (as) Kur-an’da mevcut olmayan veya mevcut olan mücmel ifadenin kapsamını, detaylarını nefsinden veya tecrübesinde değil, bizzat Allah Zülcelalden gayri metluv vahiyle almaktadır.

Hakikat bu iken, hadis inkarcılarının, (daha genel bir ifadeyle vahyi gayri metluv inkarcılarının) bu hakikatler karşısında teslim olmalarını beklemiyoruz. Bilakis şahit olduğumuz vecihle, onlar güneşi balçıkla sıvama gibi teviller getireceklerdir. Mesela; onlar diyeceklerdir ki; “Allah’ın Resulü önceki ümmetlere veya kendi görüşüne uydu.” Yani onlar bu sözleriyle, Resulullah’ın Beyt-ül Makdise yönelmesinin Allah’u Tealadan gelmediğini anlatmak isteyeceklerdir. Bu, onların, dinde samimi olmadıklarının bir sonucudur. Onlar hak zahir olunca işittik ve itaat ettik diyenler değil, (Nur 51) ifsat etmelerine rağmen, “Biz ancak ıslah edicileriz” (Bakara 11) diyecek kadar nankör olmalarındandır.

Oysa bu kimseler, Resulullah’ın hiç bir haram ve helal koyamayacağını, eğer böyle bir şey kabul edilirse Allah’ın Resulünün, ilah kabul edinilmiş olacağını söyler ve bu sözleriyle de bütün ulemayı tenkit ederler. O halde bu kimseler söylesinler, Allah’ın Resulü tecrübesinden veya Allah’tan bir haber gelmeden aklınca önceki şeriata uyduğunu söylemekle acaba, Resulullah’ı ilah edinenler bizzat kendileri olmuyorlar mı? Biz diyoruz ki, bu emir Allah (cc)’ın emridir ve Resulullah da bu emre uymuştur.

Şu garipliğe bakın ki, Allah’tan başka ilah edinilmesin diye yola çıkan bu kimseler hem Allah’ın Resulünü ilah ediniyorlar, hem de Allah’ın dininde dilediği gibi irade buyurup vahyini gayri metluv olarak vahyetmesine karşı gelerek Allah’ın isteğine sınırlandırmalar getirebilecek bir yetkiyi kendilerinde görmekle kendi şahıslarını ilahlaştırıyorlar.

Oysa Cenab-ı Allah her bir ümmete ayrı bir şeriat vermiştir. (Maide 48) Resulullah kendi şeriatındaki hükmü bilmeden keyfince önceki bir dinin hükmüne göre meseleyi çözümleme yetkisine sahip değildir. Peygamberin dini evirip çevirmeye ona kendi indinden bir şekil vermeye hak ve salahiyeti yoktur. Aksini iddia edenler, peygamberliğin vakasını takdir edemeyenlerdir.

Peygamber (sav) tecrübesine de dayanmıyordu. Eğer öyle şey olsaydı, Resulullah Kudüs’e değil, Kabe’ye doğru namaz kılardı. Çünkü, o zamanlarda, Mekke Arapları Kabe’yi kıble ediniyorlardı, Kudüs’ü değil. Namaz Medine’de değil, Mekke’de farz kılınmıştı. Resul elbette ki kişilerin arzularına veya onların hatırları için Kabe’yi Kudüs’e döndürecek değildir. Hatta, uzak yerleşim bölgelerinde bir çok hacı adayları, o zaman, Kudüs’ü değil Kabe’yi tavaf ediyorlardı ve Mekke yönetimi bu kimseler için su ve yiyecek işlerini düzenleyen bakanlıklar kurmuşlardı. Kabe onlar için kutsaldı ve tecrübe söz konusu olsaydı, Resulullah Kabe’ye dönerdi, orasını kıble edinirdi.

Resulullah (s.a.v) namazda Kudüs’e yönelirken de bizzat Allah’a itaat ediyordu. Zira kendisine vahyedilenlerden hiç dışarı çıkmaz, vahy gelmeden bir mesele hakkında karar vermezdi. Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“De ki: Ben size, Allah'ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece bana vahyolunana uyarım. De ki: Kör ile gören hiç bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz?” (Enam, 50)

“De ki: Ben ancak Rabbim den vahyolunana uyarım.” (Araf, 203)

“Onlara âyetlerimiz açık açık okunduğu zaman (öldükten sonra) bize kavuşmayı beklemeyenler: Ya bundan başka bir Kur'an getir veya bunu değiştir! dediler. De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, bana vahyolunan dan başkasına uymam. Çünkü Rabbim’e isyan edersem elbette büyük günün azabından korkarım.” (Yunus, 15)

“De ki: Ben peygamberlerin ilki değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyarım. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.” (Ahkaf,9)

Bana vahyedilenden başkasına uymam diyen Resulullah’a, hayır, uyabilirsin deyip de Kudüs’e dönmesini kendi arzu ve hevasına bağlayanlar, doğru bir yol üzere değildirler. Eğer Resulullah kendi heva ve hevesine uyduysa bu kıbleden, yani Beyt-ül Makdis kıblesinden memnun olması gerekirdi. Oysa Rasulullah yahudilerin çıkardığı dedikodulardan dolayı kıbleyi, İbrahim’in kıblesi olan Kâbe’ye dönmeyi çok arzu ediyordu. Şöyle buyuruyor yüce Rabbimiz: “(Ey Muhammed!) Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu (yücelerden haber beklediğini) görüyoruz. İşte şimdi, seni memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. (Ey Müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzlerinizi o tarafa çevirin. Şüphe yok ki, ehl-i kitap, onun Rablerinden gelen gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah onların yapmakta olduklarından habersiz değildir.” (Bakara, 144)

Bu ayetle, Rasulullah’ın Medine’de yöneldiği Beyt-ül Makdisten değil de, gönlünün Kâbe’yi arzuladığı açıktır. Eğer Beyt-ül Makdise kendi isteğiyle dönmüş olsaydı, neydi onu Kâbe’ye dönmekten men eden şey? Neden Beyt-ül Makdise kendi isteğiyle döndüğü gibi Kâbe’ye de dönmüyordu?

Elbette ki Allah’ın emrini bekliyordu. O her iki yöne de Allah’ın emriyle dönmüştü. Zaten bundan öte bir yetkisi de yoktur. 

4. Delil:

Nadiroğulları’nın Peygamber Efendimizi öldürme teşebbüslerinden dolayı, Müslümanlarla, Nadiroğulları arasında savaş olmuştur. [10] Bunun üzerine, Allah Resulü, Nadiroğulları’nın sağlam kalelerini muhasara etmiş, onların ümitlerinin kesilmesi ve teslim olmaları içinde, Nadiroğulları’nın hurmalıklarının belli bir bölümünün kesilmesini emretmişti. Bunun üzerine hurmalıkların bir kısmı kesilmiş, fakat daha sonra aralarında ihtilaf çıkmıştır. Resulullah’a gelip “Ey Allah’ın Resulü, kestiğimizden dolayı bize bir vebal, bıraktığımızdan dolayı da bir günah var mı?” diye sormuşlardır. Bunun üzerine Allah Azze ve Celle Haşr suresinin 5. ayetini inzal buyurdu.[11] 

İnen bu ayetle Allah (cc) müminlerin düşmüş olduğu meseleye çözüm getirmiştir. Ayette Allah (cc) şöyle buyuruyor:

“Hurma ağaçlarından, herhangi birini kesmeniz veya olduğu gibi bırakmanız hep Allah'ın izniyledir ve O'nun yoldan çıkanları rezil etmesi içindir.” (Haşr 5)

Ayetin ifadesinde de açıkça anlaşılacağı gibi, müminlerin arasında tartışmaya yol açan hurmalıkların kesilmesi, bizzat Allah’ın emriyle olmuştur. Kur-an’ın her hangi bir yerinde hurmalıkların kesilmesi hakkında daha önceden inzal olan bir ayet yoktur. Olaydan, yani tartışmadan sonra konuyla ilgili inen bu ayet tekdir. O halde Rasulullah, Allah’ın izniyle olan bu hurmalıkların kesilmesi emrini, Kur-an’da olmayan bu vahyi, vahyi gayri metluv olan vahyin ikinci yoluyla almıştır.

