Münafıkların ve kalbi hastalıklı zümrenin birden fazla vasıfları bulunmaktadır. Onların en belirgin ve temel özelliği ise içlerinin ve dışlarının birbirlerinden farklı olmasıdır. Onlar içlerinde küfrü ve kafirlere olan sevgiyi taşırken dışlarına imanı izhar ederler. Dolayısıyla kalplerinde küfrün sevgisi, imanın ve müminlerin kini vardır. Kalplerinde iman yoktur. Bundan dolayı da yer yer kalplerindeki küfrü ve küfre olan, kafirlere olan sevgiyi dışarı vururlar. Münafıkların ve kalbi hastalıklı kimselerin özelliklerinden birisi de izzeti ve üstünlüğü kafirlerin yanında aramalarıdır. İzzet ve üstünlük sahibi olarak kafirleri görmektedirler. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

“Münafıklara, kendileri için elem dolu bir azap olduğunu müjdele. Onlar, müminleri bırakıp kâfirleri dost edinen kimselerdir. Onların yanında izzet ve şeref mi arıyorlar? Hâlbuki bütün izzet ve şeref Allah'a aittir.”[1]

Ayet münafıkların azap ile müjdelenmesi ile başlamaktadır. Sonrasında onların özelliklerinden yani kafirleri dost edinmelerinden bahsedilmektedir. Ayetin en son kısmında ise kafirleri dost edinme sebepleri zikredilmektedir. O da izzeti kafirlerin yanında aramalarıdır.

Münafıkların içlerinde taşıdıkları kafirlere karşı sevgi ve müminlere karşı öfkeden dolayı hakikatte Müslümanlara düşman, kafirlere karşı dostluk içerisindedirler. Yani velaları kafirlere, beraları ise müminleredir. Bunun sebebi ise kafirlerin üstün olduğunu zannetmeleridir.

Münafıkları ve kalbi hastalıklı kimseleri onların yanında izzet aramaya iten sebeplerden biri de Allah’a karşı taşıdıkları su-i zandır. Allah’ın müminlere yardım etmeyeceğini düşünüp yardımın kafirlerin yanında bulundurdukları maddi hazırlıklarda olduğunu, onların elde ettiği ve ulaştığı mertebelerde olduğunu zannetmelerindendir.

Onlar, kafirlerin ellerindeki bazı somut sebepleri görmekle kısır bir görüşe sahip olmakta ve bunun ötesini göremeyerek her şeyin Allah azze ve celle’nin elinde olduğunu, güç ve kuvvet ile tüm yaratılmışların O’nun emrinde olduğu hakikatine yakinen iman etmemektedirler.

Allah azze ve celle bir başka ayette ise şöyle buyurmaktadır;

“…Hâlbuki asıl üstünlük Allah'ın, Peygamberinin ve mü'minlerindir. Fakat münafıklar (bunu) bilmezler.”[2]

Bu ayette ise Rabbimiz izzetin, üstünlüğün Allah azze ve celle katında olduğunu hatırlatmaktadır.

Münafıklar, izzet arayışından dolayı kafirleri dost edinir ve onlara Müslümanların aleyhinde yardım ederler.

İzzet ve üstün olmak ancak takva ve iman ile mümkündür. İman ve takva ile elde edilmeyen bir üstünlük, Allah katında gerçek bir üstünlük değildir.

Münafıkların özelliği ise üstünlüğü, izzeti, onuru, şan ve makamı insanların, özellikle de kafirlerin ellerinde bulundurdukları maddi güçlerde, otoritelerde olduğunu zannetmeleridir. Onlar bu yüzden kafirlere yaklaşır, müminlerden uzaklaşırlar. Onların kafirlere dost, müminlere düşman olmalarının sebebi, yanlış izzet anlayışlarıdır.

Müminler ise izzeti Allah’ın yanında bilmeli ve ona göre hareket etmelidirler. Dünyada kafirlerin zahiri bir üstünlüklerinin olduğunu görseler de bunun geçici olduğunu, bir köpük misali sahte olduğunu hakikatinin olmadığını bilmelidirler. Allah azze ve celle şöyle buyurmaktadır;

“…Her kim şan ve şeref istiyorsa bilsin ki, şan ve şeref bütünüyle Allah'a aittir.”[3]

Bugün durum Müslümanların aleyhinde olabilir ancak imanı yakin ile bezenmiş olan müminler bilmelidir ki akıbet yine de Allah’ın ve O’nun samimi kullarınındır. Üstünlük bu dünyadaki hakimiyetten ibaret değildir. Yeryüzündeki otorite, Allah azze ve cellenin kullarına vereceği üstünlüğün çeşitlerinden sadece bir tanesidir. Bu üstünlüğe erişmek için Allah azze ve celle’nin gösterdiği yoldan ayrılmak kalpteki imana şüphenin karışmasıdır.

