Allah’a hamd ve Rasulüne salat ve selamdan sonra;
Bir önceki bölümde Müslümanlara göstermemiz gereken velayet ilişkisinden bahsetmiştik. Bu bölümde ise kâfirlere karşı göstermemiz gereken nefret ve düşmanlık konusunu ele alacağız.
Sevginin var olduğu yerde nefret, nefretin olduğu yerde de sevgi bulunamaz. Bunlar birbirinin zıddıdır. Bir mü’min din kardeşlerine velayet gösteriyorsa kendisiyle aynı akide üzere olmayan küfür ehline de berâ uygulamalıdır.
Müminlere gösterilmesi gereken vela öğrenildikten sonra onun zıddı olan ve kâfirlere karşı sergilenmesi vacip olan berâyı da gerekli detaylarıyla öğrenmek gerekir.
BERÂ: Muadat kelimesi ile de ifade edildiğinden muadatın (nefret ve düşmanlık) anlamını şöyle izah edebiliriz; (عَادَى, يُعادِى) kökünden gelen bu kelime husumet ve en az iki şeyin birbirinden uzak olması anlamlarını içinde bulundurur.
Ayeti kerimede: “O vakit siz vadinin yakın bir yamacında idiniz, onlar ise uzak bir yamacında idiler.” (Enfâl, 42)
Toplulukların birbirine düşman olması halinde yine Muadat kökünden gelen bu kelime kullanılır. İlgi ve alakanın kesilmesi, birbirinden uzaklaşılması ve muhalefet etme anlamları da bu kelimenin içerisinde yer alır. Her buğz edilen düşman olmasa da, düşman olunan herkese buğz edilir. Bu sebeple adavetin içerisinde buğz ve kerih görme hoşlanmama anlamları da bulunmaktadır.
Allah (c.c) müminlere kâfir ve müşriklere karşı düşmanlık göstermelerini emretmiştir. Bu satırlarda onlara karşı düşmanlığın nasıl gerçekleştirilmesi gerektiğine dair açıklamalara yer verilecektir.
Kâfirlere karşı ortaya konulması gereken adavet iki kısımda değerlendirilmiştir;
Birincisi: Her kâfire karşı buğz ve nefret duymaktır. Kâfirlerden beri olan her Müslüman yahudi, hristiyan, mürted, rafızi, siyonist, mason, laik, demokrat, her ne kadar kâfir çeşidi varsa hepsinden nefret etmeli ve hepsine buğz etmelidir.
Mü’minin bu kâfirlerin her çeşidine karşı buğz ve nefret içinde olması onların Allah’a küfretmelerinden (kâfir olmalarından) dolayıdır. Mü’minin kâfirlere karşı buğz ve nefret içinde olması berâ akidesinin temelini oluşturur.
Hiçbir müminin küfürden ve şirkten nefret edip de, o küfrü ve şirki işleyenlerden nefret edip buğz etmemesi düşünülemez.
Kâfirlere karşı müminin göstereceği buğz ve nefret onun inancının temel rükünlerinden biri olmakla birlikte Kelime-i tevhidin gereklerinden ve tevhid akidesinin aslındandır. Öyle ki bu davranışı mutlak olarak terk edenler; dinini kökünden yok etmiş, imanını bozmuş, İslam’ın dışına çıkmış, Allah’ı inkâr etmiş kâfirlerden sayılır.
“Allah'a ve ahiret gününe inanan bir toplumun babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa Allah’a ve Resulüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah'tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, Allah'ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecekler de sadece Allah'ın tarafında olanlardır.” (Mücadele, 22)
Bu ayette Allah’a ve Rasulüne düşman olanlar; Allaha ve Rasulüne karşı gelen ve hudut mücadelesine girerek, muhalefet eden kâfirlerdir.
Allah (c.c) bu ayette kâfirleri sevip hayranlık duyanların imanlarını nefyetmiş yok saymıştır. Kâfiri sevip sayan mümin olamaz. Kim kâfirleri severse mümin değildir. Başka bir ifadeyle kim ben kâfir ve müşriklere düşmanlık gösteremem derse veya düşmanım olsalar bile onları tekfir edemem diyecek olsa, kesinlikle mümin olamaz. Böyle diyen kimseler; ancak bu Kur’an’ın bir kısmına iman ederiz, bir kısmını da inkâr ederiz diyen, ikisi arasında bir yol tutmak isteyen ve Allah (c.c)’ın işte hakiki kâfirler onlardır diye buyurduğu kimselerle aynı konumda olurlar.
