Soru: Kadının dış elbisesinin ziynet elbisesi olmaması ne demektir? Kadınlar örtünme şartına bağlı kalarak dışarıda renkli kıyafetler giyebilirler mi?
Cevap: ‘Müslüman kadının hicabının renginin siyah olması gerekir’ diye bir şart yoktur. Bu sebeple müslüman kadın, dilediği renkte elbise giyebilir (hicabı dilediği renkte olabilir). Ancak giydiği elbisenin rengi, sadece erkeklere âit olan elbiselerin renginde olmaması, erkeklerin bakışlarını üzerine çeken renklerde, nakışlı ve süslü elbiseler olmaması gerekir.
Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur: "... zînetlerini (yabancı erkeklere) göstermesinler..." (Nur Sûresi, 31)
Hiç şüphe yok ki ayette ifade edilen ziynet süslü olduğu halde görünen dış elbiseleri kapsar.
Ebu Hureyre'den -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
"Allah'ın kadın kullarını, Allah'ın mescitlerine (gidip ibadet etmekten) alıkoymayın! Fakat kadınlar, (Allah'ın mescitlerine giderken) güzel koku sürünmemiş halde (dışarı) çıksınlar." (Ebu Dâvûd, hadis no: 565) aşağı indir
Ebu Davudun şerhi “Avnu'l Ma'bûd" adlı kitabın yazarı (yukarıdaki hadisi açıklarken) şöyle demiştir:
(( وَهُنَّ تَفِلاتٌ )): Yani "kadınlar güzel koku sürünmemiş halde..."
Kadınlar, güzel kokularıyla erkekleri etkilemesinler diye bununla emrolunmuş ve güzel koku sürünmekten yasaklanmışlardır. Güzel elbise, dışarıdan gözüken takı ve aşırı lüks olan zînet eşyası gibi, erkekleri etkileyen ve bakışlarını üzerlerine çeken şeyler de güzel koku hükmünde sayılır. Bundan dolayı müslüman kadının, yabancı erkeklerin önlerine çıktığı zaman onların bakışlarını çeken elbiseler giymekten uzak durması gerekir.
Bir kadının, erkeklerin dikkatini çeken renklerdeki elbiseleri veya üzerinde nakış ve süs bulunan elbiseleri giymesi câiz olmaz. Çünkü bu davranış, erkeklerin dikkatini çeken , bakışlarına bakış eklemeye sevk eden hareketlerdendir. Kadının bu hareketi, belki de erkekler tarafından kendi hakkında konuşulmasına ve ardından namusuna leke getirecek bir duruma düşmesine sebep olabilir.
Müslüman kadının elbisesinin (cilbabının) rengi siyah olması gerekmez. Eğer kadının bütün bedenini örtüyorsa, giydiği elbisede erkeklere benzeme yoksa, vücut hatlarını belli edecek kadar dar değilse, elbise, içerisini gösterecek şekilde şeffat ve dikkatleri üzerine çekecek renkte değilse, bu takdirde dilediği renkte elbise giyebilir. Günümüzde kadınların siyah renkli cilbabı tercih etmeleri, o rengin gerekli olmasından dolayı değildir. Bu rengi tercih etmeleri, ancak zinetten uzak olmasından dolayıdır. Sahâbe kadınlarının siyah renkte cilbab giydiklerini gösteren rivayetler vardır.
Ümmü Seleme'den -Allah ondan râzı olsun- rivayet olunduğuna göre o şöyle demiştir:
"... zînetlerini (yabancı erkeklere) göstermesinler..." (Nur, 31) ayeti nazil olunca Ensar kadınları, başlarının üzerinde kargalara benzeyen elbiseler (örtüler) oldukları halde dışarı çıkmışlardı." (Ebu Davûd, 4101)
Bu hadis, sahâbe kadınlarının başlarının üzerine aldıkları elbesilerin siyah renkte olduğuna işâret etmektedir. Muvahhide olan bir kadının dışarı çıkarken giydiği dış elbisesini siyah renkte tercih etmesi sünneti anlamada öncülerimiz olan sahabenin yoluna ne kadar bağlı olduğunu gösterir. Her ne kadar tercih edilen farklı renklerin dikkat çekici olmadığını düşünsek bile bir beldenin muvahhide kadınlarının sahabe kadınlarına uyarak yaptıkları tercihin dışına çıkmaları fitne oluşturabilir. Buna göre bir mümine kadın için tercihe şayan olan dış elbisenin siyah olması, başka renklerin ise yukarıda belirtilen şartlar dahilinde caiz olmasıdır.
Soru: Kan bağışı yapmak caiz midir? Şayet kan bağışı yaparsak abdestimiz bozulur mu ?
Cevap: Kan bağışında bulunmaya ileten zarurî bir durum bulunursa kendisine kan verilen hastaya, kan alan doktora, kan bağışında bulunan kimseye bir günah yoktur.
Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
"Bundan (bu cinâyetten) dolayı İsrailoğullarının üzerine yazdık ki: Her kim, bir nefsi bir nefse veya yeryüzünde bozgunculuğa karşılık olmadan (sebepsiz olarak) öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de, onu diri bırakırsa (öldürmekten sakınırsa), sanki bütün insanları diriltmiş gibidir. Andolsun ki onlara, elçilerimiz apaçık delillerle (mucizelerle) geldiler. Bundan (elçilerin kendilerine gelmelerinden) sonra onlardan pek çoğu gerçekten (Allah'ın haram sınırlarını çiğnemek ve emirlerini terk etmek sûretiyle) haddi aşan kimselerdir." (Mâide, 32)
Bu ayet-i kerime, saygın bir canı diri tutmaya sebep olmanın fazîletine delâlet eder. Hiç şüphe yok ki, doktorlar ve kanlarıyla kan bağışında bulunan kimseler, kendisine kan nakledilmediği takdirde ölümle karşı karşıya bulunacak olan hastanın hayatta kalması konusunda birer sebep durumundadırlar.
“O (Allah), size (İslâmî esaslara uygun olarak boğazlanmamış) hayvan leşi, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına (Allah'tan başkasının adı anılarak) kesilen hayvanın etini haram kıldı. Kim, (bunlardan yemeye) mecbur kalırsa, (zaruretten fazlasını yiyerek) haddi aşmamak ve (Allah'ın kendisine mübah kıldığı) zaruret miktarını geçmemek kaydıyla bunlardan yemesinde kendisine bir günah yoktur. Zirâ Allah (kullarını) çok bağışlayıcıdır, (onlara) çok merhametlidir." (Bakara Sûresi: 173)
Bu âyet-i kerime, haram kılınan bir şeyi yemek veya içmek zorunda kalan kimseden günahın kaldırıldığına delâlet etmiştir. Hasta ise, kendisine kan verilerek yardım edilmeye muhtaç durumdadır ve başkasının ona kan bağışında bulunmasında bir sakınca yoktur.
İslam şeriatının kaideleri, kan bağışında bulunmanın caiz olduğunu gerektirir. Bu kaidelerden bazıları şunlardır:
“Zaruretler, sakıncalı şeyleri mübah kılar. Zararın giderilmesi gerekir. Zorluk, kolaylığı celbeder."
Hasta, zorda kalan kimsedir. Helak olmasına sebep olacak meşakkat ise, hastanın başına gelmiş durumdadır. Bundan dolayı kendisine kan nakledilmesi caizdir.
Kanın çıkmasıyla abdestin bozulması ise, ilim ehlinin ihtilaf ettiği bir konudur.
Kanın çıkmasıyla abdestin bozulacağı görüşünde olan âlimler, Ebu Derdâ'nın -Allah ondan râzı olsun- rivayet ettiği şu hadisi delil olarak göstermektedirler:
Ebu Derdâ'dan -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre o şöyle demiştir:
"Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- kustuktan sonra abdest aldı." (Ahmed; 4/449; Ebu Dâvud, 2981. Tirmizî, 87)
Bazı âlimler, kanı, kusmuğa kıyas etmişler ve her ikisi arasındaki ortak noktanın, bedenden çıkan necis (pis) bir şey olmasını delil göstermişlerdir.
Yukarıdaki hadisi, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in ashâbı ile tâbiînden bazı ilim ehli, kusmuk ve burun kanından dolayı abdest gerektiği görüşüne delil olarak getirmişlerdir. Bu görüş; Süfyân es-Sevrî, Abdullah b. Mübârek, Ahmed b. Hanbel, İshak b. Rahâveyh’ten nakledilmiştir.
Bazı ilim ehline göre ise kusmuk ve burun kanından dolayı abdest gerekmez. Bu görüş , Şâfiî ve Mâlik'e âittir. İmam Ahmed b. Hanbel' in diğer bir görüşünün de böyle olduğu rivayet edilmiştir.
İmam Beğavî -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir: "Bu, sahâbe ve tâbiînden pek çok kimsenin görüşüdür."
Bu konuda tercih edilen görüş; vücuttan kan çıkmasından dolayı abdest almak müstehap olsa bile, abdestin bozulmamasıdır.
Bu görüşün dayandığı delilleri şöyle sıralayabiliriz:
1. Beraeti zimmet asıldır: Aksine bir hüküm veya delil sabit olmadığı sürece aslolan; abdestlilik durumunun devam etmesidir . Abdestin bozulduğuna delalet eden bir şey ise, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem den sâbit olmamıştır.
Bunun içindir ki en-Nevevî -Allah ona rahmet etsin- bu konuda şöyle demiştir: "Kan çıkmasından dolayı abdest gerektiğine dair Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'den kesin bir şey sabit olmamıştır."
