Bu ayki yazımda Orta Doğu’nun küçük ancak çilesi hiç bitmeyen bir devletinden bahsedeceğim. Dini ve mezhepsel kavgaların merkezinde tarih boyunca hem işgallerden hem de iç savaştan rahat bir nefes almamış olan Lübnan; Kuzey ve doğusunda Suriye, güneyde İsrail, batısında ise Akdeniz ile çevrili, Akdeniz havzası ile Arap dünyasının kesişiminde yer alması nedeniyle zengin bir tarihe sahiptir. İbrânîce Lebānon, Süryânîce Lebnān, Arapça Lübnân, Grekçe Libanos, Latince Libanus ve günümüz bazı Batı dillerinde Lebanon şeklinde kullanılan Lübnan kelimesinin Sâmî dillerde “beyaz” anlamında lbn kökünden geldiği, karla kaplı dağların beyaz görüntüsünden dolayı bölgeye bu adın verildiği kaydedilmektedir.
Tarihi milâttan önce 3000 yıllarına kadar götürülebilen Lübnan; Fenikeliler, Asurlular, Bâbilliler, Persler ve Makedonya Krallığı gibi birçok kavim ve devletin ardından Roma İmparatorluğu’nun, daha sonra da Bizans’ın hâkimiyeti altına girmiştir. Hem Akdeniz ticaretinin hem Suriye üzerinden bütün Asya ticaretinin yönlendirildiği Lübnan toprakları Roma ve Bizans İmparatorluğu’nun da en hareketli bölgeleri arasında yer almış, Avrasya ticaretinin önemli temas noktalarından birini oluşturan sahil şehirleri İslâm döneminde de aynı işlevini sürdürmüştür.
Perslerden Romalılara uzanan uzun imparatorluklar silsilesi, Lübnan’ı hiçbir zaman merkeze yerleştirmemiş ama her zaman vazgeçilmez kılmıştır. Roma döneminde Baalbek’te yükselen tapınaklar, bölgenin ne denli stratejik ve zengin olduğunu gösterir. Bu yüzyıllar boyunca Lübnan, farklı inançların yan yana yaşadığı bir alan hâline gelmişti. Hıristiyanlığın erken dönem toplulukları, özellikle dağlık bölgelerde kök saldı. Bu durum, ileride ülkenin kimliğini belirleyecek mezhepsel çeşitliliğin temelini oluşturdu.
Bizans İmparatoru Herakleios’un yenilgiye uğratılmasıyla sonuçlanan Yermük Savaşından (636) sonra İslâm orduları günümüz Suriye, Lübnan, Ürdün ve Filistin topraklarına hâkim oldular. Bölge Müslümanlar için ticarî, Hıristiyanlar için dinî açıdan önemli idi. Mekkelilerin ticaret kervanlarını Suriye’ye bağlayan yol Lübnan topraklarından geçiyordu. Bölge, Ömer (radıyallahu anh) döneminde (635) yılından itibaren sürdürülen fetihler neticesinde Ebû Ubeyde b. Cerrâh’ın başkumandanlığında Yezîd b. Ebû Süfyân ve kardeşi Muâviye’nin (radıyallahu anhum) kumandasındaki ordular tarafından İslâm topraklarına katıldı.
Emeviler ve Abbasiler döneminde Lübnan, merkezden uzak ama ticari açıdan canlı bir alan olarak kaldı. Maruniler, Dürziler ve diğer dini topluluklar, Lübnan Dağlarında görece özerk bir yaşam sürmeye başladı. 11. yüzyıldan itibaren Haçlı Seferleri, Lübnan kıyılarını yeniden dünya siyasetinin merkezine taşıdı. Sur ve Sayda gibi şehirler defalarca el değiştirdi. Ancak 13. yüzyılda Memlükler, Haçlı varlığını tamamen sona erdirdi. 1516’da Osmanlı topraklarına katılan Lübnan, doğrudan yönetilen bir eyalet olmadı. Osmanlılar, bölgede yerel emirler ve dini elitler üzerinden bir denge siyaseti yürüttü. Bu durum, mezhepler arası güç paylaşımını kurumsallaştırdı.