Ne var ki, konuyu gereği gibi anlayamayanlar bu hususta da hataya düşmüşlerdir. Müsteşriklerden veya belki de Müslüman nesillerden türeyen inkârcılar şöyle bir itirazda bulunmaktadır: “İlk bakışta tamamen doğru gibi görünen bu mantık yürütmenin, ayet yakından incelendiğinde tartışmalı bir hal aldığı görülmektedir.

Zira ayetten, ileri sürülen mananın çıkarılması “izin” kelimesine, “müsaade etmek” anlamı verilmesi esasına dayanmaktadır. Ancak bu kelime Arapçada bu anlamda kullanılmakla beraber, onun asıl anlamı “bilmek, bilgisi dâhilinde olmaktır” (İslam düşüncesinde sünnet, Hayri Kırbaşoğlu s. 265), diyen yazar, söz konusu ayetin ancak ilk anlamı kabul edildiği takdirde delil olabileceğini öne sürmekte ve Mevdudi’den bir nakil alarak, kesme emrinin Rasulullah’a ait olduğunu söylemektedir. (age, s.266)

Doğrusu zikredilen delilde öncelikli itirazın kendini Müslüman sayanlar tarafından geliyor olması bizi hayrete düşürmektedir. Üstelikte hatalı olarak...


Olaya dikkatlice bir bakalım: Allah Resulünün emriyle sahabe hurma ağaçlarının bir kısmını kesmişlerdir. Ama daha sonra aralarında ihtilaf çıkmıştır. Konuyu Allah Resulüne arz ederek bir günah işleyip işlemediklerini sormuşlardır. Zira bu onlara ağır gelmişti. (Lubabun nukul s.214) Bunun üzerine Allah (cc), sahabenin bu ihtilafına dair vahy göndermektedir. Dikkat edilirse vahiy sahabenin söz konusu durumuna binaen iniyor. O da, acaba “Biz hatamı ettik, bir günaha mı girdik” demeleridir. Buna göre ayetin ifade edeceği husus, “Hayır, bu sizin yaptığınız işten dolayı size bir günah yoktur. Zira bu, benim emrim ve müsaademle olmuştur” şeklinde olacaktır. Yani mesele, Allah’ın olan şeylerden haberdar olması meselesi değildir. Bu yüzden ayetteki “izin” kelimesine Allah’ın olan şeylerden, yani hurma kesilmesi hadisesinden haberdar olması ve bilgisi dahilinde olması manasını veremeyiz. Çünkü bu mananın, sahabenin yaptığı ve aralarında çıkan “günah mı ettik acaba” tartışmasına cevap olacak bir konumu yoktur.

Eğer Allah Zülcelalin bir şeyden haberdar olması, o şeyin helal olduğuna delalet ediyorsa, Allah sarhoşun içkiyi içtiği anda da onun bu içişinden haberdardır ve bunun da o içkinin helal olduğu anlamına gelmesi gerekirdi. Oysa içkinin haram olduğu bellidir. Yani Allah Zülcelal, her kötülüğün yapıldığı esnada ondan haberdardır. Ama Rabbimizin bir şeyden haberdar olması onun helal ve caiz olduğuna delalet etmez. Bu yüzden ayetteki “izin” kelimesi bu davranışlarının bizzat Allah tarafından müşahede edilmiş, izin verilmiş olması manasına alınması ayetin sebebi nüzul açısından uygun olanıdır. Zaten izin kelimesinin müsaade etmek manasına geldiğini beyan eden lügatlerde onun bir şeyi helal kılmak, birine veya birilerine söz konusu meseleyi mubah kılmak anlamlarının olduğu da belirtilmiştir. (Mu’cemul Vasit, bkz.. ezn mad)

Ayrıca konunun, Rasulullah (sav)’in ictihadıyla da hiçbir alakası yoktur. Zira Efendimiz (as) Allah’ın emri gelmeden bir görüş belirlemez, bir meselede Allah’ın önüne geçerek meseleyi karara bağlama durumu yoktur. Bunu da inşallah ileride açıklayacağız. O Rasul (as), Allah’ın emrinden başka bir şeye istinat etmez, Allah’u Tealanın emrini beklerdi.

Rasulullah (sav)’in emrinin Allah’tan geldiğini bilen ashabı kiramın aralarında ihtilaf çıkması, onların bu davranışlarından dolayı kimseyi tereddüde düşürmesin. Zira ashab, gökten inmiş bir topluluk değildir. Onlar da bizim gibi bir beşerdirler.

Sahabenin ihtilafına sebep olan nokta şudur: Rasulullah yağmacılığı nehyetmişti. Ben-i Nadir gazvesindeki savaş bir hiledir. Peygamber efendimiz bir ara sahabesine, hurmalıklardan belli bir bölümünü kesmeyi emretmiştir. Bunun üzerine Nadiroğulları kalelerinden yüksek sesle şöyle bağırdılar: “Ya Muhammed doğrusu sen, bozgunculuğu yasaklar ve bozgunculuk yapanı kınardın. Hurmaları kesmek ve yakmakta ne oluyor öyleyse? (İbn Kesir,c.14,s.7801,7804)

Ağaçlardan bir kısmını kesmekte olan sahabe onların bu sözünü duyunca bazı kimselerin de bu sözden etkilenerek aralarında çıkan bu ihtilaftan kalplerini ve gönüllerini tatmin etmek, günahtan emin olmak için meseleyi Rasulullah’a arz ederler. Cevap yüceler yücesi Allah Teala’dan gelir ve yaptıklarının bizzat kendi izni ile olduğunu Rasulüne belirtir.

5. Delil:

Kur-an’da Allah (cc) hikmet kelimesinden şöyle bahsetmektedir:

“(İbrahim dedi ki) Ey Rabbimiz! Onlara, içlerinden senin âyetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir peygamber gönder.” (Bakara, 129)

“Nitekim kendi içinizden size ayetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size Kitabı ve hikmeti talim edip bilmediklerinizi size öğreten bir Rasûl gönderdik..” (Bakara, 151)

“Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah'ın ayetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkardan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Hâlbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (Ali İmran, 164)

Yukarıdaki ayeti kerimelerde Kur-an’la beraber hikmeti zikretmekte, Allah (cc) Kur-an’ın lisanı olan Arapça gramerinde atıf edatı olan vav’ harfi ayrıtlığı gerektirir. (Hucciyetus sünne, Abdulgani Abdulhalık s. 297) Dikkat edilirse yukarıdaki ayetlerde (tabi ki Arapça gramerinde) atıf harfi olan vav’ harfi bulunmaktadır. Yani hikmet Kur’andan ayrı bir şeydir. Allah (cc) da bu muradını Arapça’nın bu bilinen kaidesi ile beyan etmiştir. O halde hikmet nedir ve ne anlama gelmektedir?

Bizim oturup da hikmete kendi kendimize bir takım manalar yüklememizin elbetteki bir anlamı olmaz. Hikmetin manasında, asıl olan ona şer-i nasların yüklediği anlamdır. Kur’an veya sünnetin bir kelimeye yüklediği mananın ötesinde, insanların o manaya çeşitli anlamlar vermesi hiç bir şey ifade etmeyecektir. Bizim de burada hikmetin manasının ne olduğunu yine Kur’an ve sünnetten aramamız gerekir. Burada önemle şunu da vurgulayalım ki, bizim burada manasını öğrenmek istediğimiz hikmet, yukarıda mealini verdiğimiz ayetlerdeki hikmettir. O halde hikmet nedir?

