Peygamberliğin dördüncü senesinde Mekkeli müşriklerin Müslümanlar üzerine yaptıkları baskı ve işkenceler artınca Rasulullah (sav), ashabına başka bir beldeye hicret etmeleri noktasında izin verdi. Ashabını Habeşistan topraklarına yolladı. Oraya gönderirken de orada bir melikin bulunduğundan ve onun yanında hiç kimseye zulmedilmediğinden bahsetti.
Bunun üzerine ilk olarak 12 erkek ve 5 kadın bir gece Mekke’den çıkmak suretiyle sahile doğru yol aldılar. Şuaybe limanına gelince bir gemiye binerek Habeşistan’a hicret ettiler. Arkalarından onları alıkoymak isteyen müşrikler gelmiş olsa da Allah’ın yardımıyla yakalanmadan Habeşistan’a hicretlerini gerçekleştirdiler.
Bunun akabinde ise Habeşistan’daki Müslümanlar, Mekkeli müşriklerin Rasulullah’a (sav) iman ettiğine dair hatalı bir duyum aldılar. Bu habere dayanarak Mekke’ye döndüler. Bazıları Mekke’ye girdi, bazıları ise Mekke’ye girmeden beklediler. Bu haberin doğru olmadığını anlayınca Mekke’ye girmemiş olan Müslümanlar gerisin geriye Habeşistan’a döndüler. Bunun üzerine ise Mekke’de müşriklerin işkence ve eziyetleri katlanarak devam etti.
Bu eziyet ve işkencelerin artması üzerine Rasulullah (sav), ikinci ve daha büyük bir kafileyi Habeşistan’a yolladı. Bu kafiledeki kişilerin sayısı ise, 83 erkek 18 kadındı. Bu ikinci hicret gerçekleştikten sonra Kureyş, Habeşistan kralı Necaşi’ye bir heyet göndererek Müslümanların kendilerine iadelerini talep ettiler. Bu heyetin iki üyesi Amr İbni As ve Abdullah İbni Ebi Rebia idi. Necaşi ise bu taleplerini çevirerek Müslümanların özgürce yaşamalarına müsaade etti. Bu iade talebinin akabinde tekrar Necaşi’nin huzuruna çıkarak Kureyş heyeti, Amr İbni As’ın bir fikri olarak, İsa (as) hakkındaki görüşlerinin Müslümanlardan sorulmasını talep ettiler. Buna da Müslümanların Habeşistan’daki yönetici ve sözcüleri olan Cafer bin Tayyar güzel bir şekilde cevap vererek, Meryem suresinin baş taraflarını okuyunca müşrikler için herhangi bir yol kalmadı ve geri döndüler. Habeşistan’a yapılan bu ikinci hicret peygamberliğin beşinci senesinde meydana gelmişti.
Necaşi’nin huzuruna çıkan Kureyş heyeti, kendisiyle görüşmezden önce Habeşistan’ın din adamları ile görüşerek birtakım hediyeler takdim ettiler ve dertlerini anlattılar. Tarafları herhangi bir dinleme olmaksızın kendilerine Müslümanların iadesini istiyorlardı. Ancak Necaşi’nin huzuruna çıkınca Necaşi, Müslümanları dinlemek için çağırttı. Bu Kureyşlilerin arzu etmediği bir şeydi. Onları dinleyince, Kureyşlilerin iddia ettiği “Bizim birtakım sefihlerimiz dinimizden çıktılar, sizin dininize de girmediler ve tefrika çıkarıyorlar.” iddiası Necaşi’nin katında asılsız bir iddia olarak yerini aldı. Bunun üzerine Kureyş heyeti eli boş olarak Mekke’ye döndü.
Habeşistan’a hicret eden Müslümanları, Rasulullah (sav) Hayber’in fethinde, hicretin yedinci senesi Medine’ye çağırmıştı. Bu tarihte Müslümanlar tamamen Medine’ye döndüler.
Bu iki hicret olayından bizlere düşenleri şu şekilde sıralayabiliriz;
1) Rasulullah (sav), eziyet ve işkencelerden ötürü hicrete izin vermiştir. Ancak bakıldığında hicret edenlerin içerisinde güçlü ailelere mensup kimselerde göze çarpmaktadır. Bu da asıl gayenin başka bir yurt çabası olduğunun bizlere bir işaretidir. İlk hicret edenlerin içerisinde Osman bin Affan, Ebu Huzeyfe gibi isimler bulunmaktadır. Bu isimler kabileleri olan ve kendileri için himaye eden kimseleri bulabilecek kişilerdir. Ancak bu sahabeler de hicrete iştirak etmişlerdir.