Abdurrahman b. Nâsır es-Sa'dî -Allah ona rahmet etsin- şöyle der: "Doğru olan görüşe göre; ister az olsun, isterse çok olsun, kan, kusmuk ve benzeri şeylerin abdesti bozmamasıdır. Çünkü bu gibi şeylerle abdestin bozulduğuna dair hiçbir delil gelmemiştir. Aslolan; abdestlilik durumunun devam etmesidir."
2. Kanın, başka şeylere kıyas edilmesi geçersiz bir görüştür. Çünkü kan ile diğer şeyler arasındaki hükmün sebebi aynı değildir.
3. Kanın çıkmasıyla abdestin bozulacağına dair hüküm, ilk müslümanlardan gelen eserlere (rivâyetlere) aykırı bir görüştür. Bu eserlerden bazıları şunlardır: Ömer b. Hattab, namaz kılarken hançerlendiğinde kendisinden kan aktığı halde namazını kılmaya devam etmiştir.
Bunun içindir ki Hasan Basrî -Allah ona rahmet etsin- bu konuda şöyle demiştir: "Müslümanlar, hâlâ yaralarıyla namaz kılmaya devam etmektedirler."
4. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in kustuktan sonra abdest almış olması, abdestin yeniden alınması gerektiğine delalet etmez. Çünkü fıkıh usulü kâidesine göre; Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in fiili, beraberinde emir olduğuna delâlet eden bir şey yoksa o fiilin gerektiğine (farz veya vâcip) delâlet etmez. Bu konuda en fazla söylenebilecek şey; bu fiilde, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'i örnek almanın meşrû olmasıdır.
Bunun içindir ki Şeyhulislâm İbn-i Teymiyye -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:
"Hacamât ve kusmuktan dolayı abdest almanın müstehap olduğuna delâlet eden delil apaçıktır."
Buraya kadar anlatılanları üç maddede şöyle özetleyebiliriz: Kan bağışında bulunmak câizdir. Kan bağışında bulunan kimsenin, kan bağışından sonra abdest alması müstehaptır.Eğer abdest almazsa kendisine bir günah yoktur.
Soru: Ticarette İslam şeriatına göre bir kâr sınırlaması var mıdır? Satın aldığımız bir malın üzerine dilediğimiz kadar kâr koyarak satabilirmiyiz?
Cevap: Bir malı ticâret yapmak maksadıyla veya kendisi için satın alan kimsenin, bu malı aldığı fiyattan daha fazlasıyla satması câizdir. Malın üzerine konulacak olan kârda alt veya üst sınır yoktur.
Bir beldede bir mal herkesçe bilinen bir fiyattan satılıyorsa Müslümanın bilgisiz olan kişiye daha fazlasına satmaması gerekir. Çünkü [bu durumda] daha fazlasına satılması bir çeşit hile ve aldatmadır.
Piyasada makul sayılabilecek kar marjları satıcılar ve müşteriler arasında ortalama makul bir seviyededir. İslam şeriatının kar ile aldatma arasını birbirinden ayırt edici olarak itibar ettiği ölçü piyasayı bilen insaf ehli kimselerin aşırı bulmadığı veya kandırma saymadığı kar oranlarıdır. Çarşı pazarda var olan bir malın fiyatı herkes tarafından makul görülen kar oranını aşmadığı sürece herhangi bir aldatma söz konusu olmaz. Satın alınan bir mal piyasayı bilenler tarafından aşırı bulunmadığı sürece herhangi bir kandırmadan söz edilemez. Makul miktarları aşan ve satıcının artık kâr etmekten çıkıp aldatma sayılacak fiyatlarla bir malı satması aldatma sayılır. Bu şekilde aldatma sayılan bir fiyatla satış yapmak haramdır. Müşterinin aldığı malı geri iade etme, verdiği ücreti geri alma hakkı vardır. Satıcı müşterinin iadesini reddedemez.
Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu teslim etmez, onu aldatmaz, ona hainlik etmez. Nerede olursa olsun ona içtenlik ve samimiyetle davranır. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem: “Dîn nasihatten (içtenlik ve samimiyetten) ibarettir.” buyurur. Bu hadîsi Müslim, Sahîh’inde rivâyet etmiştir.
Yine Sahîhayn’da Cerîr b. Abdillah el-Yemânî’nin şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e namazı ikâme etmek, zekâtı edâ etmek ve her Müslümana karşı naasihat etmek (içten ve samimi olmak) üzere bey’at ettim.
Müslümanlar ister Müslümanlarla, ister Müslüman olmayanlarla alışveriş yapsınlar; her zaman adaleti gözetmek zorundadırlar. İçerisinde adalet olmayan veya aldatma hile, yalan bulunan her alışverişe haram karışmış demektir.
(Allah, en doğrusunu bilendir.)