İslam, yapılan fütuhatla yayılmış, İslam devleti bir takım coğrafyalara hakim olmuş ve elde edilen ganimetlerle Müslümanlar mal mülk sahibi olmuşlardı. Bunu gören Peygamberin eşleri olan annelerimiz de bundan bir nasip almak ve böylece bir takım süsler arzu ettiler. Fakat Efendimiz (as) onlara Allah’ın ayetlerinden okuyor ve bir takım sözler söyleyerek nasihatte bulunuyor, onların diğer kadınlar gibi olmadıklarını anlatıyordu. Hem ayet okuyor, hem nasihat ediyordu. Allah’u Teala Ahzab suresinde Peygamberin zevceleri hakkında şöyle buyuruyor:

“(Ey Peygamber eşleri) evlerinizde size okunan Allah’ın ayetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah, her şeyin iç yüzünü bilendir. Ve her şeyden haberi olandır.” (Ahzab, 34)

İşte hikmet, Peygamber Efendimizin zevcelerine yapmış olduğu mübarek kavli şerifleridir. Yani Allah (cc), Rasulünün sözlerine (Sünnete) hikmet adını vermektedir. Kur’an hikmete bu anlamı yüklemiştir. Bazı ayetlerde mecaz olarak değişik manalara gelebilen hikmet kelimesine, çeşitli anlamlar vererek meseleyi geçiştirmek isteyen düşük zihniyete sahip olan kişilere burada cevap vermeyi gereksiz görüyoruz. Zira bizim manasını vermeye çalıştığımız hikmet, Kur’anda geçen bütün hikmet kelimelerinin ortak manası değil, mealini verdiğimiz ayetlerdeki Kur-an ile (kitapla) beraber Rasulullah (sav)’e verilen hikmet kelimesinin anlamıdır.

İşte bu hikmeti, Allah (cc) Peygamber Efendimize verdiğini hatta indirdiğini ifade buyurmaktadır. Ayetlerde bu açıkça beyan buyurulmuştur:

“Allah sana Kitab'ı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğini öğretmiştir. Allah'ın lütfu sana gerçekten büyük olmuştur.” (Nisa, 113)

“Allah'ın âyetlerini eğlenceye almayın. Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini, (size verdiği hidayeti), size öğüt vermek üzere indirdiği Kitab'ı ve hikmeti hatırlayın. Allah'tan korkun. Bilesiniz ki Allah, her şeyi bilir.” (Bakara, 231)

Nitekim İmam Şafi, Kur-an’da zikredilen kitaptan maksadın Kur’an, hikmetten maksadın da sünnet olduğunu beyan etmiştir. (Er-Risale, s.78) (İslam hukukunda Sünnet, Mustafa Sıbai,s.51-52) Nesefi de hikmet kelimesini sünnet olarak tefsir etmiştir. (Medarik, c. 3, s. 303)

Ve yine Celaleyn tefsiri, hikmeti sünnet olarak tefsir etmiştir. (Celaleyn, s. 368) Esasen hikmetin sünnet olduğunu bir çok alim ve müfessir beyan etmiş ve açıklamışlardır. Bu konu için daha başka tefsirlere bakılabilir.

Bizim buraya kadar zikrettiğimiz Vahyi Gayri Metluv’un vuku bulduğuna dair Kur’an delilleri esasında sünnetin vahiy olduğunu doğrudan doğruya temellendiren delillerdir. Bununla beraber ileride açıklayacağımız konularla, sünnetin vakası zihinlerde iyice berraklaşacaktır.

6. Delil:

Allah (cc) müminlere orucu farz kılmıştır. (Bakara, 183-184) Oruç, ilk farz kılındığı zaman yatsı namazından sonra başlıyor ve güneş batana kadar devam ediyordu. Yani sahur yoktu ve yatsı namazından sonra kadınlara yaklaşmakta haramdı.[12] Rivayetler de, bazı sahabelerin Ramazan boyunca eşlerine yaklaşmadıkları ve bu yüzden de nefislerinden korktukları rivayet edilmektedir.[13] Bunun üzerine Allah’u Teala Bakara suresinin 187. ayetini indirdi.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor: “Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı. Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz. Allah sizin kendinize kötülük ettiğinizi bildi ve tövbenizi kabul edip sizi bağışladı. Artık (ramazan gecelerinde) onlara yaklaşın ve Allah'ın sizin için takdir ettiklerini isteyin. Sabahın beyaz ipliği (aydınlığı), siyah ipliğinden (karanlığından) ayırt edilinceye kadar yeyin, için, sonra akşama kadar orucu tamamlayın.” (Bakara, 187)

İşte bu ayetle Allah Subhanehu, mümin kullarına merhamet etmekte, onlara eşlerine yaklaşmalarını ve sahur yemeğini helal kılmaktadır. Zira Allah (c.c) müminlerin nefislerinden korktuklarını ve bu suçu irtikap edeceklerini bilmişti böylece indinden bir rahmet olarak bunları helal kıldı. Kur’anda kadına yaklaşmanın ve sahurun helal kılındığına dair Allah’ın emri mevcuttur. O halde önceki haram emri nerede? Kur’anın her hangi bir yerinde bu haram mevcut değildir. O halde Resulullah bu emri Allah’tan nasıl aldı? Elbette ki vahyi gayri metluv ile.

Dikkat edilirse, ayette hakiki manasında bir af geçiyor. Af, yapılan günahı bağışlamak içindir. Günah ise, bir emre aykırı davranıp onu çiğnemekle meydana gelir. Demek ki bu ayetten önce, kadınlara yaklaşma ve sahur yemeği konusunda bir yasak vardı, bir haram hükmü vardır ki bazı kimseler bir hataya düşerek eşine yaklaşmış veya sahur yemeği yemiş böylece günah işlemişlerdir. Allah (cc) onu affediyor ve daha sonrada onlardan bu yükü kaldırıp onlara bu iki hususu helal kılıyor.


Şunu önemle belirtelim ki; Allah (cc)’tan Rasulullah’a önceki şeriatı takip etmesiyle ilgili emir gelmeden, Peygamber bir ibadet benimseme, veya öncekilere uyma gibi bir yetkisi yoktur. Zira her peygambere Allah (cc) ayrı ayrı şeriat ve yol vermiştir. (Maide, 48) Resulullah (sav)’in, Rabbinden hangi şeriat, hangi hüküm geleceğini bilmediği için, Allah’ın dininde (Talak, 1) her hangi bir hükmü karara bağlaması Resulün elinde, salahiyetin de olan bir şey değildir. Zira din koyucu Resul değil, Allah’tır. (Yusuf 40, Şura 21) Esasen önceki dinlerin hem itikadî yönleri hem de şeriatları bozulmuş, tahrif edilmiştir. Rasul de onların sahih oluşundan haberdar değildir. (Yusuf 3, Şura 52) Bu yüzden Rasulullah sapık görüşler arasından bulmaca çözer gibi şeriat bulup almakla değil, Allah’ın göndereceği vahye tâbi olmakla görevlendirilmiştir. Nitekim önceki şeriatlar hem akide hem de şeriatça bozuldular ki, Peygamber Efendimize yeni şeriat nazil oldu. 

