İran, Orta Doğu'nun en eski ve en köklü devlet geleneklerinden birine sahip ülkelerinden biridir. Tarihi yaklaşık üç bin yıl öncesine uzanan İran, farklı dönemlerde büyük imparatorluklara ev sahipliği yapmış, bilim, sanat, edebiyat ve devlet yönetimi alanlarında önemli gelişmelere öncülük etmiştir. Coğrafi konumu sayesinde Asya ile Avrupa arasında bir köprü görevi gören İran, tarih boyunca ticaret yollarının kesişim noktasında yer almış ve birçok medeniyetle etkileşim içinde olmuştur.İran tarihinin ilk büyük devleti, MÖ 6. yüzyılda II. Kiros tarafından kurulan Ahameniş (Pers) İmparatorluğu’dur. Bu devlet, Hindistan'dan Mısır'a, Anadolu'dan Orta Asya'ya kadar uzanan geniş bir coğrafyaya hükmetmiştir. Ahamenişler, satraplık adı verilen eyalet sistemiyle merkezi yönetimi güçlendirmiş, düzenli yollar, posta teşkilatı ve gelişmiş bir idari yapı kurmuşlardır. Başkent Persepolis, dönemin en görkemli şehirlerinden biri olmuş ve Pers uygarlığının simgesi hâline gelmiştir. Ancak MÖ 330 yılında Büyük İskender'in İran'ı fethetmesiyle Ahameniş Devleti sona ermiştir. Büyük İskender'in ölümünden sonra İran'da Helenistik kültürün etkisi görülmeye başlamış, ardından Partlar ve daha sonra Sasani İmparatorluğu bölgeye hâkim olmuştur. Sasani Devleti (MS 224-651), İran'ın en güçlü dönemlerinden biri olarak kabul edilir. Bu dönemde Zerdüştlük devletin resmî dini olmuş, bilim, mimari ve ticaret gelişmiştir. Sasani Devleti, Bizans İmparatorluğu ile uzun yıllar süren savaşlar yapmış ve Orta Doğu'nun en güçlü devletlerinden biri olmuştur. Ancak 7. yüzyılda İslam ordularının İran'ı fethetmesiyle Sasani Devleti yıkılmış ve İran'da İslamiyet yayılmaya başlamıştır. İslam'ın İran'a ulaşmasının ardından ülke, Emevîler ve Abbasîler gibi İslam devletlerinin yönetimi altına girmiştir. Bu dönemde İranlı bilim insanları, matematik, astronomi, tıp, edebiyat ve felsefe alanlarında önemli eserler vermiştir. İbn Sina, Birûnî, Ömer Hayyam ve NasîrüddinTûsî gibi birçok önemli âlim, bu medeniyetinin gelişmesine büyük katkılar sağlamıştır.
16. yüzyılın başlarında Şah İsmail tarafından kurulan Safevî Devleti, İran tarihinde yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Safevîler, İran'ı yeniden güçlü ve bağımsız bir devlet hâline getirmiş, On İki İmam Şiiliğini resmî mezhep olarak kabul ederek ülkenin dinî yapısını kalıcı biçimde şekillendirmiştir. Başkent önce Tebriz, daha sonra Kazvin ve İsfahan olmuştur. Özellikle Şah Abbas döneminde İsfahan büyük bir kültür, sanat ve ticaret merkezi hâline gelmiştir. Safevîler ile Osmanlı Devleti arasında uzun yıllar süren siyasi ve askerî mücadeleler yaşanmıştır.
17. yüzyılda Safevî Devleti'nin zayıflamasıyla İran'da Afşarlar ve Zendler gibi hanedanlar hüküm sürmüş, daha sonra Kaçar Hanedanı yönetimi ele geçirmiştir. Kaçarlar döneminde İran, Rusya ve İngiltere gibi büyük devletlerin siyasi ve ekonomik baskısıyla karşı karşıya kalmış, toprak kayıpları yaşamış ve ülke içindeki ekonomik sorunlar artmıştır. Bu gelişmeler, 1905 yılında başlayan Meşrutiyet Hareketi'ne zemin hazırlamış ve İran'da anayasal yönetim anlayışı güç kazanmıştır.
1925 yılında Rıza Şah Pehlevi iktidara gelerek Pehlevi Hanedanı’nı kurmuştur. Bu dönemde modernleşme çalışmaları hız kazanmış; demiryolları yapılmış, eğitim sistemi geliştirilmiş ve sanayileşmeye önem verilmiştir. II. Dünya Savaşı sırasında Rıza Şah tahttan ayrılmış, yerine oğlu Muhammed Rıza Şah geçmiştir. Petrol gelirleriyle ekonomik kalkınma hedeflenmiş olsa da yönetimin otoriter yapısı, ekonomik eşitsizlikler ve siyasi baskılar toplumda memnuniyetsizliğe neden olmuştur.
