Vela ve bera inancının önemine ve peygamberlerin kavimlerine karşı bu meyanda verdikleri mücadelelere değindikten sonra vela konusunun lügat ve ıstılah anlamlarını Allah (c.c)’ın emrettiği ve yasakladığı vela çeşitlerini istifadenize sunmak istiyorum.

Luğatta muvalatın yani daha yaygın kullanımıyla velanın anlamı yakınlaşmak, peşi sıra takip etmek, sevgi göstermek ve bir şeye yakın bulunmaktır.

Rasulullah kabın her tarafında elini gezdirerek yemek yiyen çocuğa yemek adabını öğretirken velayet kökünden gelen bu kelimeyi kullanmış كل مما يليك    önünden ye yani yemeğe senin tarafında bulunan en yakın yerden ye ifadesini kullanmıştır.

Velanın şer’i ıstılahtaki anlamı da lügat anlamından çok farklı değildir. Şer’i anlamda vela; sevmek, ilgi göstermek, dost olmak, itaat etmek, yardımlaşmak ve bir şeyin peşi sıra gitmek demektir.

Velanın anlamlarını içeren deliller oldukça fazladır. Bu bölümde her anlamına dair ayrı ayrı ayetlere yer vereceğim ki konunun önemi ve çoğu zaman dikkat etmediğimiz anlamları zihnimizde iyice yer etsin. 

 “Ey iman edenler! Eğer benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanlara sevgi göstererek, gizli muhabbet besleyerek onları dost edinmeyin...” (Mümtehine, 1)

“Allah’a ve ahiret gününe inanan bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve Resulüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah'tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, Allah'ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecekler de sadece Allah'ın tarafında olanlardır.” (Mücadele, 22)

Bu ayetler sevgi ve dostluk gösterme amelinin vela kapsamında olduğunu ifade etmektedir.

“Onların Allah’tan başka kendilerine yardım edecek hiçbir dostları yoktur. Allah kimi saptırırsa artık onun kurtuluşa çıkan bir yolu yoktur.” (Şura, 46)  

“Oysa sizin mevlânız Allah'tır ve O, yardımcıların en hayırlısıdır.” (Al-i İmran, 150)

“…Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bizi esirge! Sen bizim mevlamızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.” (Bakara, 286)

Bu ayeti kerimelerde de yandaşlığın, yardım ve destek olmanın vela kapsamının içinde olduğu anlaşılmaktadır. İtaat etmek ve takipçi olmak velanın çeşitlerindendir. Bunun delilleri de şu ayetlerdir:

“Rabbinizden size indirilene uyun onu bırakıp başka dostlara uymayın ne kadar da az öğüt alıyorsunuz” (Araf, 3)

“İnsanlardan, bilgisi olmaksızın Allah hakkında tartışmaya giren ve her inatçı şeytana uyan birtakım kimseler vardır. Onun hakkında şöyle yazılmıştır: Kim onu yoldaş edinirse bilsin ki kendisini saptıracak ve alevli ateşin azabına sürükleyecektir.” (Hac, 3-4)

Bu ayetlerde vela kelimesi yoldaş edinmek takip etmek ve itaat etmek anlamlarıyla kullanılmıştır.

Burada bahsi geçen kısımlarla ilgili olarak akıllara şöyle bir soru gelebilir. Bu özelliklerden her biri tek başına vela kapsamında değerlendirilir mi yoksa bütün bu anlamların bir araya gelmesi mi lazımdır?

Cevap olarak; burada sayılan özelliklerin herhangi biri bile tek başına vela kapsamında değerlendirilir. Çünkü ayetlerin içerdiği anlamlar bunu ifade etmesi bakımından son derece açıktır velanın bütün anlamlarının bir arada bulunmasına gerek yoktur.

Sevmek, dost olmak, yardımcı ve yandaş olmak, itaat edip desteklemek… Her biri tek başına vela ifade etmesi bakımından yeterli sayılmıştır.

Müslümanın Üzerine Vacip Olan Vela

Kimlere vela gösterilmesinin gerekli olduğunu Allah (c.c) kitabında bizlere şöyle bildirmektedir.