7. Delil:

Fetih süresi Hudeybiye’den ayrıldıktan sonra nazil olan bir suredir.[14] Peygamber efendimiz Kabe’yi ziyaret etmek istemiş ama müşriklerin muhtemel bir saldırısından da çekinerek civar kabilelerinde bu ziyarete katılmaları için haber göndermiştir.[15] Fakat bazı kabileler Allah Resulünün bu çağrısına icabet etmemiştir. Daha sonra, Hudeybiye’den iki aydan daha az bir zaman sonra vuku bulan Hayberin fethiyle[16] elde edilen ganimetler taksim edilmeye sıra gelince, Hudeybiye’de geride kalıp iştirak etmeyen bu bedevi Araplar da ganimetten pay istemişlerdi. İşte bu konuyla alakalı olarak Allah (cc) şöyle buyurmaktadır:

“Siz ganimetleri almak için gittiğinizde seferden geri kalanlar: Bırakın, biz de arkanıza düşelim, diyeceklerdir. Onlar, Allah'ın sözünü değiştirmek isterler. De ki: "Siz asla bizim peşimize düşmeyeceksiniz! Allah daha önce sizin için böyle buyurmuştur.” Onlar size: Hayır, bizi kıskanıyorsunuz, diyeceklerdir. Bilakis onlar, pek az anlayan kimselerdir.” (Fetih, 15)


Ayette de görüldüğü gibi Allah (cc), Rasulüne şöyle demesini emrediyor: “De ki: Siz asla bizim peşimize düşmeyeceksiniz! Allah daha önce sizin için böyle buyurmuştur.” Oysa Allah (cc)’ın önceden indirmiş olduğu böyle bir emri Kur-an’da mevcut değildir. Ama Allah (cc) bunu daha önce buyurduğunu Rasulüne bildirdiğine şahadet ediyor. O halde, Allah bunu Rasulüne bildirmiştir ki, ayet buna şahittir. Bu bildirisi Kur-an’da mevcut değilse o zaman Kur-an dışında başka bir yolla bildirmiştir ki, o da vahyi gayri metluv yoludur.

Ne yazık ki bu delile de itiraz eden aynı yazar, delilin istidlal yönünü kitabında yazar Usmani’den naklettikten sonra şöyle demektedir: “Ancak münafıkların Peygamber ile savaşa çıkamayacağına dair Allah’ın sözü gerçekten Kur-an’da yok mudur? Bu soruyu cevaplamak için (Tövbe 83) ayetine bakalım.” (İslam Düşüncesinde Sünnet, Kırbaçoğlu, s 271)

Yazar yukarıda verdiği (Tevbe, 83) ayetiyle söz konusu tezimizin sahih olmadığını anlatmaktadır. Oysa müfessirler bu ayetin daha sonra indiğinde müttefiktirler.[17] Yani bizim getirdiğimiz (Fetih, 15) ayeti delilinde geçen “De ki: Siz asla bizim peşimize düşmeyeceksiniz! Allah daha önce sizin için böyle buyurmuştur.” ayeti daha önce inmiştir. Bu ayette, Rasulullah (sav)’ın münafıklara söylemesi gereken sözü ise, Allah’ın daha önce buyurduğu bildirilmektedir. İşte bu (Tevbe, 83) ayetinden önce inmesi bizim delilimizin sıhhatini göstermektedir. Zira (Fetih, 15) ayeti Hudeybiye dönüşü vukuu bulmaktadır.[18]

Nitekim Celaleyn ve Medarik tetsirleri de (Fetih, 15) ayetinin ilgili olduğu konuyu Hudeybiye ve Hayber meseleleriyle tefsir etmektedirler.[19] Ayrıca Osman, İbn. Abbas ve Cafer Sadık’ın nüzul sırasına göre tertip ettikleri mushaflarında Fetih suresinin önce, Tevbe suresinin ise sonra indiği malumdur. [20]

Tarih olarak belirtecek olursak Hayber Gazvesi 628 tarihinde[21] Tebük Gazvesi ise 630 tarihinde olmuştur. Nitekim yazar da bu hususu bildiği için bu gerçeğin, itiraz önündeki engeli teşkil ettiğini belirtmiştir.[22] 

Fakat görüşünü tutturabilmek için şöyle bir görüş ortaya atar: “Ancak bize göre (Tevbe, 83) ayetinin Tebük Gazvesi ile ilgili olduğu görüşünü çözmek durumunda kalacağı bir problem vardır. Bu problem ise şudur: Ayette Peygamber Tebük Gazvesinden döndüğü varsayımına göre yeni bir savaşa çıkacağı zaman, münafıklarında onunla beraber savaşa gitmek için müsaade isteyecekleri ifade edilmektedir. Tarihi bilinen bir gerçektir ki, Tebük savaşı Peygamberin çıktığı en son savaştır ve ondan sonra savaşa çıkmamıştır. Bu durumda münafıkların onunla birlikte savaşa çıkma talebinde bulunmaları mümkün olamayacağına göre, bu ayetin Tebük savaşıyla ilgili olduğu görüşünün doğru olamayacağı sonucuna varmamız pekâlâ mümkündür. Sonuç olarak (Tevbe, 83) ve (Fetih, 15) ayetlerinin kendi içlerinde tam bir uyum içinde olduklarını ve bir birini tamamlayıp açıkladıkları söylenebilir.”[23]

Evet, yazara göre (Tevbe, 83) ayeti şayet Tebük’te inseydi Allah (c.c) bir ihtimalden bahsetmeyecekti. Dolayısıyla bu ayet Tebük Gazvesinde inmemiştir. Yazarın “Tarihi bilinen bir gerçektir ki...” diyerek tarihe güven duyup delile itiraz ederken o güvendiği tarihin bu ayetin Tebük Gazvesinde indiğine şahitlik etmesine de güven duymasını en azından durumun böyle olması hasebiyle, acaba telifi kabul bir durumun olup olmadığını araştırması gerekirdi. Ne yazık ki yazar burada bir düşünce hatası yapmıştır. Ama bu basit hataların faturası çok büyük olmaktadır. Öyle ki âlimin zellesi çok şeyler yıkıverir. İşte bu yüzden ilim meydanında söz söyleyeceklerin sözlerini söylemeden önce düşüncelerini defalarca gözden geçirmeleri gerekir.

Şimdi ayete dikkatlice bakalım, Allah (cc) burada Resulü vasıtasıyla münafıklara hitap etmektedir. Ayetteki esas alınan bakış açısı, ezeli ilme sahip olan Allah’ın bakış açısı değil, münafıkların bakış açısıdır. Yani Allah (cc) burada, bir daha savaş olacakta onun için şöyle böyle demiyor. Buradaki kasıt şudur: İnsanoğlu gaybı bilecek değildir. (Al-i İmran 179, Cin 26-27)

İşte bu yüzden münafıklar Rasulün hayatının son savaşı olduğunu da bilmiyorlardı. “Eğer bu yüzden onlar, ganimetlere kavuşmak için sana gelirde başka savaşlar için senden izin isterlerse böyle bir talepte bulunurlarsa ey habibim, söyle onlara ki onlar seninle savaşa çıkamayacaklardır” Ayetten Allah (cc)’ın kastettiği bir daha savaşın vuku bulup bulmayacağı açısı değil, eğer müşrikler böyle bir iddia da bulunurlarsa Rasulün söylemesi gereken şeyi Allah’ın tespit etmesi, bu söyleyeceği şeyi Resulüne talim etmesidir. Ve bu konuda ayet açıktır: “Eğer Allah seni onlardan bir grubun yanına döndürürde (Tebük seferinden Medine’ye dönerde başka bir savaşa seninle beraber) çıkmak için senden izin isterlerse deki; benimle beraber asla çıkamayacaksınız.”

