Allah azze ve cellenin rab ve ilah olması O’nun gökte ve yerlerde bazı hükümler indirmesi ve uygulamasından geçmektedir. Yerde de gökte de ilah olan yani kendisine tâbi olunması gereken Allah’tır.

Allah (azze ve celle) göklere hükümler belirlemiştir. Güneşin sürekli her gün kendi menzilinden doğması, akşamleyin batması gibi… Ya da ayın her gün her gece göğün farklı yerlerinden doğup batması gibi… Ya da yağmur bulutlarının rüzgârlar ile taşınarak bazı memleketleri sulaması gibi…

Allah (azze ve celle) kevnî yasalar belirlediği gibi yeryüzünde kulları arasında uygulanması için şer’i yasalar da belirlemiştir. Kullarına bu yasalara yani şeriata tâbi olmalarını emretmiş, ondan başka yasalara uymayı ise yasaklamıştır.

Nasıl ki gökteki yasalar bir ahenk içerisinde devam ediyorsa yerde de Allah’ın yasalarına boyun eğildiğinde ahenk bozulmayacaktır.

Gök ve yerin kanunlarında ve yaratılmışlarında ise şöyle bir fark var; göktekilerin tamamı yerdekilerin ise bir takım mahlûkatı zaten Allah’a boyun eğmek zorunda bırakılmış olan varlıklardır. Güneş, ay, yıldızlar, göğün kendisi ve diğer varlıklar Allah’a isyan zaten edemezler.

Yeryüzünde hayvanlar, bitkiler Allah’ın belirlediği yasaların dışına zaten çıkamazlar. Asıl itibariyle insan da kendi hakkındaki kevnî yasalara müdahale edemez. Ancak bir imtihan gereği Allah azze ve celle insana bu kevnî yasaların dışında başka yasalar indirmiş ve onlara tabi olmasını istemiştir. İmtihan işte tam da budur aslında.

Allah’tan geldiğine inandığımız ve hayatın içerisinde uygulamak ve tabi olmak zorunda olduğumuz hükümler ve yasalar vardır. Kimi insanlar bunlardan tamamen yüz çevirmiş vaziyettedir, kimileri de bunlara tabi olmaktadır. Ama bir de bu ikisi arasında nifak ehli vardır ki işine geldiğinde tabi olunması gerektiği, işine gelmediğinde ise terkedilmesi gerektiği kanaatindedir. Tabii ki bu niyet ve gayelerini içlerinde gizli tutarlar. Ancak bazı durumlarda tavırları ile niyetlerini açık ederler.

Allah’ın hükümleri karşısında münafıkların tavrı bir müminin tavrı gibi asla değildir. Münafıkların tavrı; çağırıldıklarında gelmeme, gerektiğinde müracaat etmeme, çıkan hükme tabi olmama, hükmün gereklerini yerine getirmeme, işine göre hareket etme ve var olan hükmü, çıkan hükmü gizleme şeklindedir.

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

“(Ey Muhammed!) Sana indirilen Kur'an'a ve senden önce indirilene inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tâğût'u tanımamaları kendilerine emrolunduğu hâlde onun önünde muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan da onları derin bir sapıklığa düşürmek istiyor.”

“Münafıklara ‘Allah'ın indirdiğine (Kur'an'a) ve Peygambere gelin’ dendiği zaman, onların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün.”[1]

Bu ayetlerin sebeb-i nüzulüne dair şöyle bir rivayet zikredilmektedir:

“Yahudilerden bir adam ile münafıklardan bir adam arasında bir tartışma çıktı. Münafık kimse ihtilafın halli için Yahudilere çağırıyordu. Çünkü onların rüşvet alacağını biliyordu. Yahudi ise onu Müslümanlara muhakeme olmaya davet ediyordu. Çünkü biliyordu ki onlar rüşvet almazlar. Ama en sonunda Cüheyne kabilesinden bir kâhine muhakeme olma konusunda anlaşmaya vardılar. Onun üzerine Allah azze ve celle bu ayeti indirdi.”[2]

Bu rivayetin farklı varyantlarında ise münafığın, Rasulullah’a (sav) hüküm konusunda gitmekten imtina ettiği de geçmektedir.

Ayeti kerimede “Sana indirilene inandıklarını iddia edenler” lafzı ile münafık kişi, “Senden önce indirilenlere inandığını iddia edenler” lafzıyla ise Yahudi kastedilmektedir.