İzzet kafirlerin ellerinde bulundurdukları mal, mülk, güç, silah, teknolojik ilerlemişlik gibi şeylerde saklı değildir. Bilakis izzet Allah azze ve cellenin müminlere indirdiği ve indireceği ilahi destek ve güçtedir.

Mümin ise münafıkların aksine maddeci ve maddeye dayanarak değil, işleri Allah’a dayanarak ve O’na tevekkül ederek değerlendirir. Bu da kendisini sadece Allah’a karşı hüsnü zan besleme, O’nunla mutmain olma, O’na karşı ümitli olma ve O’nun Müslümanları asla yüz üstü bırakmayacağı hususundaki zannını diri tutmasına sebep olur. Bu da mümin için arzu edilen bir durumdur.

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

“Ey inananlar! Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğruya iletmez.”

“İşte kalplerinde bir hastalık (nifak) bulunanların, "Başımıza bir felaketin gelmesinden korkuyoruz" diyerek onların arasında koşup durduklarını görürsün. Ama Allah, yakın bir fetih veya katından bir emir getirir ve onlar içlerinde gizledikleri şeye (nifaka) pişman olurlar.”[4]

Bu ayette de münafıkların kafirlere meyletmesinin sebebi olarak dünyalık güç ve kuvvete dayanmaları olarak izah edilmiştir.

Rasulullah (sav) ve yanındaki ashabın imtihanları ağırlaşınca bazı kişiler münafıklık yapmaya başladı ve olmayacak çirkin sözler söylediler. Allah Rasulü (sav) insanların çektiği belaları ve sıkıntıları görünce onları müjdeleyerek şöyle dedi;

“Canımı elinde tutan Allah’a yemin olsun ki, şu gördüğünüz sıkıntılı dönem ve belalar yok olup gidecektir. Umarım ki ben, Beyti Atik olan Kabe’yi güven içerisinde tavaf edeceğim ve Allah bana Kabe’nin anahtarlarını verecektir. Allah Kisra’yı ve Kayser’i helak edecek, onların hazinelerini Allah yolunda infak edeceksiniz.”

O sırada yanında arkadaşları bulunan bir kişi şöyle seslendi: “Siz şu Muhammed’in dediklerine şaşırmıyor musunuz? Baksana Kabe’yi tavaf edeceğimizi, Faris ve Rumların hazinelerini sağa sola dağıtacağımızı bizlere vaat ediyor. Halbuki öyle bir durumdayız ki içimizden herhangi bir kişi korkusundan dolayı tuvalete bile gidemiyor. Allaha yemin olsun ki o bize aldatıcı haberlerden başka vaatlerde bulunmuyor.”[5]

Bu rivayet bize şunu açıkça göstermektedir ki kalbi hastalıklı ve münafık olan kimselerin Allah’a karşı iyi zanları yoktur. Bugün de izzeti batının yanında aramak, BM ve diğer uluslararası örgütlerin yanında zannetmek Rasulullah’ın (sav) zamanındaki münafıklar ile ilkesel olarak aynı yerde olmak demektir. Demokrasiden ve demokratlardan ülkeler adına medet ummak, onların güç ve otoritelerinin olduğuna kani olmak kalbin en acı hastalıklarındandır.

Her ne kadar onların özelliklerini kafirlerin yanında izzet arayışı olarak belirlediysek de kafirlere dostluk beslemek, onlara yardım etmek de onların özelliklerindendir. Bugün bir mümin için kafirleri dost edinmesi, dinleri adına onları sevmesi belki düşünülemez. Ancak o kafirlerin içlerinde bulundukları durumdan dolayı her şeyin onların ellerinde olduğu, gücün, kuvvetin onlar yanında bulunduğu, dolayısıyla da içinde bulunulan durumda aziz olanların onlar olduğu kanaatine oluşabilir. İşte bu kalbi bir hastalıktır. Onlar dünyadaki güçlerine rağmen zilletin içerisinde bocalayan azgın insanlardır.

Münafık ve Kalbi hastalıklı kimseler hangi ortamlarda ortaya çıkar?

