Münafıkların özelliklerinden bir başkası da Müminler ve onların toplulukları hakkında ya da ileri gelenleri hakkında iftiraya başvurmalarıdır.

Onların iftiralarının en meşhuru Aişe annemize attıkları iftira idi. Rasulullah (sav)’ın zamanında yaşanan ifk hadisesi münafıkların baş çekmeleriyle vuku bulmuş idi. Bu iftira onların tarihlerinde attıkları en büyük iftiralardan birisi idi. Tabii ki onların iftiraları elbette sadece bu olay ile sınırlandırılamaz. Çünkü iftira onlar da bir ahlaktır. Olmayan şeyleri olmuş gibi anlatmak, olan olayları olduğundan farklı lanse etmek, olayları manipüle etmek onların ahlakıdır, münafıklığın temel özelliklerindendir.

Münafıkların iftiralarının gayesi; Müslümanların arasında asılsız haberleri yaymak suretiyle onları zayıflatmak, ihtilaf etmelerini sağlamak ve birbirlerine düşmelerini sağlamaktır. Bunun yanı sıra kendilerine menfaat sağlamak da onların iftiraya başvurmalarını bir sebebidir.

Rasulullah (sav)’in zamanında yaşanan ifk olayını hatırlayarak münafıkların tutumlarına bir göz atalım.

Rasulullah (sav) seferlere çıkarken eşleri arasında kura çekerdi, bu sefer de kur’a Aişe annemize çıkmıştı. Sefer dönüşü Medine'ye yakın bir yerde gece konaklandı. Sabaha karşı ordunun hareket emri verildi. Aişe annemiz ihtiyacını gidermek için ordugâhın dışına çıktı. Geri döndüğünde Yemen boncuğundan yapılmış gerdanlığının düşmüş olduğunu fark etti ve onu aramak için eski yerine döndü.

O dönemde Aişe annemiz çok genç ve hafifti. Onun devenin üzerine bindiğini zanneden görevliler, tahtırevanı deveye yükleyerek hareket ettiler. Aişe annemiz gerdanlığını bulup döndüğünde ordunun gitmiş olduğunu gördü. “Nasıl olsa yokluğumu fark edip geri dönerler.” düşüncesiyle örtüsüne bürünüp beklemeye başladı ve orada uyuyakaldı.

Ordunun arkasından gelerek düşürülen veya unutulan eşyaları toplamakla görevli olan Safvan bin Muattal, sabah gün ağarırken bir karaltı gördü. Yaklaştığında Aişe annemizi tanıdı. Şaşkınlıkla yüksek sesle “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn (Biz Allah'a aitiz ve O'na döneceğiz)” dedi. Aişe annemiz bu sesle uyandı. Safvan (ranh) tek bir kelime bile konuşmadan devesini çöktürdü. Aişe annemiz deveye bindi, Safvan (ranh) devenin yularından tutarak öğle sıcağında orduya yetişti.

Bu durumu gören münafıkların reisi Abdullah bin Übey bin Selûl, Müslümanların şerefini lekelemek ve İslam toplumunda kaos çıkarmak için çok çirkin bir zina iftirası uydurdu. Bu dedikodu, Medine'ye varıldığında münafıklar tarafından sistemli bir şekilde yayıldı.

Müslümanlar içerisinden Hassan bin Sabit, Mistah bin Üsase ve Hamne bint Cahş da bu iftirayı yayanlardandı.

Medine'ye dönüldüğünde Aişe annemiz ağır bir şekilde hastalandı ve bir ay boyunca yattı. Bu süreçte dedikodulardan tamamen habersizdi. Ancak Rasulullah (sav)’ın kendisine karşı her zamanki sıcaklığını göremeyince bir terslik olduğunu hissetti. İzin isteyerek babası Ebubekir'in evine geçti. Olayı daha sonra Mistah'ın annesinden tevafuken öğrenince derin bir üzüntüye boğuldu, günlerce ağladı.

