Değerli kardeşlerim, Allah Tealanın peygamberleri aracılığı ile biz müminlere indirmiş olduğu şeriatının öğretilerinden birisi de doğan çocuklarla ilgili hükümlerdir. Çocuk sahibi olan anne babanın yeni doğan küçücük yavrularına yapmaları gereken bütün hususlarda İslam’ın önerdiği şekilde bilgi sahibi olmaları ve bu bilgi doğrultusunda evlatlarına karşı görevlerini yerine getirmeleri gerekmektedir.
Mümin anne ve babalar yavruları için evlerinde fiziksel ve psikolojik, maddi ve manevi, bir iklim oluşturmak ve evlatlarının salih bir evlat olması yönünde el ele vererek evlatlarını yetiştirme yoluna girmelidirler. Zira bu çocuk ileride hayatını yaşarken kendisine gerekli olan bütün bilgileri ilk olarak anne babasından alacak ve ömür boyu da bu bilgi, alışkanlık ve ahlakı üzerinde taşıyacaktır. Zira çocuk doğduğunda iyiye dair hiçbir şey bilmediği gibi kötüye dair de hiçbir şey bilmez, adeta boş bir sayfa gibidir. Anne baba bu boş sayfayı ellerine alarak karalamaya ve ileride ortaya çıkacak resmi oluşturmaya başlarlar. Bir tek kelime bilmeyen çocuk aile fertlerinin konuşmasını dinleyerek ve onları taklit ederek konuşmaya başlar. Bunun yanında yemesi içmesi, ahlakı ve karakteri adeta ailenin yansıması gibidir. Bundan dolayı anne babalar çocuğunun yetişeceği ortamın iyi bir ortam olmasını sağlamak zorundadır. Çocuk o küçücük yaşlarında öğrendiği şeyi okuyup yazarak değil etrafındakileri taklit ederek öğrenir.
Ebu Hureyre’nin (ra) naklettiğine göre Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Her doğan fıtrat üzere doğar. Sonra anne babası onu Yahudi yahut Hıristiyan veya Mecusi yapar…” (B4775 Buhârî, Tefsir, (Rûm) 2; M6755 Müslim, Kader, 22)
Anne babanın çocukları için göstermeleri gereken itina, daha yavrunun ilk hücreleri bile oluşmadan evvel, onun için dua etmeleriyle başlar. Resûlullah (sas) “Bir kimse eşiyle cinsel ilişkiye girmek istediği zaman “Bismillah (Allah'ın adıyla), Allah'ım! Şeytanı bizden uzaklaştır ve şeytanı bize vereceğin çocuktan da uzaklaştır.” der ve bu ilişkide onlara bir çocuk takdir edilirse, şeytan o çocuğa zarar veremez” buyurmuştur. (Müslim, Nikâh, 11)
Anne babalar “Şüphesiz hüsrana uğrayanlar kıyamet gününde kendilerini ve ailelerini hüsrana sokanlardır.” (Zümer, 39/15) ayetini okuduklarında içleri titrer. Ailelerine af ve afiyet ihsan edip, dünya ve ahirette ihlâsla kendisine bağlı olanlardan eylemesi için Rablerine niyazda bulunurlar: “Ey Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve bizi Allah'a karşı gelmekten sakınanlara önder eyle” (Furkan, 25/74)
Bu ayki yazımızda İslam’da yeni doğan çocuk için yapılması sünnet olan bazı şeyleri nakiller eşliğinde açıklamaya çalışacağız bi iznillah.
