Yeryüzüne geliş gayemiz Allah (cc)’ı birleyerek tanımak ve ona istikamet üzere ibadet etmektir.

“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Beraberindeki tevbe edenler de (doğru olsunlar). Aşırı gitmeyin! Muhakkak ki O, bütün yaptıklarınızı görüp durmaktadır.”(Hud, 112)

Ayette de belirtildiği gibi insan Allah (cc)’ın emirlerine boyun eğmek ve yasaklarından sakınmak için yaratılmıştır.

İnsan dinini yeterince öğrenmeden ebedi huzuru bulamaz. İslam dini en yüce tevhid inancı üzerine kuruludur. Tevhid gerçekleşmeden Müslümanlıktan söz edilemez. Tevhid kelimesi olan la ilahe illallahın tam anlamıyla gerçekleşmesi için bu kitapta ele alacağımız vela ve bera konusu büyük önem arz etmektedir. İslam’ın aslından ve en sağlam düğümlerinden de biri olan vela ve bera konusu İslam ümmetine kendini nispet edenler tarafından bile uzunca bir süredir yeterince dikkate alınmamıştır. Vela ve bera insanların kalplerinden çıkarılmış olunca birbirleri arasında nasıl muamelede bulunacaklarını, olayları nasıl değerlendireceklerini bilemez olmuşlardır. Neticede ümmetin içine düştüğü durum birçok olumsuzluğu beraberinde getirmiştir.

Vela ve bera inancının şeriatta üstün bir yeri vardır. Tevhidi ve şirki anlatan delillerden sonra Kuran-ı Kerim’de bu konuyla ilgili deliller de oldukça fazladır.

Konuya etraflıca girmeden önce vela ve berânın önemini kavramamız gerekir.

1. Vela ve Bera (Allah için sevmek ve Allah için buğzetmek) la ilahe illallahın gereklerindendir.

“Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklıktan ayırt edilmiştir. Artık her kim tâğutu inkâr edip, Allah'a inanırsa, sağlam bir kulpa yapışmıştır ki, o hiçbir zaman kopmaz. Allah, her şeyi işitir ve bilir.” (Bakara, 256) ayetinde belirtildiği gibi bu kelimenin “la ilahe” kısmındaki tağutu inkâr ifadesin bütün tağutlara karşı olmayı, onları sevmemeyi ve onlardan beri olmayı gerekli kılar. “illallah” kısmındaki Allaha iman, Allah sevgisini ve onun mümin kullarının sevgisini gerekli kılar.

Kişinin tevhid inancına sahip olması sevdiğini Allah için sevip dost olmasını, sevmediğini de Allah için sevmeyip düşman olmasını gerektirir

2. Vela ve Bera  (Müminleri velilerimiz, kafirleri düşmanlarımız bilmek) Allah tarafından imanın temel rükünlerinden kılınmıştır.

Bir kimse asıl olan vela ve berayı kaybederse imanını da kaybetmiş olur. Allah (cc) şöyle buyurur:

“Allah'a ve ahiret gününe inanan bir milletin, babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa Allah'a ve Resulüne düşman olanlarla dostluk ettiğini görmezsiniz. Onlar o kimselerdir ki Allah kalplerine iman yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar Allah'ın hizbi (dininin yardımcıları)dir. İyi bil ki, kurtuluşa ulaşacak olanlar, Allah'ın hizbidir.” (Mücadele, 22)

Allah bu ayette kâfirleri seven mümin bir kimsenin bulunamayacağını haber veriyor. Kim kâfirlere sevgi gösterirse mümin değildir.  

“Onlardan birçoğunun kâfirleri dost edindiklerini görürsün. Nefislerinin kendilerine sunduğu şey ne kadar kötüdür! Allah onlara gazap etmiştir. Onlar ebedî olarak azap içinde kalacaklardır. Eğer onlar, Allah’a, Peygamber’e ve ona indirilen Kuran’a inanmış olsalardı, kâfirleri dost edinmezlerdi. Fakat onların çoğu yoldan çıkmış kimselerdir.” (Maide, 80-81)

Bu ayette de Allah kâfirleri veli edinenlerin Müslüman olamayacaklarını bildirmiştir.

3. Vela ve Bera (imanın en sağlam düğümüdür)  

İmanın en sağlam düğümü dostluk ve düşmanlığı Allah için göstermek ve Allah için sevip Allah için buğzetmektir.