Rasulullah (sav) şöyle buyurdu;

“Şimdi ailemi itham eden bazı kimseler hakkında bana yol gösterin. Vallahi ben ailem hakkında hiçbir kötülük bilmiyorum ve olacağına da ihtimal vermiyorum. Bir kişiyi itham ettiler ki vallahi onun üzerinde de bir kötülük olacağına ihtimal vermiyorum. O kimse ben olmadan evime girmiş değildir. Hangi savaşa çıkmış isem benimle beraber çıkmıştır.”

Bunun üzerine Sad bin Muaz ayağa kalktı ve “Ey Allah’ın Rasulü! Bana izin ver de onların boyunlarını vuralım” dedi. Arkasından Hazrecten bir adam kalktı ve şöyle dedi; “Yanıldın! Allah’a yemin olsun ki eğer o kimseler Evs kabilesinden olsalardı onların boyunlarını uçurmak hoşuna gitmezdi.”

Nerede ise Evs ve Hazrec kabilesi mescidin içinde birbirlerine girecekti. Bu olaylar bir ay kadar sürdü. Olayların geldiği noktaya dikkat edersek onların yaymış olduğu iftira Müslümanların ayrılmasına, kavgasına, birbirlerine girmesine sebep olacaktı. İşte onların attıkları iftira sıradan bir iftira değildi. Onlar iftiraları ile Müslümanları bölmeyi hedeflemişlerdi.

Bugün de münafıklar iftira etmeye devam etmektedirler. Sosyal medyada ya da toplum içerisinde, insanlar arasında var olan ayrılıkları daha da derinleştirmek için ya da ayrılıklar ortaya çıkarmak için bu ahlaklarına devam etmektedirler.

Münafıkların yaydıkları haberler belki insanlar arasında cinayete dahi sebep olacak şeyler olmasına rağmen onlar bu kötü ahlakı terk etmezler. Çünkü onların nezdinde kendi menfaatleri her şeyden önce gelir. Onlar için asılsız bir haberi söyleyivermek basittir, kolaydır. İnsanların namuslarını lekelemek, onların şeref ve onurları hakkında bir çırpıda konuşmak onlar için sıradan bir olaydır.

Bir Müslümanın böylesi durumlarda takınması gereken tavır ise öncelikle her duyduğunu iletmemesidir. Asılsız haberleri yaymamasıdır. Çünkü kötülüğü yaymak ve çoğaltmak kolay iken, yayılan kötülüğü bertaraf etmek zordur.

YALAN HABER YAYMALARI

Münafıkların yalan söylemeleri ve yalanı yaymalarından maksat Müslümanları korkutmak, iç karışıklığa sebep olmak ve Müslümanlar arası güveni sarsmaktır.

Yalan ile iftira arasında fark vardır. Yalan, olanın zıddı ve tersi olan asılsız haberlerdir. İftira ise kötü, iğrenç olan yalan haberin yaygın hale getirilmesidir.

İftira; Bir kimseye asılsız olarak suç, günah yahut kusur sayılan bir söz, davranış veya nitelik isnat etmek anlamında kullanılmaktadır. 

Yalan ise; Doğruluğun (sıdk) karşıtı, bir konuda gerçeğe aykırı haber veya bilgi vermek, sözün vakıaya uygun olmaması diye tanımlanır.

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

“Andolsun, eğer münafıklar, kalplerinde bir hastalık bulunanlar ve Medine'de kötü haberler yayıp ortalığı karıştıranlar (tuttukları yoldan) vazgeçmezlerse, elbette seni onların üzerine gitmeye teşvik edeceğiz. Onlar da (bundan sonra) orada lânete uğramış kimseler olarak seninle pek az süre komşu kalacaklardır. Nerede bulunurlarsa, yakalanırlar ve yaman bir şekilde öldürülürler.”[1]

İbni Kesir (rahimehullah) tefsirinde “Şehirde kötü haber yayanlar” ifadesini açıklarken şöyle der: “Yani onlar düşmanlar geldi, savaş kapıya dayandı” derler. Hâlbuki bu bir yalan ve yaygaradır. Yani münafıklar Müslümanları düşmanların haberleri ile korkutmaya çabalarlar.