19.yüzyılda artan Maruni–Dürzi çatışmaları, 1860’ta büyük katliamlarla sonuçlandı. Bunun ardından kurulan Cebel-i Lübnan Mutasarrıflığı, modern Lübnan devletinin ilk idari provası sayılır. Bu dönem, Lübnan’ın yerel yapılarının güçlendiği; merkezi otoritelerin ise sınırlı kaldığı bir süreci beraberinde getirdi. Bu coğrafi ayrışma, ilerleyen yüzyıllarda Lübnan’ın hem kültürel zenginliği hem de siyasal kırılganlığı olacaktı.
I. Dünya Savaşı sonrası Osmanlı’nın çekilmesiyle Lübnan, Fransız Mandası altına girdi. 1920’de ilan edilen Büyük Lübnan, bugünkü sınırların temelini attı. Fransa’nın etkisiyle Batı tarzı eğitim, hukuk ve kültür yaygınlaştı; ancak mezhepsel temelli siyaset daha da derinleşti.
General Gouraud, 1920'de Büyük Lübnan'ın doğuşunu ilan ederken, amacı Maruni toplumunun bir Suriye Müslüman devleti içine katılmamasını garantiye almaktı. Büyük Lübnan, Marunilere en büyük dini toplumu oluşturacakları ayrı bir siyasal birim sağlamak üzere kuruldu. Ancak Maruniler nüfusun çoğunluğunu oluşturmuyorlardı. Fransızlar yeni devlete hakim nüfusu Müslüman olan yeni bölgeler ekleyerek, Maruni nüfusunu yüzde 30'a indirmişlerdi. Dolayısıyla Maruniler, yeni devletin sınırları içinde siyasal hakimiyetlerini sürdürmek için Fransız desteğine ihtiyaç duyacaklardı. Bu durum iktidar mücadelesinin dini bağlılıklar temelinde yapılacağı kolay patlayacak bir siyasal kargaşanın varlığını da garanti etmiş oluyordu. Maruniler Lübnan'ı kendi özel Hıristiyan anavatanları olarak görüyorlar, siyasal ve ekonomik üstünlüğün kendilerinin hakkı olduğunu düşünüyorlardı. Fransız patronlarının yardımıyla devleti, Fransız-Akdeniz kültürel eğilimli bir Hıristiyan bölgesi olarak geliştirmeyi umut ediyorlardı. Lübnan'ın yüzü batıya, Avrupa'ya, arkası da Arap dünyasına dönük olacaktı. Ancak kendilerinin isteğiyle değil de Fransız kararıyla Lübnan'ın bir parçası olan Sünni Müslümanlar başka beklentiler içindeydiler. Onlar kültürel kimlikleri için daha geniş Arap dünyasına bakıyorlar ve Suriye'yle birleşmek istiyorlardı.
1940’ta Fransa’nın Nazi Almanyası karşısında yenilmesi ve Mareşal Pétain liderliğinde işbirlikçi Vichy rejiminin kurulması, Fransa’nın denizaşırı topraklarında derin bir sarsıntı meydana getirdi. Suriye ve Lübnan’da yönetim, Pétain’e sadık Fransız yetkililerin eline geçince iki Levant devleti fiilen Mihver etkisine açık hâle geldi. Böylece bölge, Vichy Fransası, İngiltere ve General Charles de Gaulle’ün liderliğindeki Özgür Fransa hareketi arasında karmaşık bir diplomatik ve askerî mücadelenin merkezine dönüştü.
Bu güç mücadelesi sürerken bedeli yerel halk ödüyordu. İngilizlerin Doğu Akdeniz’i abluka altına alması, gıda kıtlığına ve ekonomik çöküşe yol açtı; anayasaların askıya alınması ise siyasal hayatı felce uğrattı. 1941 baharında Suriye şehirlerinde başlayan açlık yürüyüşleri, kısa sürede Lübnan kıyı kentlerine yayıldı ve ekonomik sıkıntılar siyasal taleplerle birleşti.