İlim ehlinden bazıları şöyle der: “Cihadın, iyiliği emredip kötülükten alıkoymanın hakkıyla yerine getirilmesi ancak Allah için sevip buğzetmeyle ve Allah için dostluk ve düşmanlık göstermekle gerçekleşir. İnsanlar bu dengeyi kurmadan hangi yolu takip ederlerse etsinler hakla batıl, müminle kâfir, şeytanın dostlarıyla Rahman’ın dostları arasında bir fark gözetemezler.

4. Vela ve Bera imanın artmasının ve tadının alınmasının en büyük sebeplerindendir.

Enes b. Malik (ra)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (sav) şöyle buyurmuşur:

“Üç özellik vardır ki bunlar kimde bulunursa o, imanın tadını alır: 

*Allah ve Resulünü, (bu ikisinden başka) herkesten fazla sevmek,

*Sevdiğini Allah için sevmek,

*Allah kendisini küfür bataklığından kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmeyi, ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmek.” (Buhârî, Müslim)

Hadiste kişinin sevdiğini sadece Allah için sevmesi hakiki velanın anlamıdır. Küfre geri dönmeyi ateşe atılmak gibi görmek de hakiki berayı ifade eder. Bu iki anlam kulun imanının doğruluğunun ve kuvvetinin delilidir.

İbni Ebul Vefa ibn Âkil der ki: “Zamanın ehlinde İslam’ın yerini bilmek istersen mescitlerin kapılarında birikmelerine ve telbiye getirmelerine bakma şeriat düşmanlarına karşı koymak üzere nasıl kenetlendiklerine bak.”

5. Vela ve bera kişiye Allah (cc)’ın sevgisini kazandırır sadece Allah için seven ve buğzeden birisi Allahın veli kullarından olur.

İbni Abbas (rhuma) şöyle demiştir: “Allah için sev, Allah için buğzet, Allah için düşmanlık yap ve Allah için dostluğunu göster. Çünkü bundan başkasıyla Allah’ın velisi olmaya erişilmez. Bir kimse orucu ve namazı çok olsa bile böyle yapmadıkça imanın tadını alamayacaktır.

6. Velâ ve Berâ Kuran-ı Kerim’de tevhitten sonra en çok vurgulanan inanç esasıdır.

Hamd b. Atik der ki: Bil ki kâfirlere ve müşriklere düşmanlık göstermeyi Allah vacip kılmıştır. Allah’ın kitabında birçok delili olan tevhitten ve şirkin yasaklanmasından sonra çokça zikri geçen başka bir hüküm yoktur

7. Her günün başında ve sonunda Rasulullah (sav)’in sabah namazının sünnetinde ve akşam namazının sünnetinde birinci rekâtta Kafirun suresini okuması küfürden, kâfirlerden beraatını ilan etmesi, ikinci rekâtta da İhlâs suresini okuyarak Allah’a olan velâsını ve tevhidi ifade etmesi gün içerisinde zihnimizde velâ ve berâ inancının canlı kalması açısından önemlidir.

8. Velâ ve berâ inancında gevşek davranıp İslam üzere olmayanlarla velayet ilişkisinin kurulması kişiyi dinden çıkarır.

“Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları veli edinmeyin. Onlar birbirlerinin velileridir. Sizden kim onları dost edinirse şüphesiz o da onlardandır. Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.” (Maide, 51)

İmam İbn Hazm bu ayetin zahiri üzere olduğunu Yahudi ve Hristiyanlara velayet gösterenlerin kâfir olacağında kimsenin ihtilaf etmediğini söylemiştir.

9. Kâfirlere karşı velâ gösterilmesi yeryüzündeki en büyük fitne ve fesattır.

“Kâfirler de aslında birbirlerinin dostları ve yardımcılarıdırlar. Eğer siz de öyle yapmazsanız, yeryüzünde büyük bir fitne ve fesat çıkar.” (Enfal, 73)

Eğer böyle yapmazsanız demek eğer müminlere velayet göstermez kâfirlere karşı da beri olduğunuzu açığa vurmazsanız yeryüzünde fitne ve büyük bir fesat ortaya çıkar demektir.

İbni Kesir bu ayetin tefsirinde şöyle demiştir: “Eğer müşriklerden kendinizi sakınmaz Müslümanlara da gereken muhabbeti göstermezseniz insanlar arasında fitne ortaya çıkar, işler birbirine karışır, mümin kâfir birbirinden ayırt edilmez olur. İnsanlar arasında yayılan geniş çaplı ve uzun sürecek bir fitnenin içine düşülmüş olur.