Çocuk İçin Dua, Anne Babaya Müjde ve Tebrik
Bebeğin dünyaya gelmesiyle beraber aile fertlerinde heyecanla beraber bir de sorumluluk başlar. Çocuk anne babasının elinde hassas, kırılgan, kendi işini yapmaktan aciz, hiçbir şey bilmeyen sevgi ve ilgiye muhtaç bir can halindedir. Çocuk doğduğu vakit yapılması gereken ilk sünnetlerden birisi çocuğun doğumunu babaya müjdelemektir. Zira Allah teala İbrahim’e İsmail’i ve İshak’ı vermeden önce onları vereceğini ona müjdeleyerek şöyle demiştir:
“Biz onu, halim (yumuşak huylu) bir çocukla müjdeledik.” (37/Saffât, 101)
Kur'an-ı Kerim'in birkaç yerinde Allah (c.c.) çeşitli münasebetlerle doğan çocuktan dolayı müjde ve tebrikte bulunmaktan söz eder de bu konuda İslam ümmetini hem irşat eder hem de bilgi verir.
“...Biz de ona İshak ve onun ardından Yakub'u müjdeledik.” (Hud 71)
Yine bu konuda diğer bir ayette buyuruluyor ki: “Allah, ey Zekeriya, doğrusu biz seni Yahya isminde bir oğlanla müjdeliyoruz ki bundan önce bu adı kimseye vermedik.” (Meryem, 7)
Müslümanların yeni çocuğu olan anne babayı çocuklarından dolayı sevinçlerini paylaşarak tebrik etmeleri müstehabdır. Eğer o sırada orada bulunamaz tebrik ve müjdeyi çocuğun babasına iletemezse daha sonra rastlayınca bu duygusunu dile getirip çocuğun sağlık ve selameti için dua eder.
İmam İbn Kayyım el-Cevziye, Tuhfetu'l-Mevdud adlı kitabında, Ebu Bekir el-Munzir'den şunu rivayet etmiştir; Ebu Bekir diyor ki: Hasan el-Basri'den rivayet ediyoruz: Bir adam, Hasan el-Basri'ye geldi, yanında da çocuğu yeni doğmuş bir başka adam bulunuyordu. Gelen adam ona “Seni bir süvariye (ata binip cihad edecek erkek evlat) sahip olmaktan dolayı tebrik ederim” dedi. Bunun üzerine Hasan el-Basri ona: “Ne bilsin bir at mıdır, yoksa bir eşek midir?” diyerek uyarıda bulundu. Adam “Ne dememiz uygun olur, siz söyleyin” deyince, Hasan el-Basri ona şöyle dedi: “Sana bir çocuk bağışlandı, mübarek olsun, bağışlayana şükret, iyilikle rızıklansın, kendini bilecek, anlayacak, işini görebilecek çağa eriştirilsin!”
İşte bu gibi müjde ve tebrik, esenlik dileği her çocuk için yapılmalı, doğan her çocuğu kapsamalıdır; ister kız, ister erkek olsun, bir ayrım yapılmamalıdır.
Hemen akabinde anne ve babanın yapması gereken en önemli şey çocuğunu şeytandan Allah’a sığındırmalarıdır. Hanne, Meryem’i doğurduğunda “…Onu ve zürriyetini taşlanmış/kovulmuş şeytandan sana sığındırırım.” (Ali imran 36) demişti.
Peygamber (s.a.s) torunları Hasan ve Hüseyin’i nazar ve benzeri olumsuzluklardan korumak için onlara şu duayı okurdu: “Her türlü şeytan ve zehirli hayvanlardan ve bütün kem gözlerden Allah’ın eksiksiz kelimelerine sığınırım.” (Buhârî, Ehâdîsu’l-enbiyâ, 10 [3371]).
Doğan Çocuğun Ağzına Tatlı Vermek (Tahnik)
İslam’ın yeni doğan çocuk için yapılmasını tavsiye ettiği şeylerden birisi de onun doğumunun hemen arkasından ağzına tatlı konulmasıdır. Buna “tahnik” denir.
Tahnik: Hurmayı ağızda çiğnedikten sonra çocuğun damağına koymaktır. Bunu yaparken çocuğun ağzı sağa ve sola hareket ettirilerek çocuğun ağzının tamamının o hurmaya temas ettirilmesi sağlanır. Eğer hurma yoksa ve temin edilmesi mümkün değilse herhangi bir tatlı çocuğun ağzına verilir. Burada amaçlanan şey sünneti uygulamaktır.
