Allah’a hamd, Rasulüne salât ve selam olsun.
Geçen ayki yazımızda Müslümanlardaki Yahudileşme konusuna giriş yapmıştık.
Yahudilik ve Yahudileşme bir ırk meselesi değildir. Yahudilik ve Yahudileşme bir zihniyet meselesidir. Müslümanlar vahye kendilerini lâyıkı ile muhatap tutmadıklarında vahyin sakındırdığı insanların vasıflarına sahip olabilir, bilmeden de olsa Yahudileşmiş olabilirler. Bu aşamada vahiy ile olan muhataplığın gözden geçirilmesi, geçmişte yaşamış olan insanların bizlere niçin anlatıldığının iyi anlaşılması ve o kavimlerin sıfatlarından sakınma noktasında özen gösterilmesi elzemdir.
Yahudiler ve İsrailoğulları ile ilgili Kur’an ayetlerini okurken aklımıza sadece bugünkü İsrail topraklarındaki ve dünyanın dört bir yanındaki Yahudiler ilk olarak gelir ve sonrası düşünülmeyecek olursa toplumlara ve insanlara sirayet etmiş Anadolu’nun tam ortasında adı Ahmet, ancak amelleri Yosef’e benzer insanlar bulmamız mümkün olur.
Yahudilerin bazı öne çıkmış insan kayırmacılığı, kendinden olanın hatasını görmeme, kaypak davranma, gevşeklik gösterme, Allah’a ve kullara karşı verdikleri sözleri yerine getirmeme gibi özellikleri vardır.
İnsan kayırmacılığı onlarda öne çıkmış bir haslettir. Onlar kendi zamanlarında yaşanan olaylarda tavır belirlerken insanların konumlarını ve durumlarını göz önünde bulundurmakta ve ona göre hareket etmekteydiler. Kendi içlerinde zengin olanlar ile fakir olanlara, sıradan halktan olan ile mele takımında olan insanlara gösterdikleri muamele aynı değildi.
Nitekim Rasulullah’ın (sav) yanına yüzü kömürle karartılmış, celde vurulmuş bir Yahudi getirdiler. Bunun üzerine Rasulullah (sav) Yahudileri çağırarak;
“Siz zina eden kimsenin haddini (cezasını) kitabınızda böyle mi buluyorsunuz?” diye sordu.
- Evet! dediler. Bunun akabinde onların alimlerinden birini çağırdı ve;
- Sana, Tevrat'ı Musa'ya indiren Allah adına soruyorum! Zina edenin haddini kitabınızda böyle mi buluyorsunuz?” dedi. O da
- Hayır! Eğer bana bu sözle sormasaydın sana haber vermezdim! Biz onu recm olarak buluyoruz. Lakin bu iş, eşrafımız arasında çoğaldı. Artık o hale geldik ki, şerefli birini yakalarsak onu bırakıyoruz. Zayıfı yakalarsak ona haddi uyguluyoruz. Dedik ki: “Geliniz soyluya da, soysuza da tatbik edeceğimiz bir şey üzerine ittifak edelim!” Ve kömüre boyamakla celde vurmayı recmin yerine koyduk.
Bunun üzerine Rasulullah (sav) “Allahım! Senin emrini onlar kaldırdığında ilk ihya eden benim!” buyurdu ve emir vererek Yahudi recmolundu.[1]
Görüldüğü üzere Yahudiler öne çıkan insanlar ile avamdan olan insanlar arasında hüküm açısından bir insan kayırmacılığına başvurmakta idiler.
Peki, önemli olan soru şudur? Biz Müslümanlar için bu haslet günümüzde var mıdır?
Biz sorgulamayı burada kendi nefsimiz ve kendi topluluklarımız için yapmalıyız. Cahiliyye toplumuna gözümüzü dikmezden önce kendi nefislerimize bakmalıyız. Vahiy ile kendimizi ve bulunduğumuz camiayı direkt olarak muhatap tutmalıyız.
Etrafımıza baktığımızda Müslümanların önderlerinin ya da zenginlerinin bazı suçları işlediğindeki tepkileri ile bir gariban Müslümanın bir günah işleyip bu günah ortaya çıktığındaki tepkileri ve tavırları aynı olmamaktadır. Gariban birisinin günahı ayyuka çıktığında insanların tepkisi ile önde gelen ya da toplum içerisinde makam sahibi, insanların teveccüh ettiği bir insanın günahı ayyuka çıktığındaki tavırlar ve tepkiler eşit değildir.
