Allah’a hamd, Rasulüne salât ve selam olsun.
Müşrikler tarafından Müslümanlara uygulanan genel boykot bittikten sonra bi’setin 10. yılında Efendimiz (sav) , eşi Hatice annemizi ve amcası Ebu Talib’i kaybetti. Her ikisi de vefat etmişti. Rasulullah (sav) kendisinin en büyük iki destekçisini aynı yıl içerisinde kaybetmişti. Bundan dolayı bu yıla “Hüzün Yılı” adı verildi. Rasulullah (sav) Hatice annemizi, Mekke’de Hacûn (Cennet’ül Mualla) adı verilen mezarlığa kendi elleriyle defnetti. Rasulullah (sav) Hatice annemiz ile 25 yıl evli kalmış ve peygamberliğin öncesinde de, sonrasında da en büyük destek aldığı kişi olmuştu. İslam davası için malını harcamış, en yalnız anlarında dahi Efendimize arka çıkmıştı. Rasulullah (sav) ise vefatından sonra dahi kendisini unutmamış, unutamamıştı.
Ebu Talib, vefat edeceğinde son anlarında ise şu şekilde bir olay yaşandı.
“Ebu Talib vefat edeceğinde Rasulullah (sav) ona geldi ve yanında Ebu Cehil ile Abdullah b. Ebi Ümeyye’yi buldu. Rasulullah (sav) Ebu Talib’e:
“Amcacığım! ‘Lâ İlâhe İllallâh’ de ki, ben bu söz sayesinde Allah katında senin lehine şahitlik yapayım.” buyurdu.
Bunun üzerine Ebu Cehil ve Abdullah b. Ebi Ümeyye:
“Yoksa sen Abdulmuttalib’in dininden yüz mü çeviriyorsun ey Ebu Tâlib!” dediler. Rasulullah (sav) kelime-i tevhidi ona arz etmeye, onlarda o sözlerini tekrarlamaya devam ettiler, nihayetinde Ebu Talib’in onlara söylediği son söz:
“O Abdulmuttalib’in dini üzeredir” sözü oldu ve Lâ İlâhe İllallâh demeyi reddetti. Bunun üzerinde Rasulullah (sav): “Vallahi yasaklanmadığım sürece sana istiğfarda bulunacağım” dedi. Ardından Allah Teâlâ: “Kendilerine cehennemlikler oldukları açıkça beyan olduktan sonra akrabaları bile olsa müşrikler için af dilemek ne peygamberlere yaraşır ne de müminlere…” diye başlayan Tevbe suresinin 113. ayetini indirdi.
Bir başka rivayete göre ise şu şekildedir.
“Lâ İlâhe İllallâh de ki, ben bu kelime ile kıyamet gününde senin lehine şahitlik edeyim.” dedi.
Ebu Talib de:
“Eğer Kureyş’in beni ayıplaması ve “onu buna sevk eden korkudur.” demeleri olmasaydı, seni memnun eder ve Lâ İlâhe İllallâh derdim.” diye mukabelede bulundu. Bunun üzerine Allah: “Şüphesiz ki sen sevdiklerini hidayete eriştiremezsin. Fakat Allah dilediğini hidayete eriştirir.” (Kasas 56) ayetini indirdi.[1]
1) Bu siyer olayından almamız gereken derslerden ilki, İslam dininin ilk dönemlerindeki en büyük destekçilerinden bir tanesinin bir kadın olmasıdır. Hatice annemiz, Efendimize vahiy geldiği andan itibaren desteğini esirgememiş ve sürekli olarak arkasında durmuştur. Vahiy ilk geldiği anda efendimizi teskin eden bizzat kendisi olmuştur.