“Sizin dostunuz ancak Allah’tır, resulüdür ve Allah’ın emrine boyun eğerek namazı kılan, zekâtı veren müminlerdir. Kim Allah’ı, onun peygamberini ve müminleri dost edinirse bilsin ki şüphesiz Allah’ın taraftarları galiplerin ta kendileridir.” (Maide, 55-56)

Müslümanlar Allah’tan resulünden ve müminlerden başkasına velayet gösteremezler. Sevgi, itaat ve yandaşlık, yardımcı, destekçi ve taraftar olarak Müslüman bir kulun burada belirtilenlerin dışına çıkması düşünülemez.

Müslümanın üzerine vacip olan vela; Allah’ı, peygamberi, dinini, bütün Müslümanları sevmesi ve onlara yardımcı olması, Müslümanların yoluna uyması ve onlardan ayrılmamasıdır.

Enes b. Malik’ten rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Üç özellik vardır ki bunlar kimde bulunursa o imanın tadını alır. Allah ve resulünü bu ikisinden başka herkesten fazla sevmek, sevdiğini Allah için sevmek ve Allah (c.c) kendisini küfür bataklığından kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmeyi ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmek.” (Buhari, İman, 9)

Allah’a olan velamız onu severek gönderdiği vahye uymamızla, resulüne olan velamız yine onu sevmek ve sünnetine bağlı kalmakla birlikte bidatlerin tamamından sakınmakla, müminlere velamız sevgi ve muhabbet içerisinde onlarla yardımlaşarak yollarından ayrılmamamızla gerçekleşecektir.

“Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra kim Peygambere karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola girerse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir.” (Nisa, 115)

Müslümanın Sakınması Vacip Olan Vela

Kâfirleri sevmek, şirklerinde ve küfürlerinde onlara destek olmak veya onlara Müslümanların aleyhinde yardım etmektir. Bu da Müslümanı, imanı bozan bir amel işlediği için İslâm dininden çıkarır küfre sokar.

“Ey iman edenler benim de düşmanım sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin siz onlara sevgi gösteriyorsunuz hâlbuki onlar size gelen hakkı inkâr ettiler. Rabbiniz olan Allah’a inandınız diye resulü ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer rızamı kazanmak üzere benim yolumda cihat etmek için çıkmışsanız böyle yapmayın! Onlara gizlice sevgi besliyorsunuz oysa ben sizin gizlediğinizi ve açığa vurduğunuzu da bilirim sizden kim bunu yaparsa mutlaka doğru yoldan sapmıştır. Şayet onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman olurlar, size ellerini ve dillerini kötülükle uzatırlar ve inkâr etmenizi arzu ederler. Yakınlarınız ve çocuklarınız size asla fayda vermeyecektir. Kıyamet günü Allah aranızı ayıracaktır. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.

İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: Biz sizden ve Allah’ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız, sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir.” (Mumtehine, 1-4) 

“Ey iman edenler! Kendilerine Allah’ın gazap ettiği bir kavmi dost edinmeyin. Zira onlar, kâfirlerin kabirlerdekilerden ümit kestikleri gibi ahiretten ümit kesmişlerdir. (Mumtehine, 13) 

Bu ayetlerde müslümanın kâfirlere karşı takınması gereken tavırlara yer verilmesi ve özellikle onlara beraatın ilan edilmesi vurgulanmış velayet gösterilmesi kesin ifadelerle men edilmiştir.

Müminlere göstermemiz gereken velânın birinci mertebesi onlara sevgimizi göstermektir. Müminlerin tamamını mutlaka Allah için sevmek zorundayız. Onları sevmemizin sebebi Allaha iman ediyor olmalarıdır. Bizim müminleri sevmemiz aynı zamanda Allah’a olan sevgimizin gereklerinden biridir. Allah sevgisi imanımızın olmazsa olmazıdır. Allah’a ibadet etmemiz ona olan sevgimizden kaynaklanmalıdır. Allah’ın sevdiklerini de sevmemiz ona yaptığımız ibadetin bir parçası demektir.

İlim ehlinin de söylediği gibi sevdiğinin sevdiği her şeyi sevmek, sevdiğini tam anlamıyla sevmen demektir.