Garibanın işlediği bir cürüm ile garibanın yüzüne bakılmaz iken, önder kabul edilen ya da zenginlik sahibi bir insanın hatasında insanların birbirlerine ‘Allah’ın ne kadar da bağışlayıcı olduğu, insanlara yumuşaklık ile muamele etmenin gerekliliğini’ hatırlattığı dikkat çekmektedir.
Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır;
“Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. (Onları sizden çok kayırır.) öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın. Eğer (şahitlik ederken gerçeği) çarpıtırsanız veya (şahitlikten) çekinirseniz (bilin ki) şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”[2]
Özellikle ayeti kerimede zengin ve fakir hususunda ayrım yapılmamasının istenmesi insanların nefislerinde makam, mevki sahibi insanlara karşı taşıdığı zaaftan dolayıdır. Çünkü insanlar bir takım vasıfları kendilerinde taşıyan insanların dokunulmaz olduklarını zannederler. O insanlardan olası bir takım menfaatler kazanmak söz konusu olduğundan o insanlar ile kötü olmak ve kötü anılmak istemezler. Bu durum ise insanlar tarafından bir takım makam ve mevki sahibi insanların kayrılmasına yol açar. Bu da nihayetinde toplum içerisindeki adaletsizliği ve hukuksuzluğu beraberinde getirir.
Bu adaletsizlik ve hukuksuzluk bir yana, Müslümanlar açısından lanetlenmiş bir kavim olan Yahudilerin vasıflarından bir vasfın taşınması anlamına gelir ki bu da bizlerin o kavmin karşılaştığı son ile karşılaşmamız açısından kaçınılmazdır. Allah bizleri muhafaza etsin.
Yine ayeti kerimede geçtiği üzere ‘Adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın.’ kısmı şeriatın kesinlik içerisinde belirlediği bir hata var ise bunun cezası noktasında kendi kafanıza göre bir takım ictihatlar ve teviller ile karar vermeyin anlamına gelmektedir.
Bizler muamelelerimize, kimin ne kadar cezalı olması gerektiğine ya da ne kadarlık bir tavır hak ettiğine kendimiz karar vermekteyiz. Çünkü içerisinde bulunduğumuz ortamda dinî, hukukî ve İslamî bir otoriteden bahsetmek mümkün değildir. Kimi zaman bir garibanın yaptığında yüzüne bakmayacağımız suçları zenginler ya da ilim sahibi zannettiğimiz insanlar yaptıklarında sesimiz çıkmamaktadır.
Bir başka husus ise yaşadığımız toplum içerisinde câhiliyye insanlarının tepkilerini bizler de Müslümanlar içerisinde yaygınlaştırıyoruz. Bir günah açığa çıkıp da o kişiye toplumsal ceza söz konusu olduğunda yukarıdaki satırlarda da ifade etmeye çalıştığım gibi kendi isteğimize, hevamıza göre biraz da cahiliyenin tuzu, biberi olarak kararlar veriyoruz. Cahiliyeden bize kalan, sirayet eden husus nedir diye soracak olursak? Toplumun da kendi idarecileri için karar vermelerinde bir argüman ve dayanak olarak kullandıkları ‘Abi çalıyor ama çalışıyor’ mantığı olduğunu söyleyebiliriz.
Toplum insanları kendi idarecilerinin yanlış yaptığına, hatalı olduğuna inanması ile birlikte onlardan bir takım menfaatlerin de söz konusu olduğunu bildiklerinden, kendi düzenlerinin bozulmasını istemediklerinden ‘Evet yanlış olan bir takım şeyler olabilir, ancak şöyle iyi yanları var’ argümanı ile inandıklarını desteklemektedirler.
Bu durum eğer şeriate muhalefet edilen ya da hakkında kesin bir hüküm verilmeyen bir husus olsa doğru kabul edilebilir. Ya da bu durum insan ilişkilerinin tesisi noktasında kullanılan bir argüman olsa kullanılabilir. Örneğin; Falanca arkadaşımızın bir takım eksiklikleri var, ancak bununla birlikte şu kadar da iyi yönleri var. Bundan dolayı onun kabul edilmesi ya da arkadaşlık yapılmaya devam edilmesi noktasında bu artı yönleri göz önünde bulundurulmaya çalışılmalı demek gibi.
