Soru: Bir meclise giren kimse için ayağa kalkmanın hükmü nedir?

Cevap: Enes bin Malik’in anlattığına göre sahabilere Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den daha sevgili bir insan yoktu, bununla birlikte -hoşlanmadığını bildikleri için- onu her gördüklerinde ayağa kalkmazlardı. Ancak dışardan gelen için -onu karşılamak amacıyla- ayağa kalktıkları olurdu. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) İkrime (radıyallahu anh)[1] için ayağa kalkmıştır. Sad bin Muaz geldiğinde de  “Büyüğünüz için ayağa kalkın”[2] buyurmuştur.

Yolculuktan gelenleri karşılamak amacıyla kalkmak ise güzel bir şeydir. Eğer insanların, dışardan gelene ikramen ayağa kalkmak gibi bir adetleri varsa ve bu kişiye ayağa kalkılmadığı takdirde, kendisine haksızlık edildiğini veya değer verilmediğini düşünmesi söz konusuysa ve insanlar bu konudaki sünnetten habersiz iseler, bu durumda ayağa kalkmak daha doğru olur. Arayı bozmamak, kin ve düşmanlığa sebebiyet vermemek için böylesi daha uygundur. Sünnete uygun olan âdeti bilen kimseler için ayağa kalkmamak ise daha doğru olur.

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Her kim erkeklerin, saygı amacıyla, kendisi için ayağa kalkmasından hoşlanırsa ateşteki yerine hazırlansın” diye buyurmuştur. Bu hadiste kastedilen ayağa kalkma şekli kişi otururken insanların onun için ayakta dikilip beklemesidir. Dışarıdan geldiği için ayağa kalkmaları değildir. İmam Müslim’in sahihinde rivayet ettiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) hastalığından dolayı onlara oturarak namaz kıldırdığı zaman, onlar ayakta namazı kılınca, oturmalarını emretti ve “Acemlerin birbirini yücelttiği gibi beni yüceltmeyin” dedi.

Büyükleri otururken kendileri ayakta duran acemlere benzememek için Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisi otururken sahabenin ayakta namaz kılmasına onay vermemiştir.

Bu konuyla ilgili olarak Buhari ve Müslim’de geçen Ka’b b. Malik kıssasını nakletmekte yarar vardır.

Ka’b bin Malik ve iki arkadaşı affedilip de Ka’b mescide gelince Talha bin Ubeydullah ayağa kalktı, ona doğru koştu, selamladı ve affedilmesini tebrik etti. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bu davranışı yasaklamadı. Bu hadis içeri giren kişi için ayağa kalkıp onu karşılamanın, musafaha etmenin ve selam vermenin caiz olduğunu gösterir.

Soru: “Bu ümmet 73 fırkaya bölünecektir, biri hariç hepsi ateştedir” hadisini nasıl anlamalıyız?

Cevap: Bu hadis, Ebu Davut, Nesai, Tirmizi, Sünen ve Müsned sahibi diğerlerinin farklı lafızlarla rivayet ettikleri meşhur hadisin bir kısmıdır. Hadisin tamamı şöyledir:

 “Yahudiler 71 fırkaya bölündü, biri hariç hepsi ateştedir. Hıristiyanlar 72 fırkaya bölündü, biri hariç hepsi ateştedir. Bu ümmet 73 fırkaya bölünecektir, biri hariç hepsi ateştedir.”[3] Bazı rivayetlerde 73 millete şeklinde geçmektedir.

Başka bir rivayette ise  “Ya Rasulallah! Kurtulan fırka kimlerdir?” diye sorulunca Rasulullah (sav) “Bugün ben ve ashabımın üzerinde bulunduğumuz şey üzere olanlardır” buyurdu.[4]

 Başka bir rivayette ise “O cemaattir, Allah’ın eli cemaatin üzerindedir”[5] diye buyurmuştur. Rasulullah (sav) sahabesinin “Kurtuluşa eren cemaat hangisidir” diye sormuş olduğu soruya cevaben bu açıklamaları yapmıştır.