İnsanlardan bazıları İslam şeriatını başkalarını cezalandırmak gayesiyle talep etmektedirler. Onlar kendilerinin şeriata uyan kimse olduklarını zannetmektedirler. Hâlbuki kişinin imtihan edilmediği bir şeyde kendisini mükemmel zannetmesi bir hastalıktır.

Bazı insanların ağızlarında sürekli olarak “şeriat, mahkeme, muhakeme, Allah’ın hükmü” gibi sözler dolaşır durur. İhtilaf ettikleri konularda kendi aleyhlerine bir durum olacağını düşünmezler. Ancak aleyhlerine bir durum oluştuğunda ise dillerine doladıkları o kavramları terk ederler.

Neticeye itiraz eden kimi insanlar şeriatın uygulanamayacağı için Allah’ın hükmünün olup olmayacağını sorgulamaya başlar, kimisi bu işi yapan insanların buna ehil olup olmadığını sorgulamaya başlarlar. Ve en nihayetinde insanlar tâbi olduklarını iddia ettikleri şeriattan çıkan neticeye uymamak için sıvışırlar.

Kişinin aleyhinde bir netice ortaya çıkınca Allah’ın hükmünü ifade eden mahkemenin kötü, lehinde sonuç çıkınca ise iyi olması ancak hastalıklı bir kalin mahsulüdür.

Aslında Allah’ın hükmüne gitmek, ihtilaf ve çekişmelerin sona ermesi içindir. Yoksa mahkemeden çıkan neticenin yüzde yüz isabetli olacağı anlamını taşımaz. Çünkü vahiy ile desteklenen Allah’ın peygamberi dahi çıkan tartışmalarda hata yapma ihtimalinden bahsetmiştir.

Subhanallah! Bu çok büyük bir durumdur. Üzerinde düşünülmesi gerekir. Haklı hakkını alamayacak ise nedendir peki bu durum? Allah Rasulü (sav), hak sahibi insana hakkını vermemezlik eder mi? Elbette kasıtlı olarak değil ancak derdini anlatan insan hakkını daha iyi ifade edebilir ki kâdı da onunla hükmeder.

Rasulullah (sav) şöyle buyurmaktadır;

“Ben sadece bir beşerim. Sizler bana yargılanmak üzere geliyorsunuz. Belki sizin biriniz, delilini getirmekte diğerinizden daha becerikli ve daha üstün anlatımlı olabilir. Ben de dinlediğime göre o kimsenin lehinde hüküm veririm. Kimin lehine kardeşinin hakkını alıp hüküm vermişsem, onu almasın. Ona cehennemden bir parça ayırmış olurum.”[3]

Yine bir başka ayette Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

“Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.”[4]

Abdullah bin Zübeyir (ranhuma) şöyle anlatmıştır;

“Ensardan bir adam, hurma ağaçlarını suladıkları Harre arkları (su kanalları) hakkında Rasulullah’ın (sav) huzurunda Zübeyir bin Avvam ile ile tartıştı. Ensardan olan kişi ‘Suyu salıver de geçsin’ dedi, fakat Zübeyir (ranh) bunu kabul etmedi. Bunun üzerine Rasulullah’ın (sav) huzurunda davalaştılar. Rasulullah (sav) Zübeyr’e “Ey Zübeyr! (Önce sen) sula, sonra suyu komşuna salıver” buyurdu. Ensardan olan kişi bu hükme öfkelendi ve “Halanın oğlu olduğu için mi (böyle hükmettin)?” dedi.

Bunun üzerine Rasulullah’ın (sav) yüzünün rengi değişti (öfkelendi) ve şöyle buyurdu: “Ey Zübeyr! (Tarlanı) sula, sonra su, duvara (köklerin etrafındaki toprak yığınına) ulaşıncaya kadar suyu tut.”

Bunun üzerinde Zübeyir (ranh) dedi ki: “Vallahi, şu ayetin bu olay hakkında indiğini sanıyorum.”

“Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem tayin edip, sonra senin verdiğin hükme karşı içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan ve tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.” (Nisa 65)[5]

Buhârî’nin bir başka rivayetinde ise şu ifadeler yer alır;

“...Rasulullah’ın (sav) yüzünün rengi değişti, sonra şöyle buyurdu: “Sula, sonra su duvara (bente) ulaşıncaya kadar tut.”