Ancak insan hırsızlık yapsa, yalan söylese, dinine ve davasına ihanet etse bununla beraber çok iyi de yönleri var dolayısıyla görmezden gelelim ya da görmezden gelmesek de bir başka insan yaptığındaki tepkinin aynısını vermeyelim çünkü bir takım menfaatler söz konusudur demek ise ciddi bir tezattır.
Ezcümle şeriatın belirlemiş olduğu bir hatayı yapmış birisi var ise onun iyilikleri ile birlikte bu insan hakkında var olan günahın sabit olması görmezden gelinemez. Görmezden gelinmemesi, insanın ceza, kınanma ve tavır noktasında kayırılması bir Yahudileşme vakıasıdır.
Elbette burada bahsedilen hususlar açıktan işlenen ve Müslümanlara zarar veren günahlardır. İnsanların kendi nefislerinde gizli olarak işledikleri, evlerinde işlemiş oldukları günahlar değildir. Hakikatte günahsız hiçbir insan yoktur. Günahsız bir insan ve toplum hayalinde olan hiç kimse de yoktur. Rabbimiz bizleri günahlara meyyal yaratmıştır. Ancak ölümden önce yapılacak tüm tevbeleri de bu günahların temizleyicisi kılmıştır. Toplumsal işlenen suçlar, Müslümanlara eza ve cefası olacak olan suçlar bu bahsetmeye çalıştığımızın kapsamındadır.
Yeri gelmişken yazının dengesini koruyacağını zannettiğim şu hadisi ifade etmek istiyorum. Aksi takdirde yazıdan günah işleyen her insanın dışlanması ya da beri olunması gerektiği anlaşılabilir.
Ebu Nuceyd İmran İbni Husayn el-Huzâî’den (ranhuma) rivayet edildiğine göre Cüheyne kabilesinden zina ederek gebe kalmış bir kadın Rasulullah’ın (sav) huzuruna geldi ve:
– Ya Rasulallah! Cezayı gerektiren bir suç işledim. Cezamı ver, dedi.
Bunun üzerine Efendimiz (sav) kadının velisini çağırttı. Ona:
– “Bu kadına iyi davran! Doğum yapınca bana getir!” buyurdu.
Adam Efendimizin buyurduğu gibi yaparak kadını doğumdan sonra getirdi.
Rasulullah (sav) kadının üzerine elbisesinin iyice bağlanmasını emretti. Sıkı sıkıya bağladılar. Sonra Rasulullah’ın (sav) emri üzerine taşlanarak öldürüldü. Daha sonra Rasulullah (sav) kadının cenaze namazını kıldı. Ömer (ranh);
– Ya Rasulallah! Zina etmiş bir kadının namazını mı kılıyorsun? diye sorunca Hz. Peygamber şunları söyledi:
– “O kadın öyle bir tevbe etti ki, şayet onun tevbesi Medine halkından yetmiş kişiye taksim edilseydi, hepsine yeterdi. Sen Allah’ın rızasını kazanmak için can vermekten daha üstün bir şey biliyor musun?”[3]
Tekrar konumuza dönecek olursak insanların şeriattaki günahları işlediklerinde kayrılmaları bir Yahudileşme emaresidir.
Aişe (ranha) şöyle anlatır; Kureyş'in Mahzûm soyundan olup da hırsızlık etmiş bulunan bir kadının durumu, Kureyş'e üzüntü vermişti. Onlar “Bu kadını cezadan af hususunda Rasulullah (sav) ile kim konuşabilir? Bu hususta kelam etmeye Rasulullah'ın (sav) sevgilisi olan Usame'den başka kim cesaret edebilir ki?” dediler.
Nihayet Usame, bu hususta Rasulullah (sav) ile konuştu. Bunun üzerine Rasulullah (sav) “Allah'ın ta'yin ettiği cezalardan bir ceza hususunda şefaat mi ediyorsun?” buyurdu.