Allah (c.c) kâfirlere ve müşriklere düşmanlığı vacip kılmıştır. Her müminin onlarla zıtlaşması ve tekfir etmesi (kâfir olduklarını bilip gereğine göre davranması) vaciptir. Tevhidi bilen ve amel eden bir müminin müşriklere karşı adavet, buğz ve nefret içerisinde olmaması, tasavvur dahi edilemez. Kâfir ve müşriklere karşı vacip olan düşmanlığı sergilemeyen kimsenin tevhid akidesini bildiği ve amel ettiği söylenemez. Böylelerinde hayır namına hiçbir şey kalmamış demektir.
Sevgi ve nefret iki zıt kavramlar olmasından dolayı asla bir kalpte bir araya gelemez. Kâfirlerden nefret etmeyen onların sevgisini kabullenmiş demektir. Yukarıdaki ayette açıkça belirtildiği gibi anne, baba, kardeş, akraba ve aşiret bağlarıyla bağlı bulunduğumuz kimseler olsalar bile kendilerini asla küfürlerinden dolayı sevemez, muhabbet besleyemeyiz. Bir müminin anne babası asli kâfirlerden olsa; mesela Yahudi veya Hristiyan olsa bile kalbinden onlara buğz ve nefret içinde olmalıdır.
“Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa onlara itaat etme! Dönüşünüz ancak banadır. O zaman size yapmış olduklarınızı haber vereceğim.” (Ankebut, 8)
Ayet-i kerimede bahsedilen şekliyle müminin kâfir anne ve babasına karşı iyilikte bulunmasının vacip olması, onlara karşı küfürleri sebebiyle kalbinde buğz ve nefret bulundurmasına mani değildir. Onlara iyilik yapması ve güzel davranması vela gösterdiği veya bera uygulamadığı anlamına gelmez.
“Kaynaşmanız için size kendi (cinsi)nizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peydâ etmesi de O'nun (varlığının) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır.” (Rum, 21)
Bu ayet-i kerimede de Allah (c.c) eşler arasında yaratmış olduğu bir sevgi ve merhametten bahseder. Bir müminin ehli kitaptan (Yahudi ve Hristiyanlardan) bir karısı varsa ki, Allah (c.c) onlarla iffetli olmaları halinde evlenmeyi müminlere helal kılmıştır. Nikâh, kadın ve erkek arasında bir sevgi ve muhabbetin oluşmasını gerekli kılar. Aralarında oluşan bu sevgi bağı müminin imanından kaynaklanan bir sevgi değildir. Aksine insan olmanın getirdiği fıtri (içgüdüsel) duygularından kaynaklanır. Bu durumda Allah (c.c)’ın aralarında yarattığı sevgi ve merhamet sebebiyle kâfire karşı vela göstermiş sayılmaz. Çünkü bir kâfiri duygusal bağlardan dolayı sevmekle, dininden dolayı sevmek arasında fark vardır. İkisi hiçbir surette aynı kefeye konulamaz. Hristiyan bir hanımı olan bir mü’min hanımına, batıl bir dinin mensubu olması sebebiyle inancı gereği kerih görüp buğz ederken, aynı zamanda insani olan hislerinden dolayı da sevebilir. Mümin hiçbir zaman Allah’ın hudutlarını çiğneyerek vacipleri terk edemez. Fıtri olarak sevdiği, kafir anne babası veya ehli kitaptan olan hanımının hatırına hiçbir haramı da işleyemez.
Burada ayrıca önemli bir meseleye dair bir hatırlatmayı yapmamız gerekiyor. Özellikle son zamanlarda vela ve berâ akidesini kökünden yok etmek isteyen bazı kimseler; kâfirlerin şahıslarını kerih görüp nefret etmemize gerek yoktur; onların sadece küfürlerini hoş karşılamayız nefret ederiz, şahıslarıyla bir alıp veremediğimiz yoktur diyerek kâfirlerin şahıslarıyla, içinde bulundukları küfrü, birbirinden ayırma bidatini çıkaranlarla karşılaşmaktayız. Küfrün önderleri için bile “Biz onların küfrünü reddederiz, hiçbir şekilde hoşnut olmayız fakat şahıslarını kerih görmemize gerek yoktur” demektedirler. Ortaya attıkları bu iddia, hiçbir delile dayanmayan, tamamen uydurma bir taksimattan öteye geçemez. Aksine kim küfür üzere ise onun küfrüne kani olur; şahsından da nefret eder, tekfir ederiz.
“İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: Biz sizden ve Allah'ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah'a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir…”
Ayet-i kerimede öncelikle “Biz sizden ve Allah'ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız” ifadesi yer almaktadır. Önce sizden uzağız (sizinle aramızda bir yakınlık dostluk sevgi ve muhabbet bağı olması mümkün değildir) denildikten sonra Allah’ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız ifadesi ardından gelmiştir. Onların Allah’tan başka tapındıklarının zikredilmesinden önce bizzat kendi şahıslarından beri olunması ifade edilmiştir. Kendi şahıslarından beri olmak içlerinde taşıdıkları inançtan da beri olunduğunu içeren bir ifadedir. Buna rağmen ayet “Sizi tanımıyoruz” ifadesiyle devam etmiştir. Sizin şirkinizi ve küfrünüzü tanımıyoruz, sadece küfrünüzü reddediyoruz gibi bir ifade yoktur. “Siz bir tek Allah'a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir” ifadesi de açıkça kâfirlerin şahıslarından bahsetmekte şahıs ve düşüncesi arasında bir ayrıma mahal bırakmamaktadır.
Rasulullah (s.a.v)’in ashabının uygulamalarına bakıldığı zaman; onların kendilerine en yakın olan kâfirlere nasıl bir berâ uyguladıkları ayan beyan gözler önüne serilecektir. Onlar, kâfirlere karşı buğz ve nefretlerini açığa vurmuşlar, kendi ailelerinden aşiretlerinden ve en yakın dostlarından olsalar bile yeri ve zamanı geldiğinde kılıçlarını sıyırıp karşılarına dikilmişlerdir. Onlar Allah (c.c)’ın kalplerine imanı yazdığı ve kendilerini katından bir ruh ile desteklediği kimseler konumuna bu sayede erişen kimselerdir.
Kâfirlere karşı ortaya konulması gereken adavetin ikinci kısmı:
Gizlide ve açıkta amelî olarak kâfirlere düşmanlık göstermek ve Onlarla sevgi ve muhabbete sevk eden bütün vesileleri ortadan kaldırmaktır. Berânın anlamlarından biri de budur.
Mü’minin sadece kalbiyle kâfirlerden nefret edip buğz etmesi tek başına yeterli değildir. Kalbindekini dışa yansıyan davranışlarıyla da belli etmek zorundadır.
Şeyh Hamd b. Atik (rh) der ki: “Bilmelisin ki her ne kadar buğzetmek kalp ile ilgili bir amelse de kâfirlere düşmanlık ve onları boykot etme ameli ile birlikte müminin dış âleminde belirgin hale gelmedikçe fayda vermez.”
Kâfirlere gösterilmesi gereken düşmanlığın muhataplarına göre bazı dereceleri vardır. Bunlardan bazıları şöyle sıralanabilir:
“Sevgi ve muhabbet göstermemek, yakın arkadaşlık etmemek, onlarla benzeşmemek, küfürlerine has olan hiçbir şeyde onları taklit etmemek, onları yüceltmemek, meclislerde başköşeye buyur etmekten sakınmak, kendilerine yağcılık etmemek, kendilerine yol üstünlüğü sağlamamak, Allah’tan kendilerine rahmet dilememek, onlar için Allah’tan bağışlanma dilememek, kendi küfür bayramlarında onlara katılmamak ve kutlamamak…
Burada sayılanların dışında kendilerini müminlere karşı üstün duruma getirecek uygulamaların hepsini onlara karşı sergilememek, davranışlarımızla kâfirlere karşı ortaya koymamız gereken berâ amellerinden sayılır.
Birinci kısımda açıklanan mü’minin kalbiyle buğz ve nefret etmek suretiyle kâfirlere beraat uygulaması hiçbir sınırlamaya tabi değildir. En yakınından en uzağına her türlü kâfire karşı kalpten beri olmak imanın aslındandır Kelime-i Tevhidin kalpte olmazsa olmazıdır. Kalpte bulunması gereken bu amel yerini kâfiri küfründen dolayı sevmeye ve muhabbete bırakacak olursa mümin artık iman üzere kalamaz. Dinden çıkar kâfir olur.