İşte o zaman Rasulullah (sav) Zübeyr’in (ranh) hakkını tam olarak ona verdi. Oysa Rasulullah (sav) bundan önce hem Zübeyr hem de Ensarlı için kolaylık ve esneklik içeren ortak bir yol göstermişti. Ne zaman ki Ensardan olan kişi, Rasulullah’ı (sav) öfkelendirdi. Allah'ın Rasulü, kesin ve açık olan hükmü uygulayarak Zübeyir'in (ranh) hakkını tamı tamına ona verdi.”

Bu ayetlerden ve rivayetlerden de net şekilde anlaşılacağı üzere münafıkların Allah’ın hükümlerine karşı tutumları kabul etme, boyun eğme ve teslim olma üzere değildir. Bahaneci, kaypak ve kaçak bir hal üzeredirler.

Bugün çıkan anlaşmazlık ve ihtilaflarda da bir Müslümanın yapması gereken teslimiyet göstermesidir. Aksi bir durum nifak ve münafıklık alameti olacaktır. İşe gelen hususlarda itaat etmek marifet ve fazilet değildir. Asıl olan kişinin istemediği, kendisinin aleyhine olan hükümlerde teslimiyet gösterebilmesidir.

Rabbimiz, münafıkların Allah’ın hükümlerinden tamamen kaçmadığından, işlerine gelenlere itaat ettiklerinden bahsetmektedir.

“Onlar, 'Allah'a ve Rasul'e inandık ve itaat ettik' derler, sonra da bunun ardından içlerinden bir grup yüz çevirir. Bunlar mümin değildirler. Aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve Rasulü'ne çağrıldıklarında, içlerinden bir grup hemen yüz çevirir. Ama hak kendilerinden yana olursa ona boyun eğerek gelirler. Kalplerinde bir hastalık mı var, yoksa şüphe ve tereddüde mi düştüler? Yoksa Allah ve Rasulünün kendilerine karşı zulüm ve haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır, işte onlar asıl zalimlerdir.”[6]

“Ama hak kendilerinden yana olursa ona boyun eğerek gelirler” ifadesi onların tamamen Allah ’ın hükümlerini reddettiklerini değil de işlerine gelenleri kabul ettiklerini gösterir ki bu ikiyüzlü tavır tam da münafıkların özelliğidir zaten.

Münafıklar ve hastalıklı insanlar kendi aleyhlerine olan her durumdan ve ortamdan kurtulmak için çeşitli yollara başvururlar. Türlü türlü itirazlar, çeşit çeşit ayak oyunları…

Allah’ın ahkâmı için, şeriatı için ortaya konulan fedakarlıkları düşünelim. Verilen canları, dökülen kanları, çekilen ızdırapları düşünelim. İnsanların yeryüzünde Allah’ın hadlerinden bir haddin uygulanması, kanunlarından bir kanunun geçerli olması için verdikleri mücadeleye bakalım. Sonra da mümin olup hastalıklı olan ya da kalpleri nifakla dolmuş insanların üç beş kuruşluk ticaretleri için ya da nefislerinden kaynaklı itirazlarına bakalım. Hiç bu iki grup insan Allah nezdinde ve insanlar nezdinde bir olur mu?

Müslümanların kendi aralarındaki ihtilafları halletmek için bu iç otoriteyi korumak ve kurmak için ellerinden geleni yapmaları gerekir. Şu unutulmamalıdır ki bugün çıkan her bir ihtilafta Allah’ın ahkamına müracaat edilip sonra da neticeye her uyulmadığında bu kavram ve otorite yıkılacak ve yok olacaktır. Bu da hastalıklı kalplere daha fazla imkân verecektir.

Yeri gelmiş iken şu konuya da değinmek gerekir. Bazı durumlarda taraflar Allah’ın hükmüne başvurduklarında şeriat ve usul açısından bazı konulara itiraz edebilirler. Bu durum hükme bir itiraz değil de şeri bir usule ya da bir delile dayanması gerekir. Bu durum istisna edilmelidir. Ancak bunu yapacak kimsenin buna ehil olması gerekir.

Hiçbir ilmi, şeri bilgisi olmamasına rağmen itirazda bulunmak ya da birden fazla kere Allah’ın hükmüne tâbi olmadan her birisine kılıf arayışında olmak elbette imanın değil, nifakın ve hastalığın tezahürü olacaktır.

 

 


[1] 4/ Nisa 60-61

[2] Taberi

[3] Buhari, Müslim

[4] 4/ Nisa 65

[5] Buhari, Müslim

[6] 24/ Nur 47-50