Müslümanlar da duydukları, gördükleri hatta şahit oldukları bir haberi yaymadan önce durup düşünmelidirler; Acaba söyleyeceğim bu haber Müslümanların birlikteliğine mi hizmet eder yoksa ayrılıklarına mı diye…

Haberler, insanların kalplerine etki eder. İster gerçek olsun isterse asılsız haber olsun durum böyledir. İnsanlar duyup, gördükleri ile birtakım düşüncelere yönelirler. Haberler sevindirici ise moral bulur, üzücü ise karamsar olurlar. Asılsız kötü haberlerle insanlar bilinçli olarak üzüntüye boğulurlar. Bu durum yani moral bozukluğu, karamsarlık ve umutsuzluk hali insanı amelden ve sorumluluklardan uzaklaştırır. Ve topluluk içerisinde kargaşaya neden olur. Bu ise arzu edilen bir durum değildir.

Müslümanlar, münafıklar ile haberleri yayma konusunda aynı tavra sahip olmamak için her duyduklarını iletmemelidirler. Önce haberleri araştırmalıdırlar; yalan olan, teyitsiz haberleri yaymamalıdırlar. Hatta doğru olan ve Müslümanlara kötü etkisi olacağını düşündükleri haberleri dahi ehil olan kimselere iletmelidirler.

Rabbimiz bu konuda şöyle buyurmaktadır;

“Kendilerine güvenlik (barış) veya korku (savaş) ile ilgili bir haber geldiğinde onu yayarlar. Hâlbuki onu peygambere ve içlerinden yetki sahibi kimselere götürselerdi, elbette bunlardan, onu değerlendirip sonuç (hüküm) çıkarabilecek nitelikte olanları onu anlayıp bilirlerdi. Allah'ın size lütfu ve merhameti olmasaydı, pek azınız hariç, muhakkak şeytana uyardınız.”[2]

MÜSLÜMANLARI BÖLMEYE ÇALIŞIRLAR

Münafıkların temel görevlerinden birisi Müslümanları zayıflatmaktır. Müslümanları zayıflatmanın en etkili yollarından birisi de onları ihtilafa ve ayrılığa düşürmektir.  Münafıklar tarihleri boyunca tüm plan ve desiselerini aslında bu hedefe ulaşmak için ortaya koymuşlardır. Bu, onların temel görevlerindendir.

Şöyle de düşünebiliriz; bu hedef için yalan söylemekte, asılsız haber yaymakta ve iftira etmektedirler. Tüm yaptıkları ile ulaşmaya çalıştıkları şey Müslümanları zayıflatmaktır. Bu gaye ile mescit dahi yapmışlardır.

Münafıklar Müslümanların Medine’de güçlenerek yayılmasından rahatsız oluyor ve bu gelişmeyi önleyemedikleri için hayıflanıyorlardı. Mescidi Nebevi’de müslümanların birlik ve beraberlik içerisinde bulunmalarından rahatsızlardı. Rasulullah (sav)’ın çağrısına ve davetine katılan müminlerin sayısının çoğalmasını hüzünle seyretmekten başka ellerinden bir şey gelmiyordu. Böylesi bir zamanda içlerinden Vedia bin Amir onları teselli edebilecek bir haber verdi. Vedia’ya cahiliye devrinde Hristiyan olan ve o sırada Suriye’de bulunan Ebu Amir er-Rahib’den bir mektup gelmişti. Ebû Amir münafıkların reisi Abdullah bin Übey bin Selûl’ün yakın akrabasıydı.

Müslümanlara karşı hilelerinden dolayı Rasulullah (sav)’ın “Ebu Amir el-Fasık” dediği bir kimse idi. Bu kişi Bedir Gazvesi’ne müşriklerle beraber katılmış, Uhud’da da müşriklerin safında yer almış, Medineli tanıdıklarını tahrik ederek onları yanına çekmek istemişse de başarılı olamamıştı. Daha sonraki savaşlarda Müslümanlara karşı olumsuz tavrını sürdürmüş, Mekke fethedildikten sonra Taif’e sığınmış, Huneyn (Hevâzin) Gazvesinden ve Taif Seferi’nin ardından burada duramayarak Suriye’ye gitmişti. Giderken de münafıklara işlerini görüşebilecekleri bir mescit yapmaları ve güçlerinin yettiği kadar silah ve mühimmat toplamaları için haber yollamış, kendisinin Bizans makamlarına gidip oradan asker getireceğini ve Muhammed’le ashabını Medine’den çıkaracağını bildirmişti.