Tahnik’in müstehab olduğuna delalet eden hadisleri fakihler şöyle sıralamışlardır:
Ashaptan Ebu Musa (r.a.) diyor ki: Bir oğlan çocuğum dünyaya geldi, onu alıp Peygamber (s.a.v.) Efendimize getirdim. Adını İbrahim koydu, sonra da ağzına hurma alıp iyice çiğnedikten sonra çocuğumun ağzına sürdü ve bereket ile dua ettikten sonra çocuğu tekrar bana verdi. (Buharî-Müslim: Ebû Bürde hadisinden.)
Ashaptan Ebu Talha (r.a.) yolculuğa çıkacaktı, oğlu hasta idi. O yolculuğa çıkınca oğlu öldü. Seferden döndüğünde, eşine “Çocuk nasıl oldu, ne yapıyor?” diye sordu. Eşi Ümmü Süleym “O, olduğundan daha sakin ve iyi” dedi ve kocasına akşam yemeği getirdi. Yemek yenildikten sonra cinsel temasta bulundular. Bu iş de bitince Ümmü Süleym, kocasına “Kalk da çocuğun defnine hazırlan!” dedi. Sabah olunca Ebu Talha öfkeli bir halde Peygamber (s.a.v.) Efendimize geldi ve olup biteni anlattı. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz ona: “Bu gece gelin güvey oldunuz mu?” diye sordu. O da “Evet” diye cevap verince Efendimiz, “Allah'ım bunu onlara mübarek eyle” diye duada bulundu. Ebu Talha'nın bir oğlan çocuğu doğdu. Ebu Talha, eşine “Çocuğu al da Peygamber (s.a.v.) Efendimize götür” dedi ve beraberinde birkaç tane de hurma göndermeyi ihmal etmedi. Peygamber (s.a.v.) çocuğu görünce sordu, “Beraberinde bir şeyler var mıdır?” Ümmü Süleym “Evet, hurma vardır” dedi. Peygamberimiz bir hurma aldı, onu ağzında çiğnedikten sonra çocuğun ağzına sürdü ve adını Abdullah koydu.” (Buharî-Müslim: Enes b. Mâlik (r.a.)'den.)
Peygamberimizin dünyaya yeni gelmiş, hiçbir şeyden habersiz, masum bir misafir gibi kucağına verilen bebeğe verdiği ilk ikram ve yiyecek bir lokmacık yumuşatılmış hurmaydı. Dualar ederek hurmayı bebeğin ağzına verdi ve hayata tatlı bir başlangıç yapmasını sağladı.”
Aişe -radiyallahu anhâ- validemiz der ki: “Yeni doğan çocuklar Resulullah'a -sallallahu aleyhi ve sellem- getirilirdi. O da bunlara mübarek olmaları için duâ eder ve ağzında yumuşattığı hurmayı çocuğun ağzına koyardı.” (Buhâri, Deavât 3; İbn Mâce, Taharet 77, 523)
Elbette ki bu hurma çocuğun doyması için değil hayattaki ilk rızkını ve yiyeceğini tatması içindir. Bebek bu hurmanın arkasından annesinin sütüyle tanışacak ve iki yıl kadar bir süre annesinden beslenecektir.
İsim Koymak
İsim, bir şahsın halini en bariz şekilde ifadeye yarayan, ait olduğu şahsın bütün vasıflarını hayalde toplayan sembolik bir kelimedir. Bu sembolik kelime zamanla o şahsın kalıbı gibi görünmektedir. Bir şahıs adlandırıldığı isimle yâd edile edile o şahıs ile ismi arasında öyle bir münasebet meydana gelir ki, ismi anılan şahıs hayalimizde canlanır veya şahsın hayalinin şuurumuza gelmesi ile onun ismi dudaklarımızda belirir.