Allah (c.c) müminleri sevmekte ve onlardan razı olmaktadır. Durum böyle iken Allah’ın sevdiklerini bizim de sevip razı olmamız üzerimize kesinlikle vaciptir.  

“Mümin erkeklerle mümin kadınlar da birbirlerinin velileridir. Onlar iyiliği emreder kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler, Allah ve resulüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Şüphesiz Allah izzet ve hikmet sahibidir.” (Tevbe, 71)

Bera b. Azib’ten rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Biz Rasulullah (s.a.v)’in yanında oturuyorduk bize ‘İslam’ın en sağlam kulpu hangisidir’ diye sordu. ‘Namazdır’ dediler. ‘Güzel ama o değildir’ dedi. ‘Zekâttır’ dediler. ‘Güzel ama o da değildir’ dedi. ‘Ramazan orucudur’ dediler. ‘Güzel ama o değildir’ dedi. ‘Hac’ dediler ‘Güzel ama o da değildir’ dedi. ‘Cihattır’ dediler. ‘Güzel ama o da değildir’ dedi. Sonra şöyle buyurdu: Şüphesiz İslam’ın en sağlam kulpu Allah için sevmen ve Allah için buğz etmendir. (Müsned-i Ahmed)

Müslümanın din kardeşlerini sevmesi bu hadiste belirtilen sevgiye dahildir.

Müslüman bir kul, dinlerinden ve imanlarından dolayı mümin kardeşlerine karşı mutlak sevgisini yok edecek olursa -bir kalpte sevgi ve nefret aynı anda bulunamayacağından- üzerine vacip olanın aksini yaparak müslümanlara, Allah’a itaatlerinden ve imanlarından dolayı buğzetmiş ve onları kerih görmüş olur. Böyle bir duruma düşen kimse ise imana ve Allah’a itaate düşman olmuş sayılır ve bu davranışıyla kendisini islâm dininden çıkaran küfre düşmüş olur.

Birçok şer’i delil müminlerin birbirini sevmemesi halinde imanlarının tahakkuk etmeyeceğini ifade eder.

Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Size yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir amel göstereyim mi? Aranızda selamı yayın!” (Müslim)

Bir müslüman “Ben nefsimde müslümanların sevgisini hissediyorum, birbirimizi sevmemiz gerektiğine gerçekten inanıyorum, müslümanlarla birlikteyim onlardan kendimi soyutlamıyorum fakat bazı müslüman kardeşlerimle aramızda sorunlar oluyor, birbirimize karşı haddi aşıyor, zulme uğruyoruz böyle şeyler yaşadığım zaman onlara buğzettiğim oluyor. Acaba ben bu durumda islâm dininden çıkaran bir küfür işlemiş olur muyum” diye düşünebilir.

Şüphesiz böyle düşünceler hepimizin aklına zaman zaman gelmektedir.  Burada bir ayrıntıyı göz önünde bulundurmak zorundayız. Eğer müslümana böylesi durumlarda bile dininden, imanından, Allah’a olan itaatinden, işlediği salih bir amelinden dolayı kin ve nefret duyuluyorsa bunun anlamı dine, imana, itaate nefret duymak olur ve böyle duygulara kapılan kimse kesinlikle küfre düşmüş olur. 

Fakat dünyalık bir meseleden dolayı tabii bir nefret oluşuyor, müslümanın dini, imanı ve salih bir ameli kastedilmiyorsa durum olayların ciddiyetine göre farklılık arzetmekle birlikte müslümanın inancıyla alakalı olmaz. Bundan dolayı şirke ya da küfre düşmez.

Bir Müslüman kendisine zulmeden bir Müslüman kardeşine buğzettiği zaman onun yaptığı haksızlığa, haddi aşmasına buğzetmiş olur. Bundan öteye geçmediği sürece hiçbir sorun olmaz.  

Günümüzde kalpleri mühürlü olup da kalbindeki nifakı dışa vuran bazı insanların bakış açılarını değerlendirdiğimizde onların bazı Müslümanlara inancından dolayı düşman olduklarını görürüz.  Özellikle laik düşünceyi benimseyenler Müslümanları dinlerinden dolayı kerih görmekte, sakal uzatanları iyiliği emredip kötülükten alıkoymaya çalışanları, İslam’ın emrettiği gibi örtünen kadınları aşağılarlar, dilleriyle ve kaş göz işaretleriyle küçümsediklerini belli ederler hatta alay konusu ederek sürekli eziyet ederler.  