Efendimize vahiy geldiği zaman korkarak evine geldi. Başına gelenleri anlattıktan sonra, “Bana neler oluyor, Hatice?” diyerek kendinden korktuğunu söyledi. Bunun üzerine Hz. Hatice Rasulullah’ı (sav) rahatlatarak şu sözleri söyledi: “Yemin ederim ki Allah hiçbir zaman seni utandırıp üzmez. Çünkü sen akrabanı gözetirsin, doğru konuşursun, işini görmekten aciz kimselerin elinden tutarsın, yoksulları gözetirsin, misafirleri ağırlarsın, haksızlığa uğrayan kimselere yardım edersin”[2]
Bu olay bize dava adamı olmak isteyen bir kimsenin evinde de bir dava kadının ihtiyaç olmasıdır. Dava kadını demek, ilmi olan, ezberi fazla, fıkıh, akide tahsil etmiş bir kadın demek değildir. Bu ilimleri okumak ve tahsil etmek elbette mühimdir. Ancak bir kadının dava kadını olması bu kıstaslar ile ölçülmez.
Dava kadını, erkek davet sahasından evine döndüğünde kocasını rahatlatan, az bilgisiyle de olsa eşine nasihat eden, dava hususunda kocasının gayretini diri tutmaya çalışan kadındır. Dava kadını, erkeğini dünyalıklar ile sürekli boğmak suretiyle kocasına masraf çıkarmayan, ortaya konulması gereken emeğin büyük bölümünü, İslam için koymaya çalışan bir ailenin yapı taşıdır. Dava kadını, İslam’a hizmet ettiğinden dolayı evini yer yer ihmal eden kocasını anlayışla karşılayan, mızmızlanmayıp, dırdır etmeyen kadındır. Kocasının misafirlerine yüzünü ekşitmeden, rahatsızlık duymadan ve rahatsız etmeden hizmet eden kadındır. Çünkü dava evleri geleni, gideni bol, yiyeni, içeni çok olan evlerdir.
2) Rasulullah (sav) ile Hatice (ra) arasındaki evlilikten öğreneceğimiz bir duygu ise vefa duygusudur. Efendimiz güzide eşini kaybettikten sonra dahi asla unutmadı, unutamadı. Sürekli annemizi andı durdu. Hatta öyle ki Aişe annemiz, hayatta olmadığı halde efendimizi en fazla kıskandığı kişi Hatice annemizdi. Rasulullah (sav), son derece vefalı bir kimseydi. Hatice’nin (ra) İslam dinine ve kendisine yapmış olduğu iyilikleri asla unutmadı. Bir yaşlı kadına Rasulullah (sav) ikram etti. Bunun sebebi sorulduğunda ise Hatice’nin (ra) zamanında o kadının kendilerine gelip gitmesi olduğunu söyledi.
Aişe’den (ra) rivayet edildiğine göre o şöyle dedi; “Hatice’nin kız kardeşi Hale binti Huveylid Rasulullah’ın (sav) yanına girmek için izin istedi. Rasulullah (sav), Hatice’nin izin istemesini hatırladı. Bundan memnuniyet duyarak; “Allah’ım Huveylid’in kızı Hale!” dedi. Bende kıskandım. Ve şöyle dedim; “Allah sana yerine daha hayırlısını vermişken, kaç zaman önce ölmüş Kureyş'in koca karılarından çenelerinin içi kırmızı bir koca karıyı anıp duruyorsun!”[3]
İşte Rasulullah’ın (sav) vefası böyledir. Bir başka hadiste bize Rasulullah’ın (sav) annemizi unutmadığını gösterir.
Aişe (ra) şöyle der; Rasulullah’ın (sav) eşlerinden görmediğim halde Hatice’den başkasını kıskanmadım. Rasulullah (sav) bir koyun kestiğinde “Hatice’nin arkadaşlarına da gönderin” derdi. Bir gün bende kızdım ve “Hatice!” dedim. Rasulullah (sav) ise “Ben onun sevgisi ile rızıklandırıldım.” buyurdu. [4]
3) Kişi sevdiği kimseye hidayet edemez. Rasulullah (sav) en büyük desteği gördüğü amcasının gözleri önünde cehenneme gitmesinden üzgündü. Ancak kişi sevdiğine hidayet edemezdi. Efendimiz sadece doğru yolu göstermek ile mükellefti. Müslümanlar içinde aynı husus geçerlidir. Bazen çok sevdikleri anneleri babaları haktan ve hakikatten yüz çevirmektedirler. Çok sevdikleri çocukluk arkadaşları, bazen eşleri olabilmektedir bu kimseler. Ancak kişi sevdiğine, istediğine, murad ettiğine hidayet edemez. Ancak o kimseye yol gösterebilir.