Ümmetin halini göz önüne getirdiğimiz zaman kendini İslam’a nispet eden herkes görür ki şu anda bu sorun yaygın şekilde görülmektedir. İnsanların birçoğu velâ ve berâ inancında gevşeklik gösterdiği için kâfirlerle kendini İslam’a nispet edenler arasında pek fazla bir fark kalmamıştır. İşte bu da zaten fitnenin ve fesadın ta kendisidir.

Şüphe yok ki Müslümanlar kâfirlerle iç içe geçer hal ve davranışları birbirine tamamen benzeşirse dinlerinden uzaklaşır ve doğru yoldan sapmış olurlar. Müslümanın davasını tebliğ etmede müşriklerin ilgisini çekecek şekilde müşriklerden ayrışması dini ile diğerlerinden üstün bir konumda olması lazımdır.

10. Müslümanların üzerinde bulundukları iman kardeşliği bağı velâ ve berâ inancı sayesinde canlı kalabilir. Allah müminleri kardeş kılmış “Muhakkak ki müminler kardeştir” (Hucurât, 10) diye buyurmuş, Rasulullah (sav) de “Müslüman kardeşine zalim de olsa mazlum da olsa yardım et” diye buyurarak İslam kardeşliğinin her halükarda sürdürülmesi gerektiğini ifade etmiştir. İslam kardeşliğinin başlangıç noktası kişide imanın bulunmasından itibarendir. 

Rasulullah (sav)’in “Müslim müslimin kardeşidir; ona zulmetmez ve onu (kâfirlere) teslim etmez” kavlinden dolayıdır ki bir Müslüman dünyanın neresinde yaşıyor olursa olsun, hangi ırka ait olursa olsun diğer bütün değer yargılarını bir tarafa iterek velayetinin gereği olan iman kardeşliğinin gerektirdiği gibi davranır.

11. Velâ ve berâ akidesi İslam ümmetini, kâfirlerin hile ve tuzaklarından korur. Allah (cc) Kuran-ı Kerim’de müşrikleri ve kâfirleri sefihler, hayvandan daha aşağı kimseler olarak tanımlamıştır. Müslüman, Rabbinin tanıttığı şekilde kâfirleri ve müşrikleri tanıdığı zaman onların kendine ve İslam kardeşlerine karşı kuracakları tuzaklardan, hilelerinden kendini koruyarak sahte medeniyet anlayışlarından etkilenmediği gibi kendisinin İslam sayesinde şerefli ve üstün olduğunun bilinciyle kalbinde onların karmakarışık anlayışlarına karşı sağlam bir koruma hissedecektir.

Kâfirlere karşı berâ gösteren Müslümanlar, birçok sapık taifenin düştüğü sapkınlıklara kolay kolay düşmezler. Fakat kâfirlere birçok ilişkilerinde itibar eden, değer yargılarını onların etkisinden kurtaramamış nice kalabalıklar vardır ki onları ve kendi nefislerini tatmin etmek adına berâ gösterecekleri kimselere velâ göstermeye başlamışlardır.

Bunlar hakkında Rasulullah şöyle buyurmuştur:

“Muhakkak, sizden önceki ümmetlerin yoluna karış karış, arşın arşın uyacaksınız. Hatta onlar bir keler deliğine girseler sizler de onları takip edeceksiniz.” (Buharî)

Laiklerin Müslümanların kalbinde Allah için sevme ve Allah için buğzetme duygularını söndürmek, velâ ve berâ akidesine saldırıp kendileri ile Müslümanlar arasında fark bırakmamak için uğraşmaları, İslamı ve Müslümanları kolayca paramparça etmeyi hedeflemelerinden dolayıdır. Bu yüzden kâfir ve müşriklerin kullandıkları terimler tamamen İslam’ın terimlerine yabancıdır. Bununla Müslümanları İslami terimlerden uzaklaştırmak isterler. Kâfir kelimesi kendilerini ve kâfir dostlarını rahatsız etmesin diye onun yerine “diğerleri” demeyi tercih ederler. Bunu açıkça ifade edenler bile vardır. Onlardan biri de kendine davetçi ve âlim diye itibar ettikleri Kardavidir. Hıristiyanlara kâfir denmemesi gerektiğini bu kelimenin onları rahatsız edeceğini söyleyecek kadar alçalmıştır. Hâlbuki tekfir şeri bir hükümdür Allah (cc) “De ki ey kâfirler!” ayetinde Mekke müşriklerini kâfirler olarak adlandırmıştır.