Müfessirlerin de Tebük Gazvesi ile alakalı olarak tefsir ettiği bu ayette (Celaleyn s 187, Medarik c 2s 139) Allah (cc), münafıkların hevesini gırtlaklarına düğümlüyor ve onlara layık oldukları sözü söylemesi için nebisine “bizimle beraber asla çıkamayacaksınız” demesini istiyor. Demek ki mesele, Allah’ın (cc) ezeli ilmiyle, bir daha savaş olacağını bilmesi değil, münafıklar böyle bir arzuda bulunursa, Resulün söylemesi gerekeni ona öğretmesidir. Buradan da anlaşılıyor ki; yazarın iddiası, hatalı bir düşünceye istinad etmektedir.

8. Delil:

İlahi sıfatlara sahip tek varlık, Allah Zülcelaldir. İnsanların davranışlarını haram-helal yönünde kayıt altına almak ilahi bir sıfatı iktiza ettiği için bunu yapacak tek varlık da Allah’tır. Allah (cc) sıfatlarında hiçbir kimseyi ortak etmediği için haram ve helal belirlemede de tektir ve bunun tersi bir düşünceye sahip olanları da kınamıştır.

“Yoksa onların, Allah'ın izin vermediği bir dini getiren ortakları mı var? Eğer erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz zalimlere can yakıcı bir azap vardır.” (Şura 21)

İşte sıfatlarında hiçbir ortak tanımayan Allah Subhanehu, Rasulünü kendine ortak tanımamış, bilakis onu da koyduğu dine itaatle sorumlu tutmuş ve bu yüzdende Peygamber Efendimize hitaben:

“De ki: Ben, Rabbim'e isyan edersem gerçekten büyük bir günün (kıyametin) azabından korkarım.” (En’am, 15) buyurmuştur.

O halde dinin kaynağı Kadiri Mutlak Allah (cc) dır. Rasul, Rabbimizin emirlerinden bize ulaşmasında kul ile Allah arasında bir elçidir. Dinin bir kısmında Allah’a ortak değil. Diğer bir ifadeyle Rasul, Allah’ın mücmel olarak bildirdiği bir hükmü, tecrübesi veya başka herhangi bir anlayışıyla yorumlama, tefsir etme, değerlendirme veya yönlendirmede bulunamaz. Aksi takdirde Resulü, kendi değerlendirdiği düşüncesine itaatten sorumlu tutulması söz konusu olup, Allah insanlara şirk koşmayın derken bizzat kendisi bir aday teklif etmiş olacaktır. Bu konunun daha iyi berraklaşması için biz, Peygamberliğin vakıasını ileride tekrar ele alacağız. Ama burada hararetle vurgulamak isteğimiz nokta, dinin koyucusunun ancak Allah Zülcelal olduğudur.

Rasulün Rabbinden gelen dine hiç kendi indinden belirleme yetkisi yoktur. İnsanlığa ışık tutmuş, onları saadete ulaştırmış ve ulaştıracak olan Kur-ana herhangi bir şey eklemesi mümkün müdür, desem siz elbette ki hayır, diyeceksiniz. Esasen doğrusuda budur. Peki, bu Kur-anın açıklamasında Rasul, acaba kendi indinden bir şey katıp onu kendi tecrübe veya başka herhangi bir anlayışıyla yorumlama, tefsir etme, değerlendirme veya yönlendirmede bulunabilir mi, desem ne dersiniz? Dinin yegane kaynağı olan Allah’u Teala, dinin mücmel ifadeleri kendine has kılıp da acaba geri kalanını Rasulün inisiyatifine mi terk etti?

Vacibül Vücud olan Allah’a iman eden her müminin buna vereceği yegane cevap “Hayır” olacaktır. Çünkü Kur-an’a bir şey eklemesine Allah’ın razı olmadığı gibi Resulun eklemesi, Kur-an’ın tefsiri, açıklaması yani beyanında da olmayacaktır. Nitekim Allah (cc) Kur-an’ın beyanının kendisine ait olduğunu bildirmektedir.

“(Resûlüm!) Onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma. Şüphesiz onu, toplamak (senin kalbine yerleştirmek) ve onu okutmak bize aittir. O halde, biz onu okuduğumuz zaman, sen onun okunuşunu takip et. Sonra şüphen olmasın ki, onu açıklamak da bize aittir.” (Kıyamet, 16-19)

Dini oluşturan iki kaynağının Kur-an ve onun açıklaması olan sünnetin de yalnız kendisine ait olduğunu bildiren Allah (cc) din alanında da Rasulüne ortaklık teklif etmemektedir. Rasulün de diğer insanlar gibi bir kul olduğunu ve Rabbisinden vahyedilene uymakla görevli olup cehennemin münziri ve cennetin de mübeşşiri olduğunu Allah (cc) Kur-an’da buyurmaktadır.

“De ki: Ben ancak Rabbimden bana vahyolunana uyarım.” (A’raf 203)

“De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, bana vahyolunandan başkasına uymam. Çünkü Rabbime isyan edersem elbette büyük günün azabından korkarım.” (Yunus, 15)

Rasulün vahiyden başkasına uyacak hali yoktur. Şimdi, şöyle bir soru soralım: Eğer Resul, Allah’ın Kur-anını kendi tecrübe ve bilgisine dayanarak açıklamış olsaydı ve yanlışlık yapsaydı, bir konuda Allah’ın muradının hilafına beyanda bulunsaydı, Kur-anın manasını değiştirerek nefsinden bir şey uydurmuş olmaz mıydı? Ve böylece, vahye uymamış, fakat tecrübesine uymuş olmayacak mıydı? Oysa Allah (cc) yukardaki ayetlerde onun durumunu belirtip Rasulünün vaziyetini o hal üzere ikrar buyurmuştur. Zira Allah, şayet Rasul din adına bir şey söyleseydi onu helak ederdi. Ama Resulün nefsinden dini yorumlamasını kabul edip de sonucu Allah’ın sözünü tatbik etmemesine bağlamak, Allah’a kudret noksanlığı atfetmek demektir. (İbn Kayyım el-Cevziyye, Et-Tibyan Fi Aksamil Kur-an)

Oysa Allah’u Teala Kur-an’da Resulünün, Allah’ın kendi dininde söylemediği bir şeyi söylemesi halinde Rasulünü ani bir ceza, dünyevi bir azapla helak edeceğini belirmiştir:

“Eğer (Peygamber) bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, Elbette onu kıskıvrak yakalardık. Sonra onun can damarını koparırdık (onu yaşatmazdık). Hiçbiriniz buna mâni de olamazdınız.” (Hakka, 44-47)

Peygamber Allah’ın dininde, Allah Zülcelalin bir vahy gelmeden söz söylemeye yetkisi yoktur. İşte Rasulullah (sav)’ın içtihad etmediği hakikatı ve gerçeğinin esprisi de burada yatmaktadır.

Zira, Peygamber bile Allah-u Tealanın nefsinde olanı bilemeyeceğini Kur-an’da bildiren Allah’ın dininde, Resul, bilemediği Allah’ın zatındaki hükmü beklemeden meseleyi bir karara bağlaması, görüş belirtmesi, o husustaki Allah’ın muradını, kastını, değiştirmek ve aksi bir yöne de karara bağlaması demektir. Bu ise Rasul için olacak şey değildir.

“Onlara ayetlerimiz açık açık okunduğu zaman (öldükten sonra) bize kavuşmayı beklemeyenler: Ya bundan başka bir Kur'an getir veya bunu değiştir! dediler. De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, bana vahyolunandan başkasına uymam. Çünkü Rabbime isyan edersem elbette büyük günün azabından korkarım.” (Yunus, 15)

İşte, buradan hareketle diyoruz ki Rasulullah, vahyin geciktiği zamanlarda içtihad da bulunup, o hususu kendi görüşüyle bir karara bağlardı, şeklinde düşünenler, Allah’ın ortak tanımadığı şu dini mübin’in de, yukardaki saydığınız bütün ayetlerin hakikatlerine rağmen vahiyden başka hiçbir şeye uymayıp, Allah’tan vahy gelmediği zaman kendisine meseleler sormaktan sahabesini men eden Allah Resulüne (İslam Fıkhında Rey Taraftarları, M. Esad Kılıçer s16-17), Allah’ın sözünün önüne geçerek indinden görüş belirtme cehaletini caiz görmüşlerdir.