Rommel’in Kuzey Afrika’daki ilerleyişi ve Irak’taki Raşid Ali isyanı, Levant’taki Vichy kuvvetlerini İngiltere açısından ciddi bir tehdit hâline getirdi. Bunun üzerine İngiltere, 1941 yazında Özgür Fransa ile birlikte Suriye ve Lübnan’ı işgal etti. Temmuz ayı sonunda Vichy güçleri yenildi ve yönetim Özgür Fransa’ya geçti.
İşgal öncesinde İngiltere ile de Gaulle arasında yapılan anlaşmada, Suriye ve Lübnan’a derhal ve koşulsuz bağımsızlık verilmesi kararlaştırılmıştı. Bu vaat, Beyrut ve Şam’da büyük umut meydana getirdi. Ancak kısa sürede bu umut yerini yeni bir hayal kırıklığına bıraktı. De Gaulle, Fransa’nın imparatorluk prestijinden vazgeçmek istemiyor; aynı zamanda İngiltere’nin Ortadoğu’daki niyetlerine güvenmiyordu. Bu nedenle Özgür Fransa yönetimi de manda düzenini fiilen sürdürdü.
Artan halk tepkisi ve İngiliz baskısı, Fransızları geri adım atmaya zorladı. 1943’te her iki ülkede anayasal düzen yeniden yürürlüğe kondu ve seçimler yapıldı. Sonuçlar, açık biçimde Fransız karşıtı ve bağımsızlık yanlısı güçlerin zaferiydi.
Lübnan’da Maruni lider Bişara el-Huri cumhurbaşkanı seçildi; başbakanlığa ise Sünni Müslüman müttefiki Riyad el-Sulh getirildi. İki lider, ülkenin temel sorunu olan mezhep meselesine bir uzlaşma getirdi. 1943 Milli Paktı, Lübnan’ı ayrı ve egemen bir devlet olarak tanırken aynı zamanda onun Arap dünyasının parçası olduğunu ilan etti. Böylece Hristiyanlar, Lübnan’ın Arap kimliğini; Müslümanlar ise birleşik bir Arap devleti fikrinden vazgeçmeyi kabul ettiler.
Bu uzlaşma, Lübnan siyasal sistemini belirleyen mezhepsel temsil formülünü de kurumsallaştırdı. Temsilciler Meclisi ve kabine dağılımı, 1932 nüfus sayımına dayandırıldı; Hıristiyanlara Müslümanlardan altıya beş oranında daha fazla temsil hakkı tanındı. Nüfusun yaklaşık yüzde 20’sini oluşturan Şiiler ise bu sistemde en baştan sınırlı temsil edilen kesim oldu. Bu yapı, 1975 iç savaşına kadar Lübnan siyasetinin temel çerçevesini oluşturdu.
1975’te başlayan Lübnan İç Savaşı, yalnızca bir iktidar mücadelesi değil; kimlik, mezhep ve dış müdahaleler savaşıydı. Filistin meselesi, İsrail ve Suriye’nin müdahaleleri, ülkeyi bir vekâlet savaşına çevirdi. On beş yıl süren çatışmalar, Beyrut’u ikiye böldü, toplumsal hafızada silinmesi zor izler bıraktı. 1990’da Taif Anlaşması’yla silahlar sustu; ancak sorunlar çözülmedi.
Savaş sonrası dönemde Lübnan yeniden inşa edildi ama siyasal sistem değişmedi. Mezhepsel paylaşım, yolsuzluk, ekonomik bağımlılık ve dış müdahaleler ülkeyi kırılgan kıldı. 2019’daki ekonomik çöküş ve 2020 Beyrut Limanı patlaması, devletin ne kadar zayıf olduğunu gözler önüne serdi.
Özetle, Lübnan’ın çağdaş siyasal ve toplumsal krizleri, kısa vadeli gelişmelerden ziyade, tarihsel olarak kurumsallaşmış mezhepsel güç paylaşımı, dış müdahalelere açık devlet yapısı ve manda döneminden devralınan kırılgan egemenlik anlayışının bir sonucu olarak değerlendirilebilir.