Allah Teâlâ peygamberimize hitaben şöyle buyurmaktadır;
“Şüphesiz sen sevdiğin kimseyi doğru yola iletemezsin. Fakat Allah, dilediği kimseyi doğru yola eriştirir. O, doğru yola gelecekleri daha iyi bilir.”[5]
Bir başka ayette ise şu şekilde hidayeti peygamberimize izafe etmektedir.
“Şüphesiz ki sen doğru yola iletirsin.”[6]
İlk ayette Rasulullah’a (sav) hidayet etmeyi nefyederken, ikinci ayette ise ispat etmektedir. Bunun sebebi hidayetin ikiye ayrılmasındandır.
- Hidayeti Tevfîk
- Hidayeti İrşad
Hidayeti tevfîk, kişinin tamamen hidayet bulmasıdır. Hidayeti irşad ise doğru yolu göstermektir. Bir kimsenin size bir adres sorduğunu düşünün. O adresi sizin tarif etmeniz irşad, o kimseyi elinden tutup o adrese kadar götürmeniz tevfîktir. İşte kişinin hidayetinde nihayete varması Allah’ın elindedir, onun emrine bağlıdır. Kullar ise sadece yolu gösterebilirler.
4) Kişi için son an önemlidir. Kişinin yapmış olduğu iyiliklerin tamamı kişinin iman üzere ölmesi ile değer kazanır. Kişi eğer imanlı bir fert değilse yapmış olduğu iyiliklerin karşılığını tamamen alamayacaktır. Ebu Talib birçok Müslümandan daha fazla İslam’a faydası olan bir kişiydi. Ancak son anında iman etmemiş olması, iman üzere bir hayat yaşamamış olmasından ötürü yapmış olduğu onca iyiliğin karşılığını alamayacaktır.
Rasulullah (sav), şöyle buyurmaktadır; “…Şüphesiz ki ameller, son hâle göredir.”[7]
5) Ehli Sünnet, bir kişinin mümin olabilmesi için kalbi ile inandığı hakikati bir özrü yoksa dili ile de söylemesini şart koşmuştur.
Ebu Talib, Allah Rasulü’nün (sav) hak olduğunu kalbi ile biliyordu. Çünkü kendisine ait olduğu rivayet edilen bazı Arap şiirlerinde şöyle söylemektedir.
“Yemin ederim ki, Muhammed’in dininin
Yeryüzündeki tüm dinlerden daha hayırlı olduğunu bilmişimdir.
Kınanma ve ayıplanma olmasaydı
Beni o dine karşı gayet hoşgörülü bulurdun.”
Ama o inandığı bu gerçeği dili ile söylememiş bu nedenle de kâfir kabul edilmiştir.
6) Bu olayda karşımıza çıkan hususlardan birisi de Allah Teâlâ’nın dinine bazen kâfirler eliyle de yardım edeceğidir.
İslam’ın duyurulması, İslam’ın yayılması ve propagandasının yapılmasını bazen istemeseler de kendi ağızlarıyla yapmaktadırlar. Bununla Allah Teâlâ dini desteklemektedir.
Firavun ile Musa aleyhisselam kıssasında da aslında buna rastlamaktayız. Sihirbazlar öncelikle insanları ikna etmek, Musa aleyhisselam’ın mucizelerini boşa çıkarmak için gayret verirlerken bir anda iman etmek suretiyle dinin güçlenmesine sebep oldular. Firavun, tüm düzeni ayarlamış, Musa aleyhisselam’ı mağlub etmenin planlarını yapmakta iken her şey onun aleyhine bir anda dönüverdi. Allah onun eliyle dinine yardım etti.
[1] (Müslim)
[2] (Buhari)
[3] Buhari
[4] Müslim
[5] (28/ Kasas 56)
[6] (42/ Şura 52)
[7] Buhari