O halde diyoruz ki, Allah’ın külli kaideler içeren Kur-an’ından ayrı olarak yapılacağını belirttiği Kıyamet suresinin 19. ayetindeki beyan görevi yine Allah’a aittir. Ve bunu da Resul insanlara Allah’tan alarak belirtecektir. Nitekim Begavi’nin Buhari’den yaptığı bu ayetin tefsiriyle ilgili rivayet: “Onu senin dilinle beyan etmek bize aittir.” (Lubabut Tevil Fi Meanit Tenzil, Alauddin Ali Muhammed b. İbrahim Mu’cemut Tefasir adlı tefsir kitabının 6 cildinde mündemiçtir. S412) şeklinde geçmektedir.

Lubabut Tevil Fi Meanit Tenzil adlı tefsirin sahibi ise bunu şöyle tefsir eder: “Yani onu, senin dilinle insanlara beyan etmek bize aittir. Böylece de sen Cibrilin sana okuduğu gibi sende bunu insanlara okursun. Ve yine bu ayet şöyle de tefsir edilmiştir. Eğer Kur-anın herhangi bir manası kapalı gelirse onu sana biz beyan ederiz. Kur-anda ki ahkamı, helalı, haramı beyan etmek bize aittir.”

Beyan lügatte, bir şeyin hakikatini, içyüzünü gösteren söz demektir. (Mu’cemül Vasit bkz. B-Y-N mad.) Demek ki, Kur-an’ın külli kaideler içeren ayetlerini açıklayacak beyanda Allah Azze ve Celleye mahsustur. Din belirleme, dini kaideler belirleme ancak, Allah’a mahsustur. İşte insan hayatını dini kaidelerle, haram-helal yönünde kayıt altına almak Resulün indinden değil, Allah’ın indinden olacaktır.

Bu kaidelerde iki türlüdür; biri Kur-an, diğeri de Kur-an’ın beyanı sünnet.

Rasulullah (sav) bu iki kaynağı insanlara ulaştırmakla mesuldür. (Maide, 67) İşte bu hakikati ifade ederek Allah Resulü (sav) şöyle buyuruyor: “Dikkat edin bana Kur-an ve benzeri verildi.”[24]

Ne var ki, sünnet inkarcıları bu hadisle alay etmişler, duydukları zaman gülüp geçmişlerdir. Alay ettikleri şeyin bizzat Allah’ın dininde kati olarak küfrü icap ettirdiğini bilen insanlar, bu sünnet inkarcılarının niyetlerinde samimi olmadıklarını ve hakikati gördükleri halde, yüzlerinin kızarıp yine de inkarlarında devam ettiklerini anlamakta zorlanmazlar.

Oysa Resul, bana Kur-an verildi ve birde benim onun gibi bir benzeriyle dine ekleme yapma hakkım var, demedi. Bilakis “Bana Kur-an ve benzeri verildi” dedi. Yani Allah (cc) bana bu iki yönlü vahiyde bulundu demek istemiştir.

Acaba Peygamber (sav) rüyalarında vahiy alırlar mıydı? Kur-an bu soruya “evet” diyor. Kur-an’a dayanan İslam uleması da evet, demektedirler.[25]

Bir rivayette ise nebilerin gördükleri rüyaların uyanıkken aldıkları vahiy gibi vahiy olduğu hakikati malumdur. (Medarik, c.4,s25; Peygamberler Tarihi, Köksal, c.I,s.18). Kur-an’da İbrahim (as) ve İsmail (as)’dan bahsedilir. İbrahim (as) ve oğlu arasında geçen konuşmayı Kur-an şöyle anlatmaktadır:

“Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince: Yavrucuğum! Rüyada seni boğazladığımı görüyorum; bir düşün, ne dersin? dedi. O da cevaben: Babacığım! Emr olunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulursun, dedi.” (Saffat,102)

Ayette Rabbimizin de işaret ettiği gibi, İbrahim (as) Allah’tan gelen emri, rüyasında görmektedir. Demek ki, bir nebi rüyasında da Allah’tan emir alabilmektedir. Oysa bu emir İbrahim’in Mushaf’ında yazılı değildi.

Rüyada vahiy almak, elbetteki sadece İbrahim’e mahsus bir şey değildir. Son Nebi Muhammed (sav) Efendimiz de uykusunda yüce Rabbisinin vahyine mazhar olmuş, gözlerini kaparken bile O, aydınlık nur ikliminin çağladığı pınardan yudum yudum içmiştir. O (as), uykusunda dahi hitabı ilahiye mazhar oluyordu. Yüce Rabbimiz, Resulünün rüyasında kendi vahyine mazhar oluşunu şöyle ifade buyuruyor:

“Hani sana: Rabbin, insanları çepeçevre kuşatmıştır, demiştik. Sana gösterdiğimiz o görüntüleri ve Kur'an'da lânetlenen ağacı, ancak insanları sınamak için meydana getirdik. Biz onları korkuturuz da, bu onlara, büyük bir azgınlıktan başka bir şey sağlamaz.” (İsra, 60)

Allah (cc), Resulüne gösterdiği vahyin mevzusunu Kur-an’da belirtmemektedir. O halde soruyoruz; “Peygambere Kur-an’dan başka Allah’tan bir vahiy, bir bildiri gelmemiştir diyenler, acaba Kur-an’ın nida ettiği şu hakikatleri inkar etmenin ve bu fikirlerle ümmeti Muhammed’in gönüllerini zehirleyerek dini tahrif etmelerinin hesabını nasıl verecekler?”

Allah, insanları çeşitli vesilelerle imtihana çeker. Bazen Resulün gördüğü rüya ile, bazen başka bir yolla. İşte bazen de Rasulünün Kur-an’dan ayrı olarak bildirdiği vahyi gayri metluv çerçevesinde emirlerine ittiba edip etmemeleriyle imtihana çeker. Dileriz Rabbimiz bu gibi kimselere hidayet verir.

10. Delil:

Allah Resulü bir önceki ayetle ifade edildiği gibi Allah (cc)’tan bir defa rüya yolu ile vahiy almış değildir. Allah’u Teala Kur-an’da Resulüne gösterdiği bir başka rüyadan bahsetmektedir. Şöyle buyuruyor yüce Rabbimiz: “Andolsun ki Allah, elçisinin rüyasını doğru çıkardı. Allah dilerse siz güven içinde başlarınızı tıraş etmiş ve kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Haram'a gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bilir. İşte bundan önce size yakın bir fetih verdi.” (Fetih, 27)

Bu ayette de Allah’u Teala, Rasulünün rüyasının mevzusunu Kur-an’da bildirmemiştir. Ama ona bir rüya gösterdiğini beyan buyurmaktadır. Resulünün gördüğü bu hak rüyayı Allah (cc) tasdik etmektedir.

Kur-an’a bile inanmakta yollarını şaşırmış insanlar için tafsilatıyla alakalı rivayetlere girmeye gerek görmüyoruz.