Bir evin kapısı çalındığında bile içeriden kim o? sorusuna verilecek cevabın ancak isim olması da her kişinin bir isminin olmasındaki hikmetlerdendir. Çünkü şahıs kendisini ancak ismi ile tanıtabilmektedir. Başka türlü bir vasıta yoktur. Bu, hususta Rasulullahın şu hadisini örnek verebiliriz:
Peygamber (s.a.s.) in yanına gelmek isteyen Cabir b. Abdillah ismindeki Sahabe kim o? Sorusuna “ene, ene (benim, benim)” diye cevap verince, Peygamber (s.a.s.) bu cevaptan hoşlanmayarak “ene, ene (ben ben ne?)” diyerek tepki vermiş ismini kullanmasını istemiştir (Müslim, es-Sahih, Adab, 6, H. No. 2155.)
Bir insana konulan isimde her ne kadar o ismin manası önemli olsa da asıl önemli olan o kelime işitildiği anda manası değil ait olduğu şahsı hatırlatmasıdır. Her şahsın bir şahsiyeti ve bir kişiliği mensup olduğu bir nesebi vardır. Bu şekilde diğer insanlardan ayrı bir bireyselliğe sahip olur. Kendisini diğerlerinden ayırmak için İslam her kişi için isim konulmasını tavsiye etmiştir. Ferdin bu hakkı ve başkalarından ayırt edilmesine vasıta olan bir isme sahip olma isteği zamanla bir zaruret halini almıştır.
İsmin varlığı ilk insanın varlığı ile beraberdir. Kur'an-ı Kerîm'e göre isim, Adem'in a.s. yaratılması ile beraber vardı. Allah Meleklere “…yeryüzünde bir halife (bir insan) yaratacağım” (Bakara 30), “…Çamurdan bir insan yaratacağım” (Sad 71) buyurmuş ve yaratacağını “beşer, halife” kelimeleri ile ifade etmiştir. Adem'in a.s. yaratılmasından sonra ise onu “Adem” olarak isimlendirmiştir. Meleklere hitaben “…Adem'e secde edin…” (Bakara 34) ve “Allah Adem'e bütün isimleri öğretti…” (Bakara 31) ayetlerinde Adem ismi ile yarattığı ilk insana işaret buyurmuştur.
Eğer her bireyin kendini tanıtan ve temsil eden bir isminin olması zaruri olmasaydı Allah Teala Adem’i yaratmadan önce “Bir insan yaratacağım, bir halife yaratacağım” dediği gibi Adem’i yarattıktan sonra da ona “insan” yada “halife” diye hitap edebilirdi. Ancak böyle demek yerine Adem yaratıldıktan sonra ona has özel ismiyle Adem diye seslenmişti. Hatta onun eşini yaratınca da yine Havva’ya insan demek yerine ona özel olan ismiyle Havva diye seslenmişti. Adem ve Havva cennetten çıkarılıp dünyaya geldiğinde ve onlarında çocukları doğunca çocuklarının her birine özel onların tanınmasına vasıta olacak (Habil, Kabil, Aklima, Şit ve Lebuda gibi bazı) isimler koymuştur.
Ayrıca bu “Allah Adem'e bütün isimleri öğretti. Sonra onları Meleklere gösterip sözünüzde doğruysanız bunları adları ile bana haber verin dedi” (Bakara 31) ayette, Adem'e a.s. pek çok varlığın isimlerinin öğretildiği de haber verilmektedir. Müfessirler, Adem'e öğretilen bu isimlerin neler olduğu üzerinde durmuşlar ve özellikle şu neticeye varmışlardır: Bakara, 31. Ayetinin “O isimleri Meleklere gösterdi” cümlesindeki “hum” zamiri isim kelimesi ile anlaşılan varlıkları işaret etmektedir. Bu varlıklar içerisinde akıllıların çokluğundan dolayı “ha” değil “hum” zamiri kullanılmıştır. Bu sebeple Allah'ın Adem'e öğrettiği isimler, insan, cin ve melek isimleri idi (er-Razi, et-Tefsîru'l-Kebîr, II, 176, 177; Hüseyin el-Cisr, a.g.e., 587.) demişlerdir.
