Hamd, Âlemlerin rabbi olan Allah (celle celaluhu)’a aittir. Salât ve selam, kendisine itaat etmek ve yolundan gitmekle emrolunduğumuz âlemlere rahmet olarak gönderilen Allah (celle celaluhu)’ın resulü Muhammed Mustafa’nın üzerine olsun.
“(Bedeviler) ‘İman ettik’ dediler. De ki: Siz iman etmediniz, fakat İslam olduk deyin. İman henüz kalplerinize girmemiştir. Eğer Allah'a ve Rasûlüne itaat ederseniz, amellerinizden herhangi bir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah mağfiret edicidir, çok esirgeyicidir.” (Hucurat, 14)
Ayet-i kerime, Esed b. Huzeyme oğullarından bedevi olan Araplar hakkında inmiştir. Bunlar Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in huzuruna bir kıtlık yılında gelmiş ve zahiren şehadet kelimesini dile getirmişlerdi. Ancak içten içe mümin değillerdi. Medine yollarını pisliklerle berbat etmiş, fiyatların yükselmesine sebep olmuşlardı. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e: “Biz sana yüklerimizle, ailelerimizle birlikte geldik. Biz, Filan oğullarının çarpıştığı gibi seninle savaşmadık. Bunun için bize zekâttan bir şeyler ver” demeye ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e minnet etmeye başlamışlardı.
es-Süddî (rahimehullah) dedi ki: Bu ayet-i kerime el-Fetih Suresinde sözü edilen bedevi araplar hakkında inmiştir. Bunlar Muzeyne, Cuheyne, Eşlem, Gıfar, Dîl ve Eşcalılara mensub bedevi Araplardır. Malları ve canları güvenlik altında olsun diye ‘İman ettik’ demişlerdi. Medine'ye gelmeleri istenince geri durdular. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu.
Katâde (rahimehullah)’dan gelen rivayette o şöyle demiştir: “Allah'a yemin olsun ki bu ayet bütün bedeviler hakkında değildir. Onlardan Allah'a ve âhiret gününe iman etmiş olanlar da vardır. Bu ayet bedevî kabilelerinden müslüman oldukları için Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e minnette bulunan ve ‘Bizler müslüman olduk ve filân filân oğulları gibi seninle savaşmadık’ diyen bir kabile hakkında nazil oldu.
İbn Kesir (rahimehullah) şöyle der: Bu ayette anlatılan bedevîler münafık değildi. Onlar kalplerine iman iyice yerleşmemiş müslümanlardı. Ulaştıkları makamdan daha üstün bir makam iddiasında bulundular. Dolayısıyla bu hususta onlara bir edep öğretildi. Eğer münafık olsalardı şiddetle kınanır ve rezil edilirlerdi. Sadık bir samimiyet, tam bir iman ve peygamberin başına kakmama suretiyle Allah'a ve resulüne itaat ederseniz, Allah size mükâfatınızdan hiçbir şeyi eksik vermez. Kuşkusuz Allah, mağfireti büyük ve rahmeti bol olandır.
“(Bedeviler) ‘İman ettik’ dediler. De ki: Siz iman etmediniz, fakat İslam olduk deyin.”
İman ile İslam Arasındaki Fark Nedir?
Meşhur Cibril hadisinde de geçtiği üzere Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) İslam’ı ‘Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın resulü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirebilirsen Kâbe’yi ziyaret (hac) etmendir’ diye, İmanı ise “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe ve kadere, hayrına ve şerrine iman etmendir” diye tanımlamıştır.
Şayet iki sözcükten biri tek başına kullanılırsa İslam dininin tümünü kapsar. Bu durumda İslam ile İman arasında fark olmaz. Ancak bu iki sözcük bir arada zikredilirse iman ile gizli ameller amaçlanır; Allah'a iman, Allah'ı sevmek, ondan korkmak ve ihlâslı olmak gibi kalbi ameller… İslam ise: İmanla ile birlikte veya iman olmadan da açıktan görünen ameller anlamına gelir.
Şayet İman tek başına zikredilirse İslam’ın salih amelleri de imanın kapsamına girer. Zira imanın şubeleri hadisinde şöyle geçmektedir: "İman yetmiş küsur şubedir. En üstünü ve yükseği Lailaheillallah'tır. En düşüğü ise yoldan eziyet ve zarar veren bir şeyi kaldırmaktır."
Hem Selef-i Sâlihîn hem onlardan sonra gelenler, bütün Ehli Sünnet, imanın üç rükünden meydana geldiği hususunda görüş birliği etmişlerdir: Kalp ile tasdik, dil ile söz, uzuvlarla amel… Kulun imanı ancak bu rükünlerin kendisinde toplanmasıyla sahih olur. Onlar bu hususta farklı ibareler kullanmışlardır.
Bazıları “İman söz ve ameldir” demiştir. Bazıları “İman; söz, amel ve niyettir” demiştir. Bazıları da “İman; söz, amel, niyet ve Sünnet’e uygunluktur” demiştir. Bunların hepsi de doğrudur ve içerdikleri mana birdir.
İman’ın, İslamın anlamından daha üstün bir anlama sahip olduğu ortaya çıkmaktadır. Sonuç olarak her Mümin, Müslüman’dır ama her Müslüman Mümin değildir.
“İman henüz kalplerinize girmemiştir.”
Allah Teâlâ onların “İman ettik” sözünü söylerken kalplerinde olanın gerçek yüzünü ortaya çıkarmakta ve onların İslam’a, teslim olma anlamında girdiklerini fakat kalplerinin henüz iman mertebesine erişemediğini bildirmekte ve bununla, imanın aslının onların kalplerine yerleşmediğini ve ruhlarının bu gerçeği sindiremediğini ifade etmektedir:
Peki, İmanın kalbe yerleşmesi için ne yapılmalıdır?
“Eğer Allah'a ve Rasûlüne itaat ederseniz, amellerinizden herhangi bir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah mağfiret edicidir, çok esirgeyicidir.”
Yani eğer Allah ve Rasulüne tam olarak iman eder, sahih bir şekilde onları tasdik eder ve ihlâsla amel ederseniz, yaptığınız amellerinizin mükâfatından hiçbir şey eksiltmez. O halde ihlâssız yaparak amellerinizi zayi etmeyin. Allah Tealâ kendisine yönelip tevbe eden ve ihlâsla amel eden kimselerin günahlarını örter ve onları affeder. Onlara merhamet eder ve tevbe ettikten sonra onlara azap etmez. Bu ayetle daha önce işlenen günahlardan tevbe etmeye müminler teşvik edilmiş ve sonradan iman etmiş olanların gönülleri teselli edilmiştir.
Allah (azze ve celle)’nin lütfu, onların yaptıkları her iyi amele, kendilerinden hiçbir kısıntı yapılmayarak karşılığının verilmesini gerektirmiştir. Kalbe nüfuz etmemiş böyle zahiri bir islam dahi onların yaptıkları iyi amellerin kendi lehlerine kaydedilmesine yeterlidir. Dolayısı ile onların iyi amelleri kâfirlerin amelleri gibi boşa gitmez. Ve onlar itaat ve teslimiyet içinde oldukları müddetçe amellerinin karşılığından hiçbir şey eksiltilmez.
Allah (azze ve celle) bağışlama ve rahmeti daha çok sever. Kul, hak yoluna ilk adımını atar atmaz, onu kabul eder, kulun kalbi imanın aslını, özünü hissedene kadar onun itaat ve teslimiyetinden hoşnut olur. Çünkü Allah çok mağfiret edicidir, çok esirgeyicidir.”
Velhamdulillahi Rabbil alemin.