Rasulullah (sav) Mekke’de insanları tevhide davet etmeye başlayıp ta, insanlar birer ikişer Müslüman olmaya başladıklarında, o Müslümanların eğitilmesi için Rasulullah (sav) bir ev edindi. Bu ev Erkam bin Ebi’l Erkam’ın eviydi. Bu ev ve oradaki eğitim, toplumun, Müslümanların inşası için bir kilometre taşıydı. Belli bir dönem gelinceye kadar efendimiz insanları burada itikat, ahlâk ve hareket yönünden yetiştirdi. Daha sonrasında ise fonksiyonunu tamamlayan bu evden ashab, Mekke’nin sokaklarına inerek kendi öz mücadelelerini vermeye başladı. Yaklaşık olarak hicretin 6. yılına kadar bu ev aktif bir şekilde Müslümanlar tarafından kullanılmıştır. Artık davet kitleler halinde yapılmaya başlanınca ashab bu evden dışarıya çıktı. Rasulullah (sav) bu evde çekirdek kadronun eğitimi ile bizzat alâkadar olmuştu.

Müslümanların Darul Erkam ile ilgili çıkartmaları gereken çok önemli dersler bulunmaktadır. Bunlardan bazılarını şu şekilde sıralayalım;

1) Rasulullah (sav), bu evi İslam’ın ilk zamanlarında Müslümanlar henüz kuvvet kazanmamışken kullanmıştır. Bu evin bir fonksiyonu vardı. Ve fonksiyonunu tamamladıktan sonra ise Rasulullah (sav) ve ashabı tekrar bu eve dönmediler. Bu evin fonksiyonu dava adamlarını, İslam devletinin çekirdek kadrolarını inşa etmekti. Her bir fert burada eğitildikten sonra tabiri caizse Mekke’nin acımasız toplumunun önüne atılmaktaydı. Fonksiyonu bitmiş olmasına rağmen yıllar boyu kullanılmaya devam edilmemiştir.

Biz Müslümanlarında kadrolarını, bir hareketin bireylerini eğitmek için Dar’ul Erkamlara ihtiyacı vardır. Bireylerin itikadî, ahlâki, hareket anlamında eğitilmesi bununla mümkündür. Rasulullah’ın (sav) hayatına baktığımızda orada yetiştirdiği her bir fert ile İslami harekete ivme kazandırmayı başarmıştır. Oradan çıkan her bir fert davetçi, asker, diplomat, eğitimci olmuştur. O yıllarda ve onun devamındaki yıllarda eğitim elbette devam etmişti. Sonrasında ise bir cemaatin, hareketin ve devletin, ihtiyaç duyduğu fertler ortaya çıkmıştı.

Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir hususta fonksiyonları bittikten sonra hâla kullanılan darlara değil, fonksiyonunu bitirdikten sonra mezunlarını veren darlara ihtiyacımız vardır. Şöyle düşünelim bir tohum toprağa atıldıktan sonra belli bir süresi vardır. Bu süre dolduktan sonra dışarıya filizlenmeyecek olursa, toprağın altında ölecektir. Ya da bir anne karnındaki çocuk vakti geldiğinde doğmayacak olursa anne karnında ölecektir.

Bugün edindiğimiz evler, mescitler artık bizleri bir şeylere alıştırıp, İslami hareketin sadece oralardan ibaret olduğu hissini veriyorsa, filizlenemiyor, mezun olamıyorsak durup düşünmemiz gerekmektedir.

Bu darlar Rasulullah’ın (sav) darından mıdır?

2) Rasulullah’ın (sav) Erkam bin Ebi’l Erkam’ın evini seçme noktasındaki hassasiyetlerini de zikretmemiz gerekmektedir.

İslam’ın ilk yıllarında henüz müşrikler ile mücadele gücünü elde etmemişken, kâfirlerin çok fazla dikkatini çekmeyecek bir evi efendimiz tercih etmişti. Tercih ederken de aslında bir dizi tedbirler uygulamıştı.

Erkam bin Ebi’l Erkam, Mahzumoğullarındandı. Mahzumoğulları ise Rasulullah’ın (sav) kavmine karşı düşmanlığı olan bir kabile idi. Ve İslam’a en fazla düşmanlığı sergileyen ve içlerinden henüz Rasulullah’a (sav) iman eden kimsenin çıkmadığı bir kabileydi. Bununla birlikte evin sahibi Erkam (ra) henüz genç bir sahabi idi. Herhangi bir toplanma ya da organize olunacak olsa bunun efendimizin daha yakınında olan Ebubekir (ra), Osman (ra) gibi kimseler tarafından olacağı kanaati ağır basardı. Evin konumu ise birçok yoldan gelmeye elverişli bir yerdeydi. Yani farklı yollar kullanmak suretiyle eve ulaşılabilirdi. İşlek bir konumdaydı. Dar’un Nedve’ye de yakın bir yerdeydi. İnsanların aklına gelmeyecek bir yerdeydi.