Kısaca ismin konulmasından amaçlanan, isimlendirilen şeyin tanınmasıdır. Zira var olup ismi meçhul olanın tarifi de mümkün değildir. İşte bu sebeple doğup dünyaya gelerek var olan bir çocuğun da isimlendirilmesi doğru ve zaruri bir şeydir.
Çocuğa isim konma vakti ile ilgili şu görüşler ileri sürülmüştür: Ashaptan Enes'e (r.a) sorulduğunda “İsim doğumun üçüncü günü konulur” demiştir. Semra ise yedinci günü isim verilir (İbn Kayyım el Cevziyye) demişlerdir. Beyhakî Süneninde, doğduğu günü isimlendirmenin daha doğru olacağını zikrederek, Ebû Mûsâ'dan “Benim bir oğlum oldu. Onu Peygamber (s.a.s.)’e getirdim. Ona İbrahim ismini verdi” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/399) hadisini nakletmiştir.
İmam Ebu Hanife'nin çocuk ölü doğarsa sadece defnedilir. Ama doğunca bir kere olsun ses çıkarır (çığlık atar) da ölürse ismi konulur, yıkanır ve namaz kılınarak defnedilir diye ictihadı ve İmam Ebu Yusuf'un ise ölü doğan isimlendirilir ve yıkanır demesi de doğduğu gün isimlendirilmesinin gerektiğini gösterir. Çünkü anne karnında o çocuğa ruh üflenmesi onun doğmasa bile anne karnında bir insan olduğu yönündeki görüş kabul edilir ve o çocuk ölü doğsa bile ismi konulup sonra defnedilir. Diğer fıkıh kitaplarında da eğer doğumun yedinci gününden önce isimlendirilirse ne güzel olur denmektedir. (İbni Kudame, El-Muğni 3, 587, ibni Kayyım).
Çocuğa Nasıl İsim Verilmelidir?
Anne babanın çocuğuna karşı görevlerinden birisi de ona güzel bir isim vermesidir. Güzel bir isim ilk duyulduğunda insan üzerinde belli bir etki bırakır. Nitekim Peygamber (s.a.v) insanların kıyamet günü isimleri ile çağrılacağını belirterek “Çocuklarınıza güzel isim koyunuz.” (Ebu Davud, Edeb, 69) buyurmuştur. Konulacak isimlerin mutlaka Arapça olması ve bu ismin Kur’an-ı Kerim’de geçmesi gerekmez. Çocuğa isim koyarken dikkat edilecek husus, yadırganmayacak güzel anlamlı bir isim olmasıdır.
Allah’a has isimler ise aynı lafızla çocuklara verilmemelidir. Şayet çocuklara bu isimler verilecekse başına “kul” anlamına gelen “abd” kelimesi eklenerek “Abdullah” (Allah’ın kulu), “Abdurrahmân” (Rahmân’ın kulu), “Abdurrezzâk” (Rezzâk’ın kulu), “Abdülhâlık” (Hâlık’ın kulu) şeklinde verilmelidir.
Allah Teâlâ’nın “Esmâ-i hüsnâ”sından “Kerîm, Latîf, Raûf, Mümin…” gibi isimler ise Allah’ın dışında kulların da vasıflandığı müşterek isimler olduğundan Allah’a has olmayan bu isimler çocuklara ad olarak verilebilir. (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 6/417).