Böylece Allah resulü bu cemaatin, inanç, söz, davranış ve ahlak hususunda Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve sahabesinin üzerinde olduğu yolda yürüyen, yaptığı ve terk ettiği her şeyde Kur’ân ve Sünnetin metodunu uygulayan, Müslüman cemaatini temsil eden sahabenin yoluna bağlı kalan kimseler olduğunu beyan etmiştir.

Kur’ân ve Sünnetin sözlü ve fiili uygulamalarına ve ümmetin ittifakla kabul ettiği hususlara tabi olan, batıl düşüncelere ve yoldan saptıran isteklere kapılmayan, Kur’an’ın ve peygamberin dili olan Arapça kurallarına ve İslam’ın temel esaslarına aykırı düşen asılsız tevilleri benimsemeyen herkes, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâ’at’in bir üyesi ve kurtuluşa eren grubun bir ferdidir.

Her kim de, istek ve arzularını kendi ilahı yapar, kendi benimsediği görüşü veya tabi olduğu imamın görüşünü Kur’ân ve Sünnete ters düştüğü halde hizipçilik adına bu düşünceyi destekler, Kur’ân ve Sünneti, Arapça kurallarına ve İslam dininin temel esaslarına aykırı düşecek şekilde te’vil edip müslümanların cemaatinden ayrılırsa Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in zikrettiği ve tamamının ateşte olduğunu belirttiği 72 gruptan sayılır.

Bir kimse kurtuluşa eren cemaatle diğerleri arasındaki farkı, Allah Resulünün belirttiği farklılıklar ışığında ayırabilir ve bunu anlayabilrse bu kimse dini anlamış olduğu gibi, kimlerle birlikte olması ve kimlerden sakınması gerektiğini de fark etmiş demektir. Sahih olan bu akideyle amel edip hidayet ve hak cemaatine ve imamına bağlı hareket eden kimse müslümandır. Çünkü ilim, itikat, söz ve davranış bakımından kurtuluşa eren cemaatin özellikleri bu kimse üzerinde görülmektedir.

Rasulullah (sav) bu hadislerinde İslam’a intisap etmiş grupların tanındıkları isimleri, diğer 72 fırkanın tanınması için bir alamet kılmadığı gibi, birinin ötekinden ayrıldığı bir işaret de yapmamıştır. Bu fırkaların özelliklerini; Kur’an’dan, Sünnetten, Raşid halifeleri ve diğer sahabelerin (Allah hepsinden razı olsun) icmâ’ından ayrılmakla, zanna tabi olma ve nefsani arzuların peşinden gitmekle, Allah adına bilmeden konuşmakla ve Rasulullah (sav)’i değil de takip ettikleri insanın propagandasını yapmakla sınırlamıştır. Bu kimseler vefakar ve sürekli böyledirler. Bunun yanında kurtuluşa eren cemaatin özelliklerini de; Kur’ân ve Sünnete tabi olmak, müslümanların cemaatine bağlı kalmak, onları kendi düşünce, istek ve arzularına tercih etmek, istek ve arzularını İslam dininin getirdiği prensiplere uydurmak olarak belirlemiştir. Her kim bu gruplarla ilgili, Allah Resulü’nün yapmış olduğu açıklamalardan başka belirleyici ölçüler getirir ve o ölçüler ışığında kurtuluşa eren grupla helak olan grubu tayin etmeye kalkışırsa bu kimse bilgisi olmadığı bir konu hakkında konuşmuş, bu fırkalar hakkında bilgisizce hüküm vermiş, hem kendi nefsine hem de İslam’a intisap eden cemâatlere zulmetmiş olur.