“Muhakkak ki "Allah, üçün üçüncüsüdür" diyenler kâfir olmuşlardır. Oysa tek ilâhtan başka ilâh yoktur. Eğer söylediklerinden vazgeçmezlerse onlardan küfredenlere acı bir azap dokunacaktır.” (Maide, 73) ayetinde de onların kâfir olduğu açıkça ifade edilmiştir.

Böyle yeni terimler geliştirmek suretiyle kendi çağında yaşayanları ve onların nesillerini İslam’ın şer’i ıstılahlarından uzaklaştırıp neticede onlarla benzeyen, kâfirlere necis ve hayvandan aşağı nazarıyla bakmayan, izzetli duruşunu kaybetmiş, zamanla dininden sıyrılıp çıkmış toplumlara dönüştürmeyi amaçlamaktadırlar.

12. Velâ ve berâ inancı Müslüman’ı Allah’a yakınlaştıran en değerli amellerdendir. Dünyada ve Ahirette büyük mükâfatların kazanılmasına yol açar. Kulun müminlerle vela kâfirlerle bera ilişkisini sürdürmesi Allah’a olan muhabbetinin bir göstergesidir. Müslüman sadece Allah kâfirleri, müşrikleri ve mürtedleri sevmiyor, onlara gazap ediyor diye Allah’a olan bu bağlılığı sebebiyle onları sevmemekte ve buğzetmektedir. Bu da kulun Allah’a olan samimiyetini ve bağlılığını ifade eder. Kulun Allah’tan göreceği mükâfatta onun rızası için işlediği amellerin türünden olacaktır. Mükâfatlar işlenen amellerin cinsinden verilecektir.

Şeyh Abdullatif âlu şeyh şöyle der: “Kalpte kâfirlere karşı düşmanlığın bulunması mutlaka gereklidir. Çünkü bu inanç tağutu reddetmenin kapsamına girer. Tağutun reddi ile Allah’ın sevgisi arasında bir karşıtlık vardır. Allah’ın sevgisinin olduğu yerde tağutun sevgisi bulunamaz aksi için de aynı durum geçerlidir. Allah’ın ve rasulünün sevgisinin bulunduğu kalpte doğal olarak kâfirlerin buğzu bulunmak zorundadır. Müslüman gerçekte bu inancı kalbinde bulundurduğunda Allah’ın hakiki sevgisini kazanacaktır.

13. Velâ ve bera akidesine sahip olmak Müslümana dünyada birçok hayır kazandırır.

İbrahim (as) babasından ve kavminden beri olduğunu ilan eder etmez Allah kendisini İshak ve Yakup (as) ile müjdelemiştir.

“İbrahim, kavminden ve onların Allah'tan başka ibadet ettikleri şeylerden uzaklaşınca, biz ona İshak'ı ve (İshak'ın oğlu) Yakub’u ihsan ettik. Ve hepsini de peygamber yaptık.” (Meryem, 49)

İbrahim (as) kavminden beraatını ilan eder etmez Allah’tan kendisine verilen evlat müjdesine mazhar olmuştur.

Şeyh Muhammed Emin Şenkıti şöyle der: “Kâfirlerden ve onların putlarından ayrışmak Allah’ın salih zürriyetle mükâfat vermesini celbetmiştir.”

14. Velâ ve bera inancına sahip olmak Allah (cc) tarafından güzel bir övgüye kavuşmaya sebep olur.

İbrahim (as) kavminden ve onların tapındıklarından uzaklaştığını ilan edince Allah’a olan bağlılığı ve küfürden ve ehlinden olan uzaklığının bir mükâfatı olarak kendisine yeryüzünde sürekli kalıcı olan bir övgü bahşetmiştir.

“Biz onlara rahmetimizden lütuflarda bulunduk. Hepsine de dillerde güzel ve yüksek bir övgü verdik.” (Meryem, 50)

İmam Kurtubi bu ayetin tefsirinde şöyle demiştir:

“Yani onları güzel bir övgü ile yücelttik. Müminlere vela ve kâfirlere karşı bera inancı üzere olmak, müminin özellikle dara düştüğü zamanlarda Allah tarafından elde edeceği lütuflara da sebep olur.  (İçlerinden biri şöyle demişti:) Mademki siz onlardan ve onların Allah’ın dışında tapmakta oldukları varlıklardan uzaklaştınız, o halde mağaraya sığının ki Rabbiniz size rahmetini yaysın ve işinizde sizin için fayda ve kolaylık sağlasın. (Kehf, 16)”

Şeyh Muhammed Emin eş-Şenkıti bu ayetin tefsirinde müminin kâfir kavminden ve tapına geldikleri şeylerden kendini soyutlaması Allah’ın onlara rahmet etmesi ve lütufta bulunmasının sebeplerindendir şeklinde açıklamalara yer vermiştir.  