Sonra ayağa kalkıp bir hutbe yaparak şöyle dedi; “Ey insanlar! Sizden evvelki (ümmet)ler ancak şu sebepten sapmışlardı. Onlar aralarında şerefli bir kimse çaldığı zaman onu bırakırlardı da zayıf olan çaldığı zaman ona ceza uygularlardı. Allah 'a yemin ediyorum ki, eğer Muhammed'in kızı Fatıma çalmış olaydı, muhakkak onun elini de keserdim.”[4]
Rasulullah (sav), bu rivayette kendisine en yakın zannedilen kızının dahi bir suç işlediğinde cezasının çekmesi gerektiği noktasında bir hususa dikkat çekiyor. Buradan anlaşılması gereken şey ne kadar yakın olursa olsun insanlar bulundukları makam ve mevkiye göre iltimas görmezler. Şeriatın önünde tüm insanlar eşittir. Şeriatın sahibi olan Allah Teâlâ’nın en sevgili Muhammed’in (sav) kızı dahi şeriata muhalif bir iş yapacak olsa o dahi cezasız kalmaz. Bu hususta herkes eşittir.
Hadiste zikredilen bir detay da şudur ki; bu suç bir kadının işlemiş olduğu Allah ile arasındaki bir suçtur. İnsanlara ve Müslümanlara zarar veren bir suçun şeriat nazarında değerlendirilmemesi ise asla düşünülemez.
Müslümanlar ticareti hususunda gösterdiği hassasiyeti, davası ve dini uğruna göstermemektedir. Tüccar olan Müslümanlar ticaret yaptıklarında mal sattıkları bir kimsenin parayı vermemesi ya da kendisini aldatması halinde veryansın edip, herkesi, her yeri ayağa kaldırmaktadırlar. Ancak kendi menfaatleri ve kendi cepleri söz konusu olmadığında ise aynı hassasiyeti göstermemektedirler. Müslümanların maddi, manevi kazanımlarını boşa çıkaran önderlere aynı veryansın etmemektedirler. Sormak gerekir “Allah’ın dini, Müslümanların maddi güçleri, Müslümanların emekleri sizin arabanızdan, ticaretinizden, mallarınızdan daha mı değersizidir?” ki sesiniz bunlar konusunda daha az çıkar.
İlim ehlinin sicili ile alakalı yanlış anlaşılmış ya da hatalarını örtme, onları daha idareci davranma noktasındaki değerlendirmeler, onların ictihadî olarak yaptıkları hatalar ile alâkalıdır. Önde giden insanlar direkt olarak şeriate muhalif olmayan göreceli hatalar yapabilirler. Bu sicil, bu idare önde gelen insanlar için söz konusu olabilir. Ama direkt olarak şeriate muhalefet ettiklerinde, Müslümanlara zarar vermeye başladıklarında onları kayırmak söz konusu değildir.
Yazıya başlık yaptığımız nepotizmin ne olduğunu da izah ederek yazımı tamamlamak istiyorum.
Nepotizm; akraba kayırma veya adam kayırmak demektir. Adil olmayan şekilde yapılan ayrımcılıktır. Yani kişinin kendisinden bildiği insanı, menfaatinden dolayı kayırmasıdır. Menfaatin kesin bir şekilde maddi olması gerekmez. Manevi olarak alacağı bir fayda karşılığında da kişinin kayrılması mümkündür.
Türkçe bir karşılık ile izah etmek gerekirse kısa şekilde torpil yapmak anlamına gelir. İltimas, kayırmak, tutmak, haksız olarak yardımda bulunmak, bir şeyin yapılmasını istemek diyebiliriz. Adam kayırmak, başkası için aracılık yaparak ona hakkı olmayan bir şeyin verilmesi için çalışmaktır.
Günümüzde nepotizm kavramı sıklıkla siyasilerin bazı yakınlarını kayırarak hak etmedikleri halde onlara bir takım makamları vermeleri için kullanılmaktadır. Yani kayırmak suretiyle hak etmedikleri şekilde davranmaktır.
Müslümanlar için kullanacak olursak insanları bir takım menfaatlerden dolayı işledikleri bir suçun gereği ile muamele etmeksizin, hak etmediği şekilde muamele etmek ve davranmak olarak anlayabiliriz.
Rabbim bizleri Yahudileşmekten ve Yahudi zihniyetinden muhafaza etsin.
Adaletle insanlara muamele eden, yeryüzünde şeriatını ikame eden kullarından eylesin.
Bizleri düşmanlarının bile adaletine güvendiği insanlardan kılsın. Amin.
Selam ve dua ile…
[1] (Müslim)
[2] (4/ Nisa 135)
[3] (Müslim)
[4] (Buhari)