Ebu Derda -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: “Kıyamet gününde siz, kendi isimlerinizle ve babalarınızın isimleriyle çağırılacaksınız. O halde isimlerinizi güzel koyunuz.” (Tirmizi)
Ömer (r.a) birisine ismini sormuştu. O da “Tutuşmuş ateş parçası” manasına gelen “Cemra” dedi. Babasının adını sorunca o zat “alev” manasını taşıyan “Şihab” cevabını verdi. Evinin nerede olduğunu da “Ateşin ısıttığı yerde” manasına gelen “Harratü'n-Nâr” diye cevaplandırınca Ömer (r.a) ‘Ailenin yanına koş yandılar’ diye adamın ismini hiç beğenmediğini belirterek göndermişti. Bunu nakleden râvî, Ömer'in dediği gibi oldu diye ilave ediyor. (Malik b. Enes, Muvatta', İsti'zân, 24 (II, 973)
Çocuğa verilen isim, onun yetiştiği toplumda alay mevzusu yapılmayacak ve onu küçük düşürmeyecek isimlerden olmalıdır. Resulullahın -sallallahu aleyhi ve sellem- bu hususta ısrarlı tavsiyeleri ve uygulamaları olmuştur. Çeşitli bakımlardan İslam anlayışına uygun olmayan isimlere sahip çocukların veya yetişkinlerin isimlerini değiştirerek, onlara uygun bulduğu yeni isimler vermiştir.
Konulan ismin, güzel bir manasının olması, İslam inancına ve hükümlerine uygun olması gerekir. İslam'da çocuğa genellikle doğduğu gece isim verildiği gibi, doğumunun üçüncü veya yedinci gününde de ad konulmaktadır. Ayrıca bir kimseye birden fazla isim verilebileceğini de yine Rasûlullah (s.a.s.) belirtilmiştir. (Buharî, Menâkıb, 17; Müslim, Fezâil, 124).
Anlamı İslami akideye uygun olmayan, dinin yasakladığı bir anlam taşıyan isimlerin çocuklara verilmesi uygun değildir. Peygamber (s.a.s) yeni Müslüman olanların şirk dönemindeki isimlerini değiştirmez, genellikle aynen bırakırdı. Ancak bu isimler arasında, manası çirkin veya Allah'tan başkasına kulluğu ifade edenler varsa, mesela müşriklerin taptığı putlardan biri olan Uzza'nın kulu anlamındaki Abduluzza, Kabe’nin kulu anlamındaki Abdülkabe ve benzeri isimleri genellikle, Allah'ın kulu manasında Abdullah veya Rahman'ın kulu manasında Abdurrahman gibi isimlerle değiştirirdi. “Kesmek” anlamına gelen “Sarim” ismindeki bir sahibinin ismini de “Mutlu” anlamına gelen “Said”, Berre olan bir kadının adını Zeynep olarak değiştirmiştir. (Buhârî, Edeb, 108; Ebû Davut, Edeb, 62; İbn Mâce, Edeb, 32)
Ayrıca, Firavun ve Karun gibi zulüm ve küfür önder ve sembolleri olan isimlerin verilmesi de İslam'da yasaktır.
Peygamber (s.a.s), yeni doğan çocuğun sağ kulağına ezan okunmasını, sol kulağına da kamet getirilmesini tavsiye etmiş ve bizzat kendisi, torunu Hasan'ın sağ kulağına ezan okumuş, sol kulağına da kamet getirmiştir (Beyhakî, Şu'abü'l-îmân, 11/105-107 [8252-8255]). Dolayısıyla, çocuk dünyaya geldiğinde sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okunarak isminin verilmesi sünnettir. Bunu babası veya aile büyüklerinden başka birisi de yapabilir.
Sehl b. Sa'd es-Saidi (r.a.) anlatıyor: Ebu Useyd'in oğlu Münzir doğunca onu Peygamber (s.a.v) Efendimiz'e getirip önüne koydular. Efendimiz de onu alıp dizlerinin üzerine koydu. Ebu Useyd de yanı başında oturuyordu. Bu arada Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz önünde bulunan bir şeyle meşgul oldu, Ebu Useyd de çocuğun Peygamberin (s.a.v) kucağından alınıp götürülmesini söyledi. Az sonra Peygamber (s.a.v.) Efendimiz “Çocuk nerede?” diye sordu. Ebu Useyd (r.a) “Ya Resûlallah! (Siz meşgulken) biz onu eve geri gönderdik” diye cevap verdi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v) Efendimiz “Çocuğun adı neydi?” diye sordu. O da "falan" diye cevap verdi. Efendimiz (s.a.v) “Hayır, onun ismi Münzir'dir” buyurdu. (Buharî-Müslim: Sehl b. Sa'd (r.a.)