11. Delil:

Allah (cc), Enfal suresinin başında ganimetin kendisi ve Resulüne ait olduğunu beyan eder. Sonra da Müminlerin vasıflarından bahseder. Daha sonra Allah (cc) Müminlerin halleri ile bir teşbihte bulunur ve Bedir Savaşı öncesine döner. Şöyle buyurur:

“(Onların bu hali,) müminlerden bir gurup kesinlikle istemediği halde, Rabbinin seni evinden hak uğruna çıkardığı (zamanki halleri) gibidir.” (Enfal, 5)

Biz esasen önceki delillerimizde Nebinin, sadece vahye uyduğunu, vahye göre hareket ettiğini bazı ayetlerin eşliğinde izah etmiştik. İşte buradan da Allah’ın gönderdiği emirle Rasulullah (sav) Bedir Gazvesine çıkıyor. Allah (cc), emriyle yola çıkan Rasulünün çıkışını; “....Rabbinin seni evinden hak uğruna çıkardığı...” ifadeleri ile izah ediyor.

Kur-an’da Allah’u Tealanın bu emri, Rasulüne çıkması için gönderdiği bu vahyi mevcut değildir.

O halde, Rasulün (as), evinden çıkmasını emreden Allah’ın vahyi Peygamber Efendimize vahyi gayri metluv olarak gelmiştir.

Oysa Allah Resulü bir işte kendisinden izin isteyene izin verebileceğine dair Allah Zülcelalin emri gelmiştir. (Nur, 62) Fakat, Rasulullah (sav) burada, Bedir’e çıkışta bazı kimselerin çıkmaya hiç de gönlü olmadığı halde, onlara izin vermedi. Nitekim Allah’u Teala bunu Kur-an’da açıkça belirtmektedir:

“(Onların bu hali,) müminlerden bir gurup kesinlikle istemediği halde, Rabbinin seni evinden hak uğruna çıkardığı (zamanki halleri) gibidir. Hak ortaya çıktıktan sonra sanki gözleri göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi (cihad hususunda) seninle tartışıyorlardı.” (Enfal, 5-6)

İstişare etmesi istenen Allah Resulüne savaşmaya zorlayan, istişare sonucuna uydurtmayan fakat Müminleri razı edene kadar onları dinlemeyen ve nihayet kılıçları çektirene kadar direttiren şey neydi? Allah (cc) “istişare et” “izin isteyene izin ver” derken, Müminleri savaşa sokup ta onlardan bazılarının ölümüne sebep olmak bir Peygamber için olacak şey değildir. Yoksa Resul, Allah’ın emrine isyan etmiş (haşa), Onun emrinin önüne geçecek, dinde dilediği gibi hareket etme, inisiyatifini mi ortaya koymuştu?

Hayır! Bunların hiç biri değildir. Vahiyden başka hiçbir şeye tâbi olmadığına şahitlik eden Allah (cc), Rasulünün kervan değil orduyla savaşmasını emretmiş, bu hususta Allah’ın önceden sonuca bağladığı muradı yerine getirilmiştir. Yani Resule savaşa çıkması için vahiy gelmişti.

Oysa Kur-an’da böyle bir vahiy mevcut değildir. Gerek bu vahiy gerekse Allah’ın (cc) vaat ettiği “iki taifeden biri” müjdesi Kur-an’da mevcut olmayıp vahyi gayri metluv yoluyla gelen vahiylerdir. Şöyle buyuruyor yüce Allah:

“Hatırlayın ki, Allah size, iki taifeden (kervan veya Kureyş ordusundan) birinin sizin olduğunu vadediyordu; siz de kuvvetsiz olanın (kervanın) sizin olmasını istiyordunuz.” (Enfal, 7)

Mealini verdiğimiz bu ayette Allah (cc)’ın daha önceden vaat ettiği “iki taife” sözü vardır. (Geniş bilgi için tefsirlere bakılabilir) Bu iki taifeden maksat biri kervan, diğeri de Ebu Cehil’in başkanlığında gelmekte olan ordudur. Allah (cc), önceden karara bağladığı, bunun tahakkuku için Resulünü evinden hak ile çıkarıp Bedir meydanında buluşturduğu küfür ordusunun arkasını kesmeyi önceden murad etmişti. Allah (cc) bu orduyu istiyordu. Bunun içinde Müminlere: “Hatırlayın ki, Allah size, iki taifeden (kervan veya Kureyş ordusundan) birinin sizin olduğunu vadediyordu” şeklinde hitapta bulunuyor. Bu hitap, Kur-an’da daha önce geçmiş bulunmaktadır. Yani Allah’ın “yaptım” dediği hitabı Kur-an’da yoktur. Çünkü bu hitap vahyi gayri metluv ile bildirilmiş, Allah (cc) bu yolla Müminlere vaatte bulunmuştur.

12. Delil:

Devam eden ayetlerde Allah’u Teâlâ, karşılaşan iki ordunun durumundan bahsetmektedir. Müminler kendilerinin az, kâfirlerin çok olduğunu gördükleri zaman yegâne dayanakları olan Allah’a dua etmekteler. Onlarla beraber Rasulullah (sav) de dua etmektedir.

Geçmişte olan bu hadiseyi müminlere anlatan ve böylece onlara olan nimetini hatırlatan Allah (cc) şöyle buyuruyor: “Hatırlayın ki, siz Rabbinizden yardım istiyordunuz. O da, ben peş peşe gelen bin melek ile size yardım edeceğim, diyerek duanızı kabul buyurdu.” (Enfal, 9)

Oysa Kur-an’da bu vaat mevcut değildir. Zira bu vaat de Allah (cc)’ın Kur-an’da değil vahyi gayri metluv ile vahiy etmiş Rasulüne bildirmiştir.

13. Delil:

Allah(cc) Kur-anı peyderpey, önceki kitapları ise toptan indirmiştir. Müfessirler, Al-i İmran suresinin üçüncü ayetinde Allah (cc)’ın bu hususa işaret etmek için Kur-an’ın inişini “tenzil”, Tevrat ve incilin inişini ise “inzal” kelimelerini kullandığını beyan eder. Çünkü Kur-an’ın tenzili, tedricen, (ara ara) inmesi anlamına, diğer kitapların inzali ise toptan inmesi anlamına gelir. (Celaleyn, s.54)

Musa’ya (as) Tevrat’ın toptan indirildiğine delalet eden ayetler vardır. Musa (as) Rabbi ile sözleştiği günde Allah ile konuşmuş (Araf 142, 143) ve Rabbinden Tevrat levhalarını almıştı. Ama Musa’ya as. Rabbinin huzurunda kalması için sözleşme gününe on gün daha ilave edilmişti. (Araf, 142) Bu ara kavmi buzağıya tapmaya başlamıştı. (Araf, 148) Bunu görüp de kızan Musa (as)’ı Allah (cc) şöyle anlatmaktadır:

“Musa, kızgın ve üzgün bir halde kavmine dönünce: "Benden sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! Rabbinizin emrini (beklemeyip) acele mi ettiniz?" dedi. Tevrat levhalarını yere attı ve kardeşinin (Harun'un) başını tutup kendine doğru çekmeye başladı.” (Araf, 150)

Ayette Musa (as)’nın Rabbinden aldığı vahyin (yontulmuş yazılı levhaların) yere atılmasından bahsediliyor ki; bu Musa’nın toptan aldığı levhalara delalet etmektedir.