 Bu zihniyetteki insanlar böyle yaparak İslamî ahlakı ve kisveyi beğenmediklerini açığa vurmuş olmaktadırlar. Maksatları dininin emrini yerine getiren bir müslümanın şahsıyla ilgili olan bir özelliğini beğenmemek değil bilakis İslam’ın emrini bizzat basite indirgemek Allah’ın emirlerinden duydukları rahatsızlıklarını sergilemektir.

Bu kimselerin küfür üzere olduklarında hiç şüphe yoktur. Dinsiz düşünceye sahip olmalarından dolayı küfürde olmalarıyla birlikte dışa yansıttıkları bu halleriyle küfürlerine küfür eklerler.

İslamî kisveye büründüklerinden dolayı aşağıladıkları kimseler dininden uzaklaşacak olsalar haramlara, büyük günahlara dalsalar üzülmezler aksine memnun olur onları el üstünde tutarlar.

Müslüman kardeşlerimize göstermemiz gereken velanın ikinci mertebesi onlarla yardımlaşmak destek olmak onlarla birlikte duruş sergilemektir. Bütün Müslümanların birbirlerine yardım etmelerinin üzerlerine şer’i bir vacip olduğunu unutmamaları gerekir. Müslüman kardeşine destek olmaktan kaçınan, gevşeklik gösteren ve umursamayan kimse günahkâr olur.

“İman edip de hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve (muhacirleri) barındırıp yardım edenler var ya, işte onların bir kısmı diğer bir kısmının dostlarıdır. İman edip de hicret etmeyenlere gelince, onlar hicret edinceye kadar size onların mirasından hiçbir pay yoktur. Eğer onlar din hususunda sizden yardım isterlerse, sizinle aralarında sözleşme bulunan bir kavim aleyhine olmaksızın (o müslümanlara) yardım etmek üzerinize borçtur. Allah yapacaklarınızı hakkıyla görmektedir.” (Enfal, 72)

Enes (r.a)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a.v) “Zalim olsa da mazlum olsa da kardeşine yardım et” buyurunca bir adam “Ya Rasulallah ona mazlumken yardım edeyim de zalimken nasıl yardım edeyim?” diye sordu. Rasulullah (s.a.v) “Onu zulmünden alıkoyarsın” buyurdu. (Buhari)

Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Kim bir mümin kardeşine gıyabında yardım ederse Allah (c.c) ona dünyada ve ahirette yardım eder” (Taberânî)

Müslümanların dara düşmeleri, başlarına bir felaketin gelmesi ve kendi kendilerine başa çıkamayacakları bir zorluğa düşmeleri durumunda yardımlaşmaları daha kuvvetli bir vacip olmaktadır.

Müslümanların yardımlaşmalarında ayrıca bir ecir ve büyük mükâfat vardır. Allah (c.c) bu hususta muhacir kardeşlerine yardım eden ensarı övmüş onları hakiki müminler olarak zikretmiştir.

“İman edip de Allah yolunda hicret ve cihad edenler, (muhacirleri) barındıran ve yardım edenler var ya, işte gerçek müminler onlardır. Onlar için mağfiret ve bol rızık vardır.” (Enfâl, 74)

Müslüman kardeşlerine yardımdan kaçınan, onları yüz üstü bırakanların imanlarında zayıflık bulunduğu aşikârdır. Mümin kardeşinin aleyhinde bir konumda bulunmaktan sakınması batıla yarayacak şekilde aleyhinde olması mümkün değildir.

Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Kim bir zalime batıl ile hakkı yok etmek üzere yardım ederse Allah (c.c)’ın ve Rasulü’nün zimmetinden çıkmış olur. (Taberânî)  

“Birbirinizle hasetleşmeyin. Almayacağınız bir malın fiyatını müşteri kızıştırmak için artırmayın. Birbirinize kin ve nefret beslemeyin. Birbirinize darılıp yüz çevirmeyin. Birinizin satışı üzerine başka biriniz satış yapmasın. Ey Allah’ın kulları, kardeşler olun. Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulüm ve haksızlık yapmaz, yardımı kesmez ve onu hakir görmez. -Peygamberimiz üç defa göğsüne işaret ederek buyurdular ki- Takva işte buradadır. Müslümanın, kardeşini hor ve hakir görmesi, bir kimseye şer olarak yeter. Her müslümanın kanı, malı ve ırzı, başka müslümana haramdır.” (Müslim)

Rasulullah (s.a.v) müslümanın din kardeşini yüz üstü bırakmasını, zulmetmesini, onu küçümsemesini ve hor görmesini yasaklamıştır. Bu amelleri yapanlar kesin bir haramı işlemiş olur, dinlerinde ve imanlarında zayıflık ortaya çıkar. Kendilerini Allah (c.c)’ın aynı şekilde azaba uğratmasına yol açarlar. Çünkü Allah’ın vereceği ceza bu dünyada işlenen amellerin cinsinden olacaktır.

İlim ehlinin sahih olduğunda ihtilaf ettikleri bir hadiste de Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurur:

“Kim mümini bir münafığa karşı korursa Allah da onun etini kıyamet günü koruması için bir melek görevlendirir. Kim de mümin kardeşine karşı onu ayıbını isteyerek haddi aşarsa Allah onu cehennemin köprüsünde söylediğinden çıkıncaya dek hapseder.”

Müslümanların birbirlerine karşı yardımcı olmaları birçok vesile ile gerçekleşebilir bazen bir kelime bile onlara yardım etme anlamında birçok faydayı beraberinde getirir.

Müslümanları daima savunmak, her türlü tehlikeden korumak, gıybetlerini yapmamak, haklarında kötü zanda bulunmamak, ihtiyaç sahibi olanlarına mali destekte bulunmak, müslümanlar arasında söylentilere yol açanlara karşı durmak, gıyablarında kardeşleri için dua etmek, müslümanların içinde bulundukları siyasi ve ekonomik durumun takipçisi olmak kendimiz ve onlar için Allah (c.c)’a sunacağımız en hayırlı amellerden sadece birkaçı olarak sayılabilir.

Bu amellerimizle Allah’tan bağışlanma umabilir kardeşlerimiz için elimizden gelen tasarrufların tamamını sarf ettikten sonra Rabbimizden ecir umabiliriz.

Kendilerini İslam’a nispet eden birtakım zümreler vardır ki Müslümanların başına gelen musibetlere üzüleceği yerde sevinir. Onları büyük otoritelerin oyunlarına gelmekle, akıllarını kullanmamakla ve aşırılıkla suçlar, başlarına gelen imtihanları gülerek ve sevinerek izlerler. Bu duruma gelmiş iman iddiasındaki kimselerin islâm iddiaları tamamen asılsızdır. Kalplerindeki nifakı dışarı vurarak ne durumda olduklarını ve kimden yana tavır sergilediklerini göstermiş olurlar.

Bu tavırların bazen kendilerine âlim denilen belamlardan da gelmesi hiçbir istikamet ehli mümini yanıltmamalıdır. Basiret sahibi her mümin bilir ki iman üzere bulunduğu sürece dünya yüzündeki her mümine ancak velayet gösterilir yani sevme ve yardım etme bakımından her birinin üzerinde hakkı vardır. Elinden geldiği kadarıyla desteğini esirgememesi gerektiğinin bilincinde olur elinden hiçbir şey gelmiyorsa en azından dua etmeyi ihmal etmez.

Müslümanların üzerlerine vacip olan velanın üçüncü mertebesi de yoldaş edinmek, takipçi olmak ve itaat etmekle gerçekleşir.

Bununla Müslümanların yoluna içtenlikle tabi olmak ve birliklerine bağlı kalmak kastedilir.

Allah (c.c) şöyle buyurur: “Rabbinizden size indirilene uyun, onu bırakıp başka dostlara uymayın! Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz?” (Araf, 3)

“Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber’e karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola giderse onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir.” (Nisa, 115)

Rasulullah (s.a.v)’den sonra en hayırlı neslin sahabi nesli olduğunda hiç şüphe yoktur Müslümanların onların yoluna ihsan üzere uyması onların adımlarını takip etmesi nasıl bir zorunluluksa İslam’a ve şeriata düşman olanların yolundan uzaklaşması da o derece bir zorunluluktur.