Bu hicretlerden çıkacak olan açık derslerden birisi kişi, bulunduğu beldede dinini yaşayamıyor, dinini izhar edemiyor ve türlü türlü eziyetlere, işkencelere maruz kalıyorsa bir başka beldeye hicret etmesinin caizliğidir.
Ancak hicret eden kimselerin güçlü kimseler olduğundan da yola çıkarak daha geniş perspektif ile bakacak olursak Rasulullah’ın (sav) bir başka yurt arayışında olduğunu da söyleyebiliriz.
Günümüzde de çeşitli beldelerdeki müminler tevhid ile tanıştıktan sonra bulundukları beldelerde kalmak suretiyle Müslümanların her yerde ve her bölgede olmalarını sağlamalıdırlar. Daha yayılmacı bir siyaset izlemek suretiyle tevhidin sancağını her yerde kaldırmak, tevhid nidasını her yere duyurmak gerekmektedir. Ancak ne yazık ki bu söylediğimizin zıddına, genelde Müslümanlar tevhidi öğrendikten sonra bulundukları beldede eğer sayıları az ise Müslümanların çok olduğu şehirlere yerleşmek arzusunda olmaktadırlar.
Bu şekilde hareket etmeksizin Müslümanların bulundukları şehirlerde yoğunluğu artırmak avantajları ile birlikte, göz ardı edilemeyecek kadar dezavantajı da beraberinde getirecektir. En önemlisi ise yukarıda bahsi geçen mesele göz ardı edilecektir. Bununla birlikte başka eksileri de olacaktır. En başlıca eksileri ise müminler bulundukları şehirlerde kendi öz mücadelelerini veremeyeceklerdir. Öz mücadelesini vermeyen müminler kalabalıklara, sayılara meyledecek, Allah ile olan bağları kuvvetlenmeyecektir. Kendi ayakları üzerinde duramayan müminler var olan sayıyı artırmakla beraber kaliteli fertler olamayacaklardır. Kaliteli az bireyler, fazla kalitesiz kalabalıklardan daha iyidir. İlk nesle baktığımızda sahabelerin farklı farklı imtihanlar ile denendiğini görmekteyiz. Ve her bir birey kendi öz mücadelesini verdiğinde, kendi sahip olduklarından feragat ederek fedakârlık gösterdiğinde, fedakârlık ettiği her şeyin ve herkesin sevgisinin kalbinden boşaldığını anlarız. Eşten, çoluktan, çocuktan, maldan, makam ve mevkiden kalbini boşaltan bir kimse kalbine sadece Allah’ın sevgisini koyacak ve sadece O’na dayanıp, güvenecektir. Ancak denenmeyen ve imtihan edilmeyen müminin kalbi, dünyalık sevgiler ile dopdolu olacaktır. Allah’ın, dininin ve davasının sevgisi ise kişinin kalbinde az yer bulacak veya hiç yer bulamayacaktır. Kişi mal ile imtihan olur da Allah’ın dinini ve davasını tercih ederse mal sevgisi kalbinde azalacaktır, eşi ile imtihan olduğunda, çocuğu ile denendiğinde ise Allah’ın yolunu tercih ettiğinde onların sevgisi de azalacaktır. İşte her bir denenme onu Allah adamı, dava adamı yapacaktır.
Bu dinin özünde sürekli ve daima bir mücadele vardır. Bu mücadele ise Müslümanları pekiştirir, diri tutar. Mücadele zeminlerinden kaçmak, bu zeminleri terk etmek ise Müslümanların daha rahat dinlerini yaşamalarına belki neden olabilir. Ancak bu rahatlık, ataleti ve yerleşilen beldedeki diğer problemli fertler ile aynîleşmeyi getirecektir.
Müslümanların yapmaları gereken, sayıları az da olsa bulundukları şehirlerde büyüklüğüne, küçüklüğüne bakmaksızın bir çalışma ortaya koymak olmalıdır. Bu onların vazifesi ve o şehirdeki davet için en uygun olan yoldur. Konyalı bir Müslüman, Hakkâri’de ya da Karaman’lı bir muvahhid, Ordu’da davetinde kolay kolay başarılı olamaz. Çünkü herkesin bulunduğu şehre göre o şehrin bir kültürel altyapısı, dengesi ve buna benzer dinamikleri vardır. Kim nerede yaşar, hangi mahallenin halkı nasıldır, hangi ilçelerde hangi görüşe ya da hangi fikre bir yönelim vardır. Bu ve benzeri soruların cevabını o beldenin ensarı olan müminler bilirler. Bu soruların cevabını bilmeyen bir davetçi, etrafını tanımayan ve yabancılık çeken birisi elbette davetinde başarılı olmakta güçlü çekecektir. O şehre müntesip kişinin başka şehre göç etmesi halinde ise o kimse göç ettiği şehirde davet yapma imkânına sahip olamayacaktır.