15. Kâfirlere karşı bera ve müminlere vela inancı üzerinde olmak Taifetül Mansura (Allah’ın yardımına erişen topluluk)’dan olmanın sebeplerinin en büyüğüdür.

“Ümmetimden bir taife, mansur ve muzaffer olmakta kıyamete kadar devam eder. Onları yardımsız bırakanların kendilerine bir zararı olmaz.”

Taifetül Mansuranın en önemli özellikleri dinlerini açıktan yaşamaları ve yaşadıkları din üzere sebat etmeleridir. Onların dışa yansıttıkları inanç ve bu inanç üzere sebat göstermeleri hiç şüphesiz vela ve bera inancının dışa yansımasından kaynaklanmaktadır.

Vela ve Bera Nebilerin ve Rasullerin Yoludur

İnsanlığa gönderilmiş bütün nebiler ve resuller tevhidi tam manasıyla gerçekleştirdikleri gibi Allah için sevip Allah için buğzetmeyi de hakkıyla gerçekleştirmişlerdir.

Hud (as) müşriklere davetini ulaştırdığı zaman onlar tevhide karşı inatla ve inkârla karşı koyarlarken şöyle demişlerdi:

“Dediler ki: Ey Hud! Sen bize açık bir mucize getirmedin. Biz de senin sözünle ilahlarımızı terk etmeyiz. Ve biz sana inanmayız. Ancak şu kadarını diyebiliriz ki: İlahlarımızdan bazısı seni fena çarpmış.

Hud dedi ki: Allah'ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki ben, Allah’a koştuğunuz ortaklardan uzağım. O'ndan başka herşeyden uzağım, artık hepiniz toplanın bana istediğiniz tuzağı kurun, sonra hiç bekletmeyin. Ben muhakkak ki, hem benim Rabbim, hem de sizin Rabbiniz olan Allah’a dayanmaktayım. Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, idaresi ve yönetimi O'nun elinde olmasın. Benim Rabbim, hiç şüphe yok ki, dosdoğru yoldadır.” (Hud, 53-56)

Bu ayetlerde Allah (cc)’ın nebisi Hud (as) bütün kâfir kavme karşı tek başına olmasına rağmen Allah’ın kendine bahşettiği bir mucize ve şeref nişanesi olarak kâfir kavminden beraatını açıkça ilan ediyor. Hâlbuki Hud (as)’ın kavmi Allah (cc)’ın kendileri hakkında şöyle buyurduğu kimselerdi:      

“Görmedin mi, Rabbin ne yaptı Ad kavmine? Direkleri (yüksek binaları) olan, İrem şehrine? Ki ülkeler içinde onun benzeri yaratılmamıştı.” (Fecr, 6-8)

İlim ehlinden bazıları şöyle demiştir: “Bu ayetler bir kişinin yani Hud (as)’ın hiçbir korkuya kapılmadan tam bir öz güven içerisinde kesin kararlılık ifadeleri kullanarak güçlü bir kavme karşı hitap ettiği sözlerdir. Önce onların batıl dinlerinden ve üzerinde bulundukları halden beri olduğuna Allah’ı şahit tutuyor sonra Allah’ın kendisinin velisi ve tek yardımcısı olduğunu batıl ilahların kimseye hiçbir etkisinin olamayacağını onlara öğretiyor.

Ardından son derece açık ifadelerle onların batıl dininden tapındıkları ve uğruna mallarını ve canlarını feda ettikleri sahte ilahlardan beri olduğunu, kendilerini bizzat şahit tutarak ortaya koyuyor.

Yeryüzünde Allah (cc)’ın perçeminden yakalamadığı hiçbir canlı olmadığını ifade ederken de onların hem aşağılık kimseler olduklarını hem de birer hayvana benzettiğini kendisinin de tek başına olsa bile bir ümmet olduğunu vurgulamış oluyor.