Ebu Amir yazmış olduğu mektubunda Bizans valisiyle görüştüğünü, kendileri destek olurlarsa Bizanslıları Medine’yi kuşatmaya ikna edebileceğini söylüyordu. Münafıkların bu konuyu görüşebilmeleri için dikkat çekmeyecek bir mekâna ihtiyaçları vardı. Vedia bu mekânın nasıl yapılacağı konusunda bir öneride bulundu. Bir mescit inşa edip cemaate devam etmeyi kolaylaştırdıkları izlenimi uyandıracaklar, böylece hem Mescidi Nebevi ile Mescidi Kuba cemaati arasında bir tefrika çıkarmış olacaklar, hem de Ebu Amir ile gizlice görüşebilecekleri bir mekâna kavuşmuş olacaklardı. Vedia bin Amir’in teklifinin kabul edilmesinin ardından münafıklar süratle Kuba’da bir mescit yaptılar.

Münafıklar bu kadarı ile de yetinmeyip bu mescide meşruluk kazandırmak için Rasulullah (sav)’i de bu mescide davet etmişlerdi.

Rasulullah (sav), Medine dışında Zûevan denilen yerde Tebük Seferi’nin son hazırlıklarıyla meşgulken münafıklardan beş kişilik bir heyet gelip yağmurlu ve soğuk kış gecelerinde hasta ve özürlü olanların namaz kılması için bir mescit inşa ettiklerini ve kendilerine namaz kıldırarak burayı ibadete açmasını istediler.

Rasulullah (sav) sefere çıkmakta olduğunu, dönüşte orada namaz kıldırabileceğini söyledi. Sefer dönüşü ordusuyla birlikte Zûevan’da konakladığında bazı münafıklar gelerek Rasulullah (sav)’ı mescitlerine götürüp namaz kıldırmak istediler. Bu sırada mescit ve onu yapanların niyetleri hakkındaki ayetler nâzil oldu.

Münafıkların mescit inşa etmelerindeki niyetleri müminlere zarar vermek, hakkı inkâr etmek, müminlerin arasına nifak sokmak ve daha önce Allah ve resulüne karşı savaşmış Ebu Âmir er-Râhib’i beklemek idi. Bunları yapmalarına rağmen niyetlerinin iyilik olduğunu ifade ettiler. Hatta bununla yetinmeyip bir de yemin ettiler.

Nitekim Rasulullah (sav) Medine’ye ulaşınca ve bu ayetler nazil olunca Asım b. Adi el-Aclanî ile Malik bin Duhşüm es-Sâlimî’ye mescidi yıkmaları için emir verdi. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

“Bir de zararlı faaliyetlerde bulunmak, küfre yardım etmek, müminler arasına ayrılık sokmak için ve öteden beri Allah ve Rasulüne karşı savaşanlara üs olsun diye bir mescit yapanlar vardır. Bunlar, "Bizim iyilikten başka hiçbir kastımız yok" diye de mutlaka yemin ederler. Ama Allah şâhitlik eder ki bunlar mutlaka yalancıdırlar.”[3]

Müslümanları bölmek için yaptıkları girişimlerden birisi de Beni Mustalık gazvesinde meydana gelmiştir. Gazve dönüşü kuyu başında su çekmek için Ensar ve Muhacirlerden iki gencin birbirlerine girmesine ve bunun neticesinde olayların büyüyerek Ensar ve Muhacirin karşı karşıya gelmelerine sebep olmuşlardır. Neyse ki Rasulullah (sav)’ın müdahalesi ile Müslümanların çatışmaları önlenebilmiştir.

Sonuç olarak; Sadece sözler değil, tavırlar ve yapılan işler de Müslümanları bölebilir. Bugün münafıkların bu özelliğini öğrenmemizin biz Müslümanlara olumlu etki etmesi için Müslümanları birleştirecek şeylere hizmet etmemiz, Müslümanları bölecek şeylerden de uzak durmamız gerekmektedir.



 

 



[1] (33/ Ahzab 60)

[2] (4/ Nisa 83)

[3] (9/ Tevbe 107)