Yukarıda naklettiğimiz bu hadislerden şu sonucu çıkarabiliriz: Çocuğa ad koyma hususunda zaman bakımından bir genişlik söz konusudur. Bu bakımdan çocuğa doğumunun birinci günü ad koyma caiz olduğu gibi, bunu üç gün geciktirmek de caizdir. Aynı zamanda akika kesileceği güne kadar geciktirmekte de bir sakınca olmadığı gibi, bundan önce veya sonraya da bırakmak caizdir.
Anne baba, çocuğa ad koyarken dikkat edeceği husus, ona en güzel ve en anlamlı bir isim seçmektir ki Resulüllah (s.a.v) Efendimizin bu konudaki irşatlarını uygulamış, tavsiyelerine kulak vermiş olsun.
Çocuğun İsmini Kim Koyar?
Bu gün İslami şuurdan uzak olarak yetişmiş, Allah’ın insanlara vermiş olduğu haklara saygılı olmayı ahlak edinememiş anne babaların arasındaki tartışma konularından birisi de çocuğun ismini kimin koyacağı konusudur. Baba için doğru olan davranış acılar içerisinde evladını dünyaya getiren annenin gönlünü alacak şekilde eşiyle istişare yapmasıdır. Bunun yanında doğan çocuğa isim koyma hakkı babaya aittir. Bu biz insanların hevalarına göre belirlediğimiz bir hak değildir. Zira bu hakkı babalara İslam vermektedir. Zira İslam’da doğmadan önce çocuğun korunması gözetilmesi ve dünyaya getirilmesi kadının sorumluluğunda olsa da doğduktan sonra o çocuğun sorumlulukları babaya aittir. O sorumluluklardan birisi de çocuğuna güzel bir isim koymaktır.
İsim çocuğun nesep ve mensubiyetini tanıtır. Yavrusunun doğumunun yedinci günü Resûl-i Ekrem, oğluna ismini verdi ve bu ismi şöyle açıkladı: “Ona, ceddim İbrahim'in ismini koydum!” (Tabakat 1/135-136; Müslim, 4/1807.)
Onun (sallallahu aleyhi ve sellem) bu şekilde demesi çocuğa ismi babanın koymasının müstehap olduğuna delildir. Ancak babanın izni dahilinde o çocuğa ilim sahibi ve bu konuda bilinçli birinin isim koyması da caizdir. Bu konuda da yukarıda geçen Ebu Talha’nın hanımı Ümmü Süleym’in çocuğunun Rasulullah (s.a.s)’e getirilmesi hadisi delil alınabilir.
Birden Fazla İsim Koymak
Memleketimizde birden fazla isimle isimlendirilme yaygın haldedir. Halil İbrahim, Mehmet Ali, Emine Betül... gibi.
İslam’da bir kimsenin iki veya daha fazla isim alması caizdir. İslam'dan önce Araplarda çocuğa bir isim verilir ama çocuk, çok kere bir defa kullanılan bu isimle anılmaz, falanın çocuğu manasına gelen “İbn fulân” şeklinde anılırdı. Bu ikinci ismi kendisinin bir oğlu oluncaya kadar da devam ederdi. Oğluna konan isimden dolayı otomatik olarak, falanın babası manasına gelen “Ebû Fülân” şeklinde çağrılırdı. O devirde bir Arabın tek isim taşıdığı nadirdir. Yukarıda da söylediğimiz gibi en az üç isme sahiptiler.
Velhamdulillahi Rabbil alemin