Siyah Altının Keşfi ve Değişen Dengeler
İran tarihinin seyrini 20. yüzyılda kökten değiştiren en kritik dönüm noktası, şüphesiz Orta Doğu’nun tüm dengelerini altüst eden petrolün keşfidir. 19. yüzyılın sonlarında Sanayi Devrimi’nin hız kazanmasıyla birlikte Batılı güçler, yükselen makinelerin ve donanmaların kömür yerine petrole ihtiyaç duyacağını fark etmişti. Bu jeopolitik vizyonla hareket eden İngiliz girişimci William KnoxD’Arcy, 1901 yılında Kaçar Şahı Muzafferreddin Şah ile tarihe geçecek bir imtiyaz antlaşmasına imza attı. Ciddi miktarda nakit para ve mütevazı bir hisse payı karşılığında D’Arcy, beş beşlik bir süre için Beşatlım hariç tüm İran topraklarında petrol arama, çıkarma ve satma hakkını tek başına elde etti.
Arama çalışmaları oldukça engebeli, sıcak ve lojistik açıdan zorlu şartlar altında yıllarca sürdü. Sermayenin tükenme noktasına geldiği, yatırımcıların ümidini kestiği ve operasyonların durdurulmasının eşiğine gelindiği tam o anda, 26 Mayıs 1908 tarihinde ülkenin güneybatısındaki Mescid-i Süleyman bölgesinde sondaj kuyusundan petrol fışkırdı. Bu, sadece İran’da değil, tüm Orta Doğu’da ticari anlamda çıkarılan ilk petroldü ve bölgenin jeopolitik kaderini sonsuza dek değiştirecek devasa bir dönemin başlangıcıydı.
Keşfin ardından 1909 yılında kurulan Anglo-Persian Oil Company (APOC) daha sonraki adıyla British Petroleum (BP) İran petrolünün üretim ve dağıtım tekeli haline geldi. Özellikle İngiltere Donanması’nın Birinci Dünya Savaşı öncesinde kömürden petrole geçiş yapması, İran petrolünün stratejik önemini devasa boyutlara taşıdı. İngiltere hükümeti, 1914 yılında APOC’un çoğunluk hissesini satın alarak şirketi doğrudan devlet kontrolüne geçirdi. Abadan kentinde kurulan dünyanın en büyük petrol rafinelerinden biri, İran’ın kaynaklarını hızla küresel pazarlara taşırken, bu zenginliğin neredeyse tamamı İngiliz ekonomisine akıyordu.
İran halkının ve aydınlarının gözünde bu durum, ulusal egemenliğin açıkça ihlali ve sömürgeci bir sömürü düzeniydi. Petrol gelirlerinden İran devletine ödenen komik paylar ve yabancı personelin imtiyazlı konumu, ülke genelinde derin bir sosyo-politik öfke birikimine yol açtı. Bu öfke, 20. yüzyılın ortalarında Başbakan Muhammed Musaddık liderliğindeki petrolün millileştirilmesi hareketinin ana yakıtı oldu. 1951 yılında petrol sanayisinin millileştirilmesi kararı, Batı dünyası ile İran’ı karşı karşıya getirdi ve 1953 yılında CIA ile MI6 ortaklığıyla gerçekleştirilen Ajax Operasyonu darbesiyle bastırılmıştır.
İran İslam Devrimi ve Molla Rejimi
1978-1979 yıllarında yaşanan halk hareketleri sonucunda İran İslam Devrimi gerçekleşmiş, Muhammed Rıza Şah ülkeyi terk etmiş ve Ayetullah Ruhullah Humeynî liderliğinde İran İslam Cumhuriyeti kurulmuştur. Devrim, yalnızca İran'ın değil, tüm Orta Doğu'nun siyasi dengelerini etkileyen önemli olaylardan biri olmuştur. 1980 yılında Irak'ın İran'a saldırmasıyla başlayan İran-Irak Savaşı, sekiz yıl sürmüş ve her iki ülke için de büyük can ve mal kayıplarına yol açmıştır. Savaşın ardından İran yeniden ekonomik kalkınmaya yönelmiş, enerji kaynaklarını geliştirmeye çalışmıştır.
2010 yılında başlayan Arap Baharı sürecinde İran, Suriye'deki Beşşar Esad yönetiminin en önemli destekçilerinden biri olmuştur. İran; askerî danışmanlar, ekonomik yardım ve İran'a yakın silahlı grupların desteğiyle Suriye hükümetine önemli katkılar sağlamıştır. Bu politika, İran'ın bölgedeki nüfuzunu koruma amacı taşırken, birçok uluslararası gözlemci tarafından savaşın uzamasına neden olan etkenlerden biri olarak değerlendirilmiştir. Aynı dönemde İran'ın Suriye'deki askerî varlığı, İsrail ile yaşanan gerilimin de önemli nedenlerinden biri hâline gelmiştir.
Günümüzde İran, dünyanın en büyük petrol ve doğal gaz rezervlerinden birine sahip olması, güçlü tarihî mirası ve Orta Doğu siyasetindeki etkisi nedeniyle uluslararası ilişkilerde önemli bir aktör olmayı sürdürmektedir. Nükleer programı, bölgesel politikaları ve komşu ülkelerdeki etkisi nedeniyle dünya gündeminde sıkça yer alan İran, tarih boyunca olduğu gibi günümüzde de Orta Doğu'nun en etkili devletlerinden biri olarak varlığını sürdürmektedir.