Her kim de kurtuluşa eren grupla helak olan grubu birbirinden ayırma hususunda Rasulullah (sav)’in açıklamalarına başvurursa bu kimse doğru karar vermiş olacak ve İslam ümmeti içerisindeki cemaatlerin derece bakımından birbirinden farklı olduğunu bilmiş sayılacaktır. Bu gruplardan bazıları İslam yasalarına uyma ve ona teslim olma hususunda insanların en isteklisi, dinde bidat oluşturma ve nas’ları (metinleri) tahrif etme, bir şeyler ekleme veya bir şeyler eksiltme hususunda en fazla uzak duranlar kısmındadır. İşte bu kimseler, kurtuluşa eren grubun en mutlu insanlarıdır. Öte yandan Kur’ân ve Sünnetin hadis âlimleri ve fıkıh imamları içerisinde, içtihat ehli olan, dini işlerde çok hassas davranan ve her şeyin hakkını veren âlimler de vardır. Ancak bu âlimler, bazı naslarla ilgili yaptıkları yorumlarda hata ederler ve ictihat konuları olduğu için mazur görülürler. Onların bir kısmı da, ya yeni İslam’ı kabul ettiği için ya da İslam beldelerinin varoşlarında yaşadıklarından dolayı inkâr ettikleri hadise reddiye verecek kimse olmadığı için dinin bazı naslarını inkâr etmişlerdir. Kişiyi İslam dairesinden çıkarmayan bid’atler ortaya atan ve günah işleyen diğer bazı âlimler de vardır. Bu kimseler, mümin ve gerçekleştirdikleri itaat derecesinde Allah’a karşı itaatkâr, meydana getirdikleri bid’atler ve işledikleri günahlar derecesinde de Allah’a karşı isyan içerisindedirler. Bu kimselerin akıbeti Allah’a kalmıştır. Dilerse bağışlar ve dilerse azap eder.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını, (günahları) dilediği kimse için bağışlar.” (Nisa, 48)

“Diğerleri ise günahlarını itiraf ettiler, iyi bir ameli diğer kötü bir amelle karıştırdılar. (Tevbe ederlerse) umulur ki Allah onların tevbesini kabul eder.” (Tevbe, 102)

Bu kimseler, yaptıkları hatalı yorumlardan ve inkâr ettikleri hadislerden dolayı kâfir olmazlar, tam aksine mazur görülürler ve birinci derecedekiler gibi olmasalar da bunlar da kurtuluşa eren gruba dâhildirler.

Bazı kimseler de, gerçek belli olduğu halde Allah’ın gösterdiği yoldan öte, kendi istek ve arzusu peşinden gidip, dini açıdan zaruri olarak bilinen bir şeyi inkâr eder, dinin bazı naslarını, kendisinden önce gelen Müslüman cemaat mensubu kimselerin yorumuna ters ve uzak bir tevil ile yorumlar, kendilerine hak belli olup deliller aleyhlerine oluştuğu halde itikatlarından vazgeçmezler. Bunlar Müslüman olduklarını zannetseler bile İslam’dan dönmüşler ve kafir olmuşlardır.

Rasulullah (sav)’in nübüvvet mührünü inkar eden Kadiyaniyye, Ahmediyye cemaati gibi, insanları kendi itikat ve yollarına davet etme çabası içerisinde olanlar, Gulam Ahmed Kadıyani’nin Allah’ın resulü ve elçisi olduğuna veya onun Meryem oğlu İsa olduğunu düşünenler, ya da Muhammed (sav) ve İsa (as)’ın ruhlarının reenkarnasyon yoluyla bir bedenden diğerine geçtiğine ve dolayısıyla da peygamberlik ve risalet hususunda aynı derecede olduğuna inananlar da kafir olmuştur.

Soru: “Allah her yerdedir” demenin ve böyle diyenlerin hükmü nedir?

Cevap: Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’ın inancı Allah Teâlâ’nın bizatihi arşı üzerine istiva ettiği ve bunun âlemin dışında olduğu hatta âlemden ayrı, farklı olduğu, ilmiyle her şeye muttali olduğu, ne yeryüzünde ne de gökyüzünde hiçbir şeyin ona gizli kalmadığı yönündedir. Allah Teâlâ bu konuyla ilgili şöyle buyurmuştur:

“Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a istiva eden Allah’tır.” (Araf, 54)

“Rahman, Arş’a istiva etmiştir.“ (Taha, 5)

“Sonra Arş’a istiva eden (ona hükmeden) Rahman’dır. Bunu bir bilene sor.” (Furkan, 59)

“Gökleri, yeri ve bunların arasındakileri altı günde yaratan, sonra Arş’a istiva eden Allah’tır. O, Arş’ı su üzerinde iken, gökleri ve yeri altı günde yaratandır.” (Hud, 7)