Sahabenin izinden giden Müslümanlarla birlikte olan kimse kendi nefsi için bu dünyada en güzelini yapmış olacağından Allah (c.c)’ın kendisine bahşedeceği ecri ve mükâfatı arzular. Şeytanın ve şeytanlaşmışların yolundan gidenler ise içine düşecekleri helakı daha dünya hayatında iken hazırlamış olur.

Huzeyfe b. Yeman anlatıyor: “Rasulullah’ın ashabı ona daima hayırları sorarlardı ben ise şerden sorardım.

-Ya Rasulallah! Öncesinde şer olan bu hayırdan sonra bir şer var mıdır?

-Evet.

-Ondan korunma nedir?

-Kılıç (yani cihattır)

- Sonra ne olacak?

-Kin ve nefretle birlikte bir sükûnet olacak.

- Daha sonra ne olacak?

- Dalalete davet edenler olacak. O zaman yeryüzünde Allah’ın halifesini görürsen ondan ayrılma! Senin bedenini zayıf düşürse, malını alsa bile yine ona bağlı kal! Eğer onu göremezsen yeryüzünde kaçmaya devam et! Ta ki bir ağacın gövdesinde ölsen bile (Ahmed b. Hanbel, Müsned)

Yaşadığımız zamanı iyice tefekkür edersek dalalete davet edenler her yerde karşımıza çıkmaktadır. Sosyal medyada, TV kanallarında ve tüm platformlarda boy göstermektedirler. Kürsülerde, minberlerde, vakıf ve derneklerin birçoğunda başköşededirler. Firavunlara ve Nemrutlara bağlılığa davet eder, daima müminlerin aleyhinde nâralar atar, ümmeti uyuşturup hakikatlerin farkına varmamaları için ellerinden geleni yaparlar.

Yukarıdaki hadisin İmam Ahmed’in başka bir rivayetinde Rasulullah (s.a.v)’e “Ya Rasulallah onların özelliklerini bize açıklar mısın” dediklerinde “Onlar bizim derilerimizdendir ve bizim dilimizden konuşurlar” diye buyurmuştur.    

Gerçekten Arapçayı da yeryüzünde İslam ülkesi diye adlandırılan beldelerde konuşulan bütün dilleri de en güzel konuşanlar ve vaaz-u nasihatlerinde edebiyatın zirvesini zorlayanlar şeyh veya allame diye tanıtılan sapkın hocalardır. Onları her zaman tağutlara itaate davet ederken görmemiz artık alışageldiğimiz manzaralardan biri olmuştur.

Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurmaktadır:

“Ben size Allah (c.c)’ın bana emretmemi emrettiği beş şeyi emrediyorum. “Cemaat, işitmek, itaat etmek, hicret ve cihad.” (Tirmizi)

Vela akidesinin belki de en zor kısmı bu üçüncü kısımdır. İnsan aklına ve şehvetine dayalı yönetim sistemleri halkları öyle bir zihniyetle yetiştirmiştir ki imanı zorluklarla elde etmiş müminleri bile hakiki anlamda Allah’a ve Rasulüne itaatten alıkoymaya zorlamaktadır. Din kardeşlerinin dertleriyle dertlenen, onlarla bir araya gelmekten memnun olan, beraberce ellerini koydukları taşın altında her türlü zorluğa katlanabilen müslüman modelini hayal bile edemez duruma gelmiş olmamız velayetin bu üçüncü kısmında sınıfta kaldığımızı gösteriyor.

Kalplerin bir amaçla çarpması, zorda kalan din kardeşlerinin yardım görmesi, velayetimizin ilk iki kısmının zorla da olsa ayakta tutulma çabasından öteye geçmiyor.

İtaat ve tam bir uyumla bağlılık kısmındaki velayeti gerçekleştirmeden fitne fesat kapıları kapanmayacak ve bencil takıntılarımız bizi etkisi altında tuttuğu sürece sefaletimiz daha acıklı bir şekilde sürüp gidecektir. Allah kendisinden yardım istenilendir.

Velhamdulillahi Rabbil alemin…