Abdullatif âlu-Şeyh (rh) şöyle der: “Kalpte kâfirlere karşı düşmanlığın bulunması mutlaka gereklidir. Çünkü mü’minin tağutu reddetmesi kısmına bu da dâhildir. Kalbinde düşmanlıktan bir şey bulunmayan kimse büyük bir günah üzeredir.
İkinci kısımda açıklanan dışa vurulması vacip olan düşmanlık ise bütün kâfirlere karşı aynı derecede gösterilmeyebilir. Bu konuda bazı ayrıntılar vardır. Kâfirlerin de bu davranışa göre çeşitli sınıflandırmaları vardır. Kâfirlerden bazıları Allah’ın dinine düşmandır, bazıları batılı üzere ısrarcıdır, bazıları kalpleri İslâm’a ısındırılanlardır. Bazıları kabul etmiş gibi görünürler ve İslam’a ve Müslümanlara karşı açık bir düşmanlıkları yoktur. Müminlere karşı savaşanların yanında yer almazlar. Bunlardan Allah’ın dinine düşmanlık yapanlara karşı her müminin düşmanlığını açıkça ortaya koyması vaciptir. Müminlere karşı savaşan kâfirlerin durumu da böyledir.
Hepimizin bildiği bir gerçek vardır ki İbrahim (as) Allah’ın dinine en çok bağlı olan bir peygamber olmasına rağmen babasına karşı hikmetle ve güzel öğütle yaklaşıyordu. Onun kalbini İslam’a ısındırmaya çalışmıştı. Ne zamanki babasının küfürde ısrar ettiğini batılın da direndiğini gördü, işte o zaman ondan kesin beraatını ilan etti.
“İbrahim'in babası için af dilemesi, sadece ona verdiği sözden dolayı idi. Ne var ki, onun Allah'ın düşmanı olduğu kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz ki İbrahim çok yumuşak huylu ve pek sabırlı idi.” (Tevbe, 114)
Ayette de açıkça ifade edildiği gibi Allah’ın dinine düşman olanlar, düşmanlıklarını her fırsatta açığa vuranlar, kesinlikle müminler tarafından düşman bilinmeli, davranış olarak kendilerine müminler tarafından açık düşmanlık sergilenmelidir. Böyle davranılması Taifetu’l Mansuranın ve Allah (c.c)’ın nebileri ve resullerinin özelliklerindendir.
Kendilerine karşı her durumda kalpten düşmanlık var olmakla birlikte açıkça sergilenmesi gerekli olmayan kâfirler; müminlere karşı küfürlerini belli etmekten sakınan, kalpleri İslam’a ısındırılan ve müminlere karşı savaşmayan kâfirlerdir.
Bu durumdaki kâfirlere düşmanlığın açıkça sergilenmemesi, onlara karşı yağcılık yapılması, dinde tavizler verilmesi, sırdaş olunması, kendi dinlerine ait bayramlarında tebrik edilmesi gibi hiçbir muamelenin yapılmasını da helal kılmaz.
Müminin iman üzere olmayan hatta aslî kâfir kısmından sayılan anne babası akrabası hatta komşuları olabilir. Bu durumdaki anne babasına şeriatın koyduğu çerçevede iyilikte bulunması, müminin üzerine yine vaciptir. Onlar şirki ve Allah’a isyan olan bir şeyi emretmedikleri sürece, isteklerinin yerine getirilmesi, berâ akidesine zarar vermez. Kâfir akraba ve komşular ile iyi geçinilmesi, sılai rahimde bulunmak üzere ziyaret edilmesi, hal hatırlarının sorulması ihtiyaçlarının giderilmesi de berâ akidesine zarar vermez.
İslam şeriatı kâfirlere karşı düşmanlığın gösterilmesini imanın aslından kılmakla birlikte, kâfirlerle alışveriş yapılmasını kesinlikle yasaklamamıştır. Rasulullah (s.a.v) vefat ettiğinde savaşlarda giydiği zırhı otuz ölçek arpa karşılığında, bir yahudinin yanında rehin olarak bulunmakta idi. Ashab-ı Kiram beldelerinde beraber yaşadıkları aslî kâfirlerden alışveriş yaparlardı. Bu amellerin hepsi İslam’ın müminlere genişlik sağladığı, mübah amellerdendir. Vela ve berâ akidesi ile ilgisi yoktur.