Allah’ın Halili olan İbrahim (as) da aynı şekilde kavmine şunları söylüyor:

“Ben sizin tapındıklarınızdan beriyim ancak beni yaratan Allah’a bağlıyım o beni doğru yola eriştirecektir…”

“Ey kavmim! Ben sizin şirk koştuklarınızdan beriyim…”

“İbrahim’in babasına istiğfarda bulunması ona yaptığı bir vaatten ibaretti ne zaman babasının Allah’ın düşmanı olduğu açıkça ortaya çıktı işte o zaman ondan teberri etti (büsbütün uzaklaştı)…”

 

“İbrahim’de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için güzel bir misal vardır, onlar kavimlerine demişlerdi ki: ‘Biz sizden ve sizin Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a iman edinceye kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir.’

 Yalnız İbrahim’in babasına: ‘Senin için mağfiret dileyeceğim, fakat senin için Allah’tan (gelecek) hiçbir şeyi (önlemeye) gücüm yetmez.’ demesi hariç… Rabbimiz! Yalnız sana dayandık, sana yöneldik. Dönüşümüz de ancak sanadır.” (Mümtehine, 4)

Yine bir diğer peygamber Şuayb (as) da kavmi kendisini tehdit ettiği zaman şunları söylüyordu:

“Kavminden ileri gelen kibirliler dediler ki: Ey Şuayb! Ya mutlaka seni ve seninle beraber inananları kentimizden çıkarırız, ya da dinimize dönersiniz!

Dedi ki: İstemesek de mi (bizi yurdumuzdan çıkaracak veya dinimizden döndüreceksiniz?) Andolsun ki Allah bizi ondan (kâfirlikten) kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönersek, Allah'a karşı iftira etmiş oluruz. Rabbimiz Allah'ın dilemesi hali müstesna geri dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allah'a dayanırız. Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında adaletle hükmet. Çünkü sen hükmedenlerin en hayırlısısın.” (Araf, 88-89)

Allah’ın son peygamberi Muhammed (sav)’in müşriklere nasıl bir bera uyguladığını da özellikle vurgulamamız gerekir. O tevhidi gerçekleştirmiş, şeriat üzere dosdoğru olmuş, kavmine karşı beraatını ve düşmanlığını açıkça izhar etmiştir. Kendisine karşı ayaklanmalarına aldırmadan kavminin sahte ilahlarını ayıplamış akıllı geçinenlerini sefihler olarak tanımlamıştır. Sahabe (rhum) Rasulullah (sav)’ın yolundan gitmişler aynı beraatı onlar da göstermişlerdir. Kendilerine yapılan bütün eziyetler müşriklere karşı gösterdikleri bera sebebiyle olmuştur. Allah (cc) bir çıkış gösterene kadar bütün eziyetlere sabretmişlerdir. (Allah hepsinden razı olsun) 

Kâfirlere düşman olmayan, onları kerih görmeyen ve onlardan gereği gibi bera göstermeyenler, peygamberlerin yolunda olmamış ve onların menhecini gereği gibi idrak edememiş demektir. 

Daha Nübüvvetin ilk yıllarında Varaka bin Nevfel Rasulullah (sav)’e “Senin getirdiğini getiren hiçbir kimse yok ki ona düşmanlık edilmesin” demişti. Rasulullah (sav)’ın hidayetine tabi olan onun yolundan gitmek isteyen kim olursa olsun mutlaka kâfirlere ve müşriklere düşman olması ve onlardan kendisine gösterilecek düşmanlığa hazırlıklı olması gerekir.

Ayrıca Vela ve bera cennete girmenin en büyük sebeplerinden biridir:

“Allah'a ve ahiret gününe inanan bir milletin, babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa Allah'a ve Resulüne düşman olanlarla dostluk ettiğini görmezsiniz. Onlar o kimselerdir ki Allah kalplerine iman yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar Allah'ın hizbi (dininin yardımcıları)dir. İyi bil ki, kurtuluşa ulaşacak olanlar, Allah'ın hizbidir.” (Mücadele, 22)

Bu ayet vela ve berayı gerçekleştiren kimsenin kazanacağı ecir ve mükâfatları açıkça beyan etmektedir.

Müfessir Sadi, tefsirinde bu kimselerin, Allah’ın kalplerine sarsılmayan ve şüphelerden etkilenmeyen imanı yazdığını, kalplerine imanın tohumlarını ektiği, resmettiği ve sabitleştirdiği kimseler olduğunu belirtir.

Allah (cc) vela ve bera inancını kalplerimize yerleştirsin, bu inancın ahiretteki mükemmel karşılığından bizleri mahrum etmesin (Allahumme amin)