Allah Teâlâ’nın yaratıkların üzerinde olduğunun delillerinden biri de Kur’an’ın onun yanından indirilmesidir ki, inme eylemi sadece yukarıdan aşağıya doğru olur. Allah Teâlâ bu konuyla ilgili ayetlerde şöyle buyurur:

“Sana da, daha önceki kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere hak olarak Kitab’ı (Kur’ân’ı) gönderdik.” (Maide, 48)

“Hâ. Mîm. Bu Kitap mutlak galip, hakkıyla bilen Allah tarafından indirilmiştir.” (Mümin, 1-2)

“Hâ. Mîm. Kur’ân rahman ve rahîm olan Allah katından indirilmiştir.” (Fussilet, 1-2)

Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın uluvv (semada olması) ile ilgili daha başka ayetler de mevcuttur.

Bu konuyla ilgili olarak en meşhur hadis ise şudur: “Mu’âviye b. Hakem el-Sülemi şöyle anlattı: Benim bir cariyem vardı. Uhud ve El-Cevvâniyye taraflarında bana ait bir sürüyü otlatırdı. Bir gün yanına gittim. Bir de baktım ki sürüden bir koyunu kurt kapmış. Ben de bir insanoğluyum, haliyle diğer insanlar gibi ben de üzüldüm. Ama cariyeye bir tokat attım. Ardından Rasulullah (sav)’in yanına vardım. Bu olayı benim gözümde çok büyük ve rahatsız edici olarak gösterdi. “Ey Allah’ın Resulü! O cariyeyi azat edeyim mi?” dedim. “O cariyeyi bana getir!” dedi. Cariyeyi Rasulullah (sav)’in yanına getirdim. Ona “Allah nerede?” dedi. Cariye “Semâda” dedi. Rasulullah (sav) “Ben kimim?” dedi. Cariye “Sen Allah’ın resulüsün” dedi. (Sonra) Rasulullah (sav) “Onu azad et! O mümin bir kadın.” buyurdu.” (Bu hadisi Müslim, Ebu Davud, Nesai ve diğer kaynaklar tahric etmiştir.)

Sahîhayn’da yer alan Ebû Said el-Hudri (ra) hadisinde Rasulullah (sav) şöyle demiştir: “Bana itimat etmiyor musunuz? Ben semada olanın eminiyim. Sabah akşam bana gökyüzünün haberi geliyor.”

Allah’ın her yerde olduğuna inanan kimse hululiyedendir. Bu inançta olan birine az önce geçen ve Allah’ın yukarı cihette olduğuna, Allah’ın arşına istiva ettiğine, yaratıklarından ayrı olduğuna delalet eden delillerle cevap verilir. Kitabın, sünnetin ve icmanın delalet ettiklerine boyun eğerse ne ala.. Aksi halde İslam’dan gerisin geri dönmüş mürted bir kâfirdir.

Allah Teâlâ’nın “Nerede olsanız, O sizinle beraberdir” (Hadid, 4) sözünün manası, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâ’ata göre Allah Teâlâ’nın ilmiyle, içinde bulunduğu duruma muttali oluşuyla beraberlerinde olduğudur.

Allah Teâlâ’nın “O, göklerde ve yerde tek Allah’tır. Gizlinizi, açığınızı bilir. (Hayır ve şerden) ne kazanacağınızı da bilir” (Enam, 3) sözünün; anlamı ise hem göklerin halkının hem de yeryüzü halkının mabudu olduğudur.

Allah Teâlâ’nın “Gökteki İlâh da, yerdeki İlâh da O’dur” (Zuhruf, 84) sözünün anlamı ise göklerin halkı ile yeryüzü halkının ilahı olduğu ve ondan başkasına hakkıyla ibadet olunamayacağı şeklindedir. Bu konuyla ilgili olarak bahsi geçen ayetlerle hadislerin arası hakiki ilim ehli nezdinde bu şekilde bulunmaktadır.

Allah en doğrusunu bilendir.

 



[1] Malik, Muvatta.

[2] Buhari, Müslim

[3] Ebu Davut, Tirmizi, İbn Mace.

[4] İbn Mace, Ebu Davut, Tirmizi.

[5] Tirmizi.