Bu alınan tedbirlerden anladığımız kadarıyla daha ilk aşamasında Rasulullah (sav) kadrolaşma noktasında bir sıkıntı yaşamak istememişti. Burada gizlenen şey davet değildi, davetin mahiyeti de değildi. Burada gizlenmeye çalışılan şey İslami hareketin kök salması için ihtiyaç olan insan kaynağının güçlendirilmesi ve yetiştirilmesiydi.

Çünkü bir hareketin yetişmiş insan kaynakları var ise diğer kaynakları bir şekilde elde etmek mümkün olabilir. Ancak yetişmiş insan kaynağı olmayan bir hareket kesinlikle diğer sebepleri elde etse bile başarıya ulaşamaz. Eğer eğitimli insan kaynağınız, müntesibi olduğunuz davanın dava adamları mevcut ise tağutî düzenler üzerinize gelmek suretiyle elinizdeki mescidinizi, medresenizi ya da sahip olduklarınızı elinizden alsa dahi bunları tekrar elde etmek birkaç gün ya da birkaç haftadır.

Ancak insan kaynağınız yoksa ya da baskılar neticesi dağılmışsa, bu konuda -yani bu davanın düşmanlarının çokluğu noktasında- dava adamları eğitilmemişse mescitleriniz ya da medreseleriniz var olsa da başarı elde edilmeyecektir.

3) Sahabelerden gelen rivayetlere göz attığımızda, Dar’ul Erkam ile ilgili rivayetlere rastlayamıyoruz. “Biz orada iken şöyle yapardık, şu şekilde okurduk ya da namaz kılardık.” gibi hususları bulamıyoruz. Oradaki yapılan inşa ile ilgili elimizde çok az veri ve bilgi mevcut. Bu husus bizlere bu evdeki eğitimin gizliliğini ve sahabelerin bu konu hakkındaki hassasiyetlerini göstermektedir.

Bu konu ile alâkalı şu şekilde bir ders çıkarabiliriz; Müslümanlar da kendileri ile ilgili konularda gayet ağzı sıkı olmalıdır. Özellikle kendilerinin uyarılmasına ihtiyaç bırakmaksızın her konuda konuşmak, bildikleri meseleleri ulu orta konuşmamaları gerekmektedir. Ne yazık ki toplum olarak çok bildiğimizi sürekli hatırlatmak, hatırlatamıyorsak dahi ima etmek zorunda hissetmek gibi bir hastalığımız mevcuttur. Ulu orta konuşamadıklarımız en azından ima etmekle yetiniyoruz.

Ancak sahabe efendilerimizin hayatlarına baktığımızda meclislerin ve birbirlerinin emanetlerine karşı ne kadar hassas olduklarını görebiliyoruz.

Sâbit el-Bünâni’nin (ra) rivayet ettiğine göre Enes bin Malik (ra) O’na şunları söyledi;

Ben çocuklarla oynarken Rasulullah (sav) yanıma geldi; bize selam verdi ve beni bir işe gönderdi. Bu sebeple annemin yanına geç döndüm. Eve varınca annem: “ Niye geç kaldın?” diye sordu. “Rasulullah beni bir işe göndermişti; onun için geciktim.” dedim. Annem: “Neymiş o iş?” diye sorunca: “Bu bir sırdır.” dedim. Bunun üzerine Annem: “Rasulullah’ın sırrını kimseye söyleme.” dedi. Enes bu olayı anlattıktan sonra Sâbit el-Bünânî’ye şunları söyledi: “Şayet bu sırrı birine açacak olsaydım, vallahi sana söylerdim” Sâbit![1]

Bu ve benzeri olayların daha nicelerini bulmak mümkündür. Huzeyfe İbnül Yeman’ın ömrünün sonuna kadar münafıkların listesini saklaması, Ömer (ra) kızı Hafsa’yı Ebubekir’e (ra) nikâhlamak istediğinde, Rasulullah’ın (sav) niyetini bilen Ebubekir’in (ra) bir şey söylememesi, hiçbir şey belli etmemesi gibi olaylar örnek olarak zikredilebilir.

Müminler sırları muhafaza etme noktasında dikkatli olmalıdırlar. Sadece sırlar değil, sır olmayan bildikleri konuları konuşma noktasında da istekli olmamalıdırlar. Kişinin kendisi ilgilendirmeyen konuların arkasına düşmemesi Müslümanlığının kalitesindendir. Ama ne yazık ki özellikle teknolojinin yaygın olarak kullanıldığı günümüzde her şeyden hızlı haber alma, her şeyden haberdar olmak gibi rahatsızlıklarımız türedi. Her şeyden anında haberdar olmalıyız zannındayız. Haberdar olduğumuz bilgileri ise konuşmak istiyoruz.  Bilmemek, bir konu hakkında bilgi sahibi olmamak ayıp değildir. Bazen rastlıyoruz bir kardeş bir kardeşe bir konu hakkında duyum alıp almadığını sorunca “Bilmiyorum, duymadım.” diye bir cevap ile karşılaşınca “Nasıl haberin olmaz. Nasıl duymazsın.” diye bir geri reaksiyon ile karşılaşmaktadır. 