Bununla birlikte müminlerin her yerde, her şehirde olmaları bir yer ile alâkalı çözülemez bir problem hâlinde bir başka şehrin kendileri için imkân sağlamasına sebep olur. Bu da müminler için bir başka nimettir.
Habeşistan’a Müslümanların hicretinden sonra Rasulullah’a (sav) Müslüman olmak için gelen Hrıstiyanlar olmuştur. Mekke’ye seyahatlerinden sonra ise Müslüman olarak geri dönmüşlerdir. Bu da Habeşistan’a giden kafilenin tevhid davetini duyurma noktasındaki etkisini ortaya koymaktadır ki bu da vurgulamaya çalıştığımız konu ile bağlantılıdır.
2) Yine bu siyer kıssasında, Müslümanların dünyaları için dinlerinden vazgeçmediklerini anlamaktayız. Necaşi Müslümanların sözcüsünü çağırdığında, Cafer bin Tayyar müminler neye inanıyorsa onu anlatmış, ifade etmiştir. Kendilerinin bulundukları yurttan çıkarılmaları pahasına Rasulullah’ın (sav) kendilerine emrettikleri şeyleri açıkça söylemiştir. Amr bin As, onları tuzağa çekmek için Necaşi’ye İsa (as) hakkındaki görüşlerini sormalarını istediğinde dahi, onlar bir başka şey ile cevap vermemiş, Kur’an’da geçtiği haliyle cevap vermekle yetinmiştir.
Bu da dünyalarının ya da rahatlarının ikinci planda olduğunu göstermektedir. Müminler dinleri için yaşar, dinleri için çalışır ve dinleri için ölürler. Bir toprak parçası için, bir vatan için ya da geçici başka metalar için yaşamazlar. Zaten Mekke’den Habeşistan’a hicret etmeleri, Rasulullah’ın (sav) ise vakti geldiğinde Mekke’den, Medine’ye hicret etmesi İslam’da vatanın ya da toprak parçasının değerinin İslam ile değer kazanacağını göstermektedir. Bir toprak parçası İslam varsa Müslüman’a vatandır, İslam yok ise değersiz bir toprak parçasıdır.
“Şüphesiz Allah, mü'minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır.” [1]
3) Kureyşliler’in Müslümanların hemen arkalarından ilk hicret girişiminde adam göndermeleri ya da ikinci hicret girişiminde elçi yollamaları, hiçbir yerde bir tevhidî söyleme fırsat vermemeleri noktasındaki azimlerindendir. En ufak bir söylem ya da nidaya dahi tahammülleri yoktur.
Bugün içinde durum farksız değildir. Kendi ilahları ve sistemleri için ellerinden geleni yapma, müminlere hayat hakkı tanımama noktasında azimlidirler. Tevhid ehlini malları ile özgürlükleriyle ve farklı farklı hususlarda imtihan etmektedirler.
“İçlerinden ileri gelenler, "Gidin, ilâhlarınıza tapmaya devam edin. İşte bu istenen şeydir.” (Sad 6)
Az dahi olsa tevhid içerikli bir şeyler duysa azgınlaşmış tağutlar, o gerçeği yaftalamakta, ehlini hapisler ile tehdit etmekte, tehdit ettiğini yerine getirmektedir. Hatta bazen çok daha ileri giderek hayatlarına dahi son vermeye çalışmaktadırlar.
4) Rasulullah (sav) Necaşi’den ashabına bahsederken, “O’nun yanında hiç kimse zulme uğramaz.” demişti. İşte toprağında yaşayan insanların zulme uğramamasının sebeplerinden birisi de doğru karar vermek için olaylara karşı takındığı tavırdır. Necaşi kendisinden Müslümanlar talep edildiğinde de belki de zulme engel olan bir haslet ile olay karşısında tavır almıştır. O da ihtilaf halinde olan iki gruptan her ikisinin de kendilerinden olayı dinlemesidir. Güce olan zaaf ile ya da yanlış yönlendirmeler ile hareket etmemiştir. Kureyşliler kendisinden Müslümanları talep ettiklerindeki iddiaların aslının olup olmadığına bakmıştır. Bu husus bir fıkhu’s siyre maddesi olmaktan daha ziyade tarihten alınabilecek bir ders olarak zikredilebilir. Nitekim Rasulullah’ın (sav) yapmış olduğu bir amel veya bizzat kendisinin yönlendirmiş olduğu bir husus değildir.
[1] (9/Tevbe 111)