Musa (as)’nın Rabbinden aldığı bu levhanın toptan alınışını ifade eden bir diğer ayette ise Rabbimiz şöyle buyuruyor: “(Allah) Ey Musa! dedi, ben risaletlerimle (sana verdiğim görevlerle) ve sözlerimle seni insanların başına seçtim. Sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol.” (Araf, 144)

Bu ayetten anlaşılan o ki, Musa’nın hem Rabbi ile konuştuğu hem de Allah’u Teala’dan aldığı bu risaletlerin vuku bulduğu o buluşma anında, Tevrat levhalarını toptan almıştı. “Sana verdiğimi al...” sözünden de bu anlaşılıyor. Musa’nın aldığı bu Tevrat levhalarının toptan ve bir defada verildiğini ifade eden ayetin hemen akabinde gelmekte ve o buluşma esnasında Tevrat’ın toptan verildiğini ifade etmektedir: “Nasihat ve her şeyin açıklamasına dair ne varsa hepsini Musa için levhalarda yazdık.” (Araf, 145)

Her şey için bir açıklamanın bulunduğu bir kitabı Musa’ya verdiğini bu ayet ile bildiren Allah (cc), bir diğer ayette ise bu verdiği kitabı tam olarak yani Tevrat’ı tam olarak verdiğini bildirmektedir:

“Sonra iyilik edenlere nimetimizi tamamlamak, her şeyi açıklamak, hidayete erdirmek ve rahmet etmek maksadıyla Musa'ya da Kitab'ı (Tevrat'ı) verdik. Umulur ki, Rablerinin huzuruna varacaklarına iman ederler.” (En’am, 154)

Demek ki; Tevrat Musa’ya toptan indirilmiştir. Kur-an’da dikkatimizi çeken bir husus vardır. Resulullah'ın risaletine iman etmeyenler ondan gökten bir kitap indirilmesini istediklerine dair Allah (cc) şöyle buyurmaktadır: “...Bize, okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece (göğe) çıktığına da asla inanmayız...” (İsra, 93) (bkz. Furkan 32)

Buna karşılık Allah’u Teala şöyle buyurmaktadır:

“Eğer sana kâğıt üzerine yazılmış bir kitap indirseydik de onlar elleriyle onu tutmuş olsalardı, yine de inkar ediciler: Bu, apaçık büyüden başka bir şey değildir, derlerdi.” (En’am, 7)

Çünkü bu onların, öteden beri toplu inen semavi kitapların teamülüne uyarak: “Eğer, hak üzere isen haydi onlar gibi sende toplu bir kitap indir” şeklinde itirazda bulunuyorlardı. Fakat Allah Resulüne ve ümmetine bir rahmetten bahsediyor ve şöyle diyor Allah (cc):

“Biz onu, Kur'an olarak, insanlara dura dura okuyasın diye (âyet âyet, sûre sûre) ayırdık; ve onu peyderpey indirdik. De ki: Siz ona ister inanın, ister inanmayın...” (İsra, 106-107) Demek ki Kur-an Allah’tan bir rahmet olarak tedricen inmiştir.

Şurası bir gerçek ki; Allah’u Teala, Peygamberleriyle arada bir vasıta olmaksızın konuşmuştur. Kur-an’da bunların örnekleri ve delilleri mevcuttur. Biz bunlardan birkaç tanesini örnek vermekle yetineceğiz. Mealini vereceğimiz ayetlere dikkatlice bakılırsa Allah (cc)’ın Musa, Nuh ve diğerleriyle suhuflarında veya kitaplarında yazılı olmayan konuşmalar yapmaktadır. Bu konuşmalar ise vasıtasız olmaktadır. Allah Azze ve Celle şöyle anlatıyor:

“Sonunda Musa süreyi doldurup ailesiyle yola çıkınca, Tûr tarafından bir ateş gördü. Ailesine: Siz (burada) bekleyin; ben bir ateş gördüm, belki oradan size bir haber yahut ısınmanız için bir ateş parçası getiririm, dedi. Oraya gelince, o mübarek yerdeki vâdinin sağ kıyısından, (oradaki) ağaç tarafından kendisine şöyle seslenildi: Ey Musa! Bil ki ben, bütün âlemlerin Rabbi olan Allah'ım. Ve "Asânı at!" (denildi). Musa (attığı) asâyı yılan gibi deprenir görünce, dönüp arkasına bakmadan kaçtı. "Ey Musa! Beri gel, korkma. Çünkü sen emniyette olanlardansın" (buyuruldu). "Elini koynuna sok; kusursuz, bembeyaz çıkacaktır. Korkudan (açılan) kollarını kendine çek. İşte bu ikisi Firavun ve onun adamlarına karşı Rabbin tarafından iki kesin delildir. Çünkü onlar, yoldan çıkan bir kavim olmuşlardır" (diye seslenildi).” (Kasas,29-32)

Mealini vermiş olduğumuz bu ayetlerde Allah (cc), Musa ile vasıtasız ve karşılıklı konuşmaktadır. Ayetleri okurken dikkat ettiyseniz bu konuşmalar Mushafta yazılı olarak gelmesi mevzu bahis değil bilakis Mushafta yazılı olmayıp Musa ile yüce Rabbi arasında karşılıklı konuşmadır.

Bütün bu izahlarımızdan açıkça anlaşılıyor ki Allah c.c daha önce gönderdiği peygamberleriyle ve son peygamber olan Muhammed (sav) ile indirdiği kitabın haricinde konuşmuş, emirler ve yasaklar bildirmiştir. Kalplerinde eğrilik bulunmayan ve mühürlenmemiş olanlar açısından İlmi deliller ışığında bu kadar izah yeterli olacaktır. İnkarcılıkta direten ve küfrün önderlerini memnun etmek uğruna dinlerini az bir pahaya satanları zorla ikna etmek gibi bir çabamız yoktur.

Allah en doğrusunu bilendir.  

 


[1] (Hadislerle Kur-anı Kerim tefsiri, İbni Kesir c.14 s.7958-7862 )

(Hadislerle Kur-anı Kerim tefsiri, İbni Kesir c.14 s.7958-7862 ) [2] Hadislerle Kur-anı Kerim tefsiri İbni Kesir c.12 sayfa 6544.

[3] Lubabun Nukul fi Esbabin Nuzum, Suyuti s. 178,179 Medarikut Tenzil ve Hakakut Tenzil, Nesefi c.3 s. 304 Celaleyn s. 389. 

[4] İbni Kesir age. c. 12 s. 6544.

[5] Age c. 12 s. 6545.

[6] Resailüs Selefiyye, Şevkani,s.13.

[7] Din felsefesi, Mehmet s. Aydın, s 20.

[8] Celaleyn, s.25; Medarik, c.I, s.143.

[9] Celaleyn,s. 25, Medarik, c. I,s.143.

[10] İbni Kesir, c.14, s.7800,7804.

[11] Lubabun nukul s.214, İbn Kesir c.14 s.7804.

[12] Lubabun nukul, s. 25,27, İbn Kesir, c. 3, s. 728-729.

[13] Lubabun nukul, s. 26.

[14] Tefsir usulü, İsmail Cerrahoğlu, s 81; Kur-anı Kerim ve Türkçe Açıklamalı Tercümesi, Ali Özek başkanlığında, s 510.

[15] Fizilalil Kur-an, Seyyid Kutub, c 13 s 420.

[16] Age c 13 s 451.

[17] İbn Kesir, age, c 13 s 7347-7348; Tefsir Usulü, Cerrahoğlu s 87.

[18] Fizilalil Kur-an, c 13 s 451; İbn kesir, c13 s 7347.

[19] Celaleyn, s 470; Medarik c 4 s 159.

[20] Tefsir Usulü, Cerrahoğlu s 87.

[21] İslam Tarihi, Hüseyin Akgül, c 1 s 448.

[22] İslam Düşüncesinde Sünnet, s 271.

[23] Age, s 271-272.

[24] Ebu Davut Süneni, 6.

[25] Süheyli-Ravd c.2,s.395; İbn Seyyid, Uyun, c.I,s.90; Ayni, umdetul Kari, c.2,s.40; Kastalani, Mevahib, c.I,s.56; Halebi, İnsan, c.I,s.419; Zürkani, Mevahib Şerhi, c.I,s.230, Peygamberler tarihi, M. Asım Köksal, c.I,s.18’den naklen.