4) Rasulullah (sav), ashabına hicret emrini verdiğinde Erkam bin Ebi’l Erkam Medine’ye hicret etti. Bu olaydan ve hicretin tamamından anladığımız şey, Dar’ul Erkam’ın ne kadar önemli olmasına rağmen ashab tarafından herhangi bir şekilde kutsallaştırılmadığıdır.

İslam’da bir yerin, bir evin, bir mekânın kutsallaştırılması söz konusu değildir. Ancak Allah Teâla ve Rasulü (sav) bir mekâna, yere bir fazilet atfederse o takdirde o yer için fazilet söz konusudur. İnsanlar kendi iç dünyalarında bir şeye önem vermeleri, orayı önemsemelerinin neticesinde fazilet kazanmaz. Çünkü İslam’da önemli olan şey dinin, davanın bizzat kendisidir, onun yücelmesidir. O dinin ve davanın yüceltilmesi için kullanılan araç ve eşya geçicidir. Asıl baki olan dinin, tevhidin yüceliğidir.

Bundan dolayıdır ki Rasulullah (sav) beldesini dahi terk etmek zorunda kaldığında bundan geri durmamıştır.

Müslüman için evde, yurtta, vatanda şeriatın olduğu yerdir. İslam şeriatı yoksa onun için vatanda, yurtta yoktur. Bir toprak parçası, kara parçası İslam için korunmaya, savunulmaya layıktır.

Bu fikriyata sahip olan bir Müslüman kalbini farklı farklı dünyalıklar için bağlamaz. Bu şekilde düşünmeyecek olursa kalbini eve de, toprağa da, vatana da bağlayacaktır. Ve onlar ile dini arasında bir tercih yapmak zorunda kaldığında dinini seçme noktasında güçlük çekmesi muhtemeldir. Ancak bu tür şeylerin sevgisini kalbinden çıkarmış ise o zaman sadece Rabbinin ve O’nun dininin sevgisi kalbinde yer edecektir.

5) Öylesi çetin bir zamanda Erkam bin Ebi’l Erkam’ın ve eşinin evini fedakârca Müslümanlara açması O’nun ve eşinin gerçek mahiyette bir dava adamı olduğunun işaretidir. Bu ayki sayımızda izah etmeye çalıştığımız kara gün adamları isimli yazımızda da vurgulamaya çalıştığımız gibi.

Bu dava ciddi anlamda fedakârlık isteyen yüce bir davadır. Müslüman ise bunun farkında olan kişidir. Kendisinden fedakârlık istendiği anda evini, arabasını, sahip olduklarını Allah için feda eden, onlardan vazgeçen olmalıdır. Çünkü sahip olduğu her şey bir şey için vardır. Allah’ın rızasını, cennetini kazanmak içindir. Kişinin canı dahi O’nun rızasına kavuşmak için bir vesiledir. İnsan zaten sahip olduklarının asıl sahibi olan değildir. Sahip olduğu mallar, canlar, vakitler, sıhhat kendisinin değildir. Bunların asıl sahibi Allah Teâlâ’dır. İnsan ise kendisine verilen şeylerin emanetçisidir. Rabbimiz insanlara hem sermaye verip, hem de ticareti gösterendir. İnsan kendisine emanet verilen sermaye ile kârlı bir ticareti kovalamak zorundadır. Kendisine verilen ev Allah’ındır, araba Allah’ın, vakit Allah’ın, sıhhat Allah’ın, can, evlat Allah’ın. İnsanoğlu ise kendisinden Allah’ın dini için bir şey istendiğinde cimri kesilir. Hâlbuki sahip bile değildir, emanetçidir. Erkam bin Eb’il Erkam işte en şiddetli günlerde bir fedakârlık örneği göstererek, her şeyi göze alarak evini peygamber yoluna feda etmiştir.

Bu bağlamda kadınların da İslami hareketteki önemini de anlamış oluyoruz. Çünkü Erkam (ra), kendisi gibi bir dava kadını ile desteklenmiştir. Bir erkek fedakâr bir kadın ile desteklenmezse salih amelinde muvaffak olamaz. Zikrettiğimiz bu olayda eşinin de kendisi gibi fedakârlık ettiğini görmekteyiz. İslamî harekette kadınların da kendilerinden fedakârlık istendiğinde geri durmamaları gerekmektedir. Kadınlara bu anlamda düşecek işler sınırlı, ancak önemlidir. Dini ve davası için çalışan kocasına destek olmak, gerektiğinde gece gündüz demeksizin evini açmak, çocuklarını yetiştirmek, eşine itaat etmek, yapması gereken fedakârlıklardandır.
 


[1] (Müslim)