·        Güç el değiştirdiğinde

Bir otorite ya da hareket güç kazandığında, kalbi hastalıklı ve münafık olan kimseler çıkarları adına ortaya çıkarlar. Hicret sonrası Medine’de İslam toplumu güç kazanınca münafıklık ortaya çıkmıştır.

·        Baskı, imtihan ve musibet zamanlarında

Bir toplumda hâkim olan inanç veya ideolojiye ters düşmek riskliyse, münafıklar içlerinde taşıdıklarını gizleyip farklı görünmeyi tercih edebilirler.

·        Çıkar ve kazanç ortamlarında

Bir yerden, bir dinden, bir topluluktan görünmek eğer kişiye çıkar sağlıyorsa işte o zamanda münafıkların ortaya çıkması muhtemeldir. Ganimet ortamlarında var olan münafıklar savaş zamanlarında ise sürekli olarak bahanecidirler.

·        Kriz anlarında

Savaş, imtihan ve toplumsal kriz anlarında bir taraftan yana görüş bildirerek risk almamak için münafıklar ikili oynayarak hangi taraf işlerine gelir ise onlara meylederler.

***

Burada şu hususu da zikretmek yerinde olacaktır; Bir başka üstünlük sebebi olarak kabul edilen ve genelde müminlerin arasında görülen şey de insanların kendi hizip ve grupları ile övünme isteği ve bununla üstünlük arayışında ve arzusunda olmalarıdır. Bu durum, cahiliyeden kaynaklanan bir içgüdüdür. Bu hususa da Müslümanların dikkat etmesi gerekir. Kendilerini bu konuda muhasebe etmelidirler.

İzzet ve üstünlük kafirlerin yanında olmadığı gibi mücerret olarak bizlerin intisap ettiği cemaatlerde, gruplarda, mezheplerde ve hiziplerde de değildir. İzzet Allah azze ve cellededir. İnsanlar sahip oldukları grup ile sevinir ve birbirlerine üstünlük kurmaya çalışırlar. Ancak üstünlük sebebi Allah’ın kendi elinde bulundurdukları sebebiyledir. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

“Dinlerini darmadağınık edip grup grup olan kimselerden olmayın. (Ki onlardan) her bir grup kendi katındaki (dinî anlayış) ile sevinip böbürlenmektedir.”[6]

Yani dinlerini parça parça eden, değiştiren ve bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr eden müşrikler gibi olmayın. Bu kimseler bâtıl dinlere mensup olanlar, putlara tapanlar, Mecusiler, Hristiyanlar ve Yahudiler gibi olanlardır.

Bizden önceki dinlere mensup olanlar, aralarındaki konularda muhtelif görüşlere, bâtıl dinlere ayrılmışlardır. Onlardan her bir fırka kendisinin hak üzere olduğunu sanmıştır. Bu ümmet de aralarındaki konularda mezheplere ayrılmıştır. Birisi hâriç hepsi sapıklıktadır. O ise Allah'ın kitabına, Rasulü’nün (sav) sünnetine, sahabe, tabiin, tebei tabiinin üzerinde bulundukları yola sarılan ehl-i sünnet ve’l cemaattir.

İmam Buhari’nin rivayet ettiği, Beni Mustalık gazvesinde yaşanan olay bu konu ile ilgili olarak bizlere ışık tutmaktadır;

“Ensar’dan bir genç ile, muhacirden olan bir genç kuyudan su çekme esnasında sıra kavgasına tutuşurlar. Bu olayda münafıkların payı büyüktür. Sonrasında ise her iki genç de kendi kavmini ve grubunu yardıma çağırır. Bir yanda muhacir topluluğu bir yanda ise ensar topluluğu... Bunu haber alan Allah Rasulü (sav) ise hemen olay yerine koşar ve “Cahiliyye davası mı güdülüyor? Nedir bu çığlıklar, bu feryadlar?” der.

Normal şartlarda ensar ve muhacir kavramı İslam ile ortaya çıkan iki kavramdır. Ancak efendimiz bu iki kavramın burada kullanılmasını cahiliye davası olarak anmıştır. Çünkü hak ve adalet yönüne bakmaksızın ensara sadece ensar diye, muhacire de sadece muhacir olduğu için destek olmak cahiliyedendir. Yani üstünlük mücerred olarak muhacirlikte ya da ensarlıkta dahi değilken günümüzdeki herhangi bir grup veya cemaatten olmakta hiç değildir.


Selam ve dua ile....


[1] (4/Nisa 138-139)

[2] (63/ Münafikun 8)

[3] (35/ Fatır 10)

[4] (5/ Maide 51-52)

[5] (Beyhaki)

[6] (30/ Rum 32)