İnsanın davranışları, kendisinin ıslah ve terbiyesi ile doğru orantılıdır. Bundan dolayı da İslam dini kulun nefsini terbiye etmesi ve ıslah etmesi üzerinde durmuştur. Rasulullah (sav), İslam’ın ilk müntesipleri olan ashabıyla nefislerin terbiyesi hususuna oldukça özen göstermiştir. Çünkü kendini ve kalbini ıslah edemeyen, nefsini dizginleyemeyen hiçbir insanın tavır ve davranışları vahiy kaynaklı olamaz. Kendi kaynaklı, nefsinden ve isteklerinden kaynaklı olabilir.

Nefsini ıslah edemeden savaşırsa nefsi için savaşır. Cihad ederse kendi için cihad eder. Kalkarsa ya da oturursa hevası için kalkar ve oturur. Halbuki her hali Allah kaynaklı, Allah rızası doğrultusunda olmalıdır. Kendi için, nefsi için kalkmaması, oturmaması, savaşmaması, tavır almaması gerekir.

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

“Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” dedi.[1]

Bu ayet kişinin nefsini terbiye etmemesi halinde, nefsini kontrol edemediğinde ilahi ölçülerden uzaklaşacağını ifade etmektedir. Buna benzer daha nice ayetlerde Allah azze ve celle nefsin terbiyesi üzerinde durur.

“Kim azgınlık eder ve dünya hayatını tercih ederse şüphesiz cehennem onun sığınağıdır. Kim de Rabbinin huzurunda duracağından korkar ve nefsini arzularından alıkoyarsa şüphesiz cennet onun sığınağıdır.”[2]

Nefsinden hareket etmek, kulun ölçüsünü vahiyden, akıldan ve hikmetten değil, kendi arzu, istek, heva, heves ve benliğinden almasıdır. 

Nefisten hareket etmek bireysel olarak ahlaki zaaflara, yoldan çıkmaya, çizgiyi kaybetmeye, günaha ve cehenneme götürür.

Toplumsal olarak ise istikrarsızlığa, adaletsizliğin yayılmasına, güvensizliğin yaygınlaşmasına sebep olur.

Bugün Müslümanların tevhidin öğrenilmesi, imanın bilinmesinden sonra en fazla üzerinde durması gereken husus nefisleri terbiye etmektir. Vahiy, insanı değiştirmeli, dönüştürmelidir. Müslümanın cahiliyeden farkı sadece fikirlerinin değişmesi olmamalıdır. Taşımış olduğu fikir ve akide onun kendi benliğini de değiştirmelidir. Fikirler olumlu anlamda değişmiş, ameller ve benlikler eskide kalmış ise tavırlar, hareket, fiiller olumluya dönüşmemiştir.

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

“Nefsinin arzusunu kendisine ilâh edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın?”[3]

Bu ayeti kerimeyi topluma yaptığımız davetlerde sıkça gündem ederiz. Peki hiç kendimize okuyarak kendimiz için düşündük mü? Bizler ayetin sadece kafirler ile alakalı olduğunu düşünerek ayeti yorumlamaktayız. Bu doğru bir yaklaşım şekli değildir. Bu ayet elbette kafirler için inmiştir, bu doğrudur ancak sadece kafirler ile alakalı diyerek ayetin manasından sıyrılmak genel itibariyle doğru bir yaklaşım değildir.

Her ayetin indirildiği bir kavim veya bir grup elbette vardır. Ancak bizler ayetlerin bizi kapsayıp kapsamadığı hususunu kendimiz için düşünmek ve dertlenmek mecburiyetindeyiz.

Bu ayeti düşünerek bizler “Nefsimizden hareket ediyor muyuz?” sorusunu nefislerimize sormalıyız. Nefsimize rağmen yaptığımız işler var mıdır? Nefsimizden söylediğimiz sözler, nefsimizden hareketlerimiz, nefsimizden tavırlarımız var mıdır? Vahye rağmen, yanlış olduğunu bilmemize rağmen, nefislerimize göre hareketlerimiz. Kendimize göre fikirlerimiz.

Nefsimizden konuşmalar, nefsimizden fetvalar, nefsimizden düşmanlıklar ve nefsimizden dostluklar…

Şartlar değişmemesine rağmen bizler neden değişiriz? Bugün iyi dediğimize yarın niçin kötü deriz? Ya da bunun tam tersini neden yaparız? İnsanların birbirlerine karşı yaklaşımları belli aralıklar ile niçin değişir? Verilen fetvalar, şartlar değişmemesine rağmen niçin değişir? 

Acaba bu değişiklikler nefsimizden ve nefsimizin değişmesinden kaynaklanıyor olabilir mi? İlk aldığımız kararlar nefsimizden kaynaklandığı için olabilir mi? Nefsimiz o gün onu arzu etmişti. Bugün ise tam tersini arzu ettiği için olabilir mi?

Değer yargıları, kıstaslar, kriterler bir insan ve bir camia için önemlidir. Biz Müslümanların kriterlerini, kıstaslarını ve değer yargılarını temelde şeriatımız öğretmiştir. Şeriatımız hangi durumda nasıl davranmamız gerektiğini bize izah ederek aslında nefislerden ve insanlardan kaynaklı hareket etmemeyi öğütler.

Yukarıda da kısmen ifade ettiğimiz gibi biz Müslümanların sıkıntı çektiği konulardan birisi içerisinde bulunduğumuz cahiliye toplumundan etkilenmektir. Onların bakış açılarından etkilenmektir. Onlar gibi olmak, onlar gibi görmek, onlar gibi düşünmektir. Günümüzde siyasetçiler, politikacılar, tüccarlar, insanların çoğu nefsinden hareket etmekteler ve bir kriter, bir çizgi üzerine değillerdir. Duruşları, tavırları, netlikleri yoktur. Kendilerinden olan ile, başkalarından olan insanların aynı amellerine farklı tavırlar geliştirirler. Çünkü nefislerinden hareket etmektedirler. Buna çizgisizlik diyebiliriz.

Çizgisizlik; toplulukların bir çizgisi, kriteri olmadan sadece duygularına göre, nefislerine göre hareket etmeleridir. Müslümanlar da toplumda yaygın olan bu durumdan etkilenmektedirler. Nefislerini terbiye etmemeleri halinde toplumun da etkisi ile nefislerinden davranan, çizgisiz, kuralsız insanlar olarak kalmaktadırlar.

Nefsimizden hareket edip etmediğimizi nereden anlayabiliriz?

Bir konuda gerçeği değil eğer menfaatlerimizi esas alıyor isek, değer yargısı olarak sürekli kendi fikirlerimizi ölçü alıyor isek, olayları değerlendirirken duygularımız sürekli ön planda ise, ele aldığımız konuda şeriatın ne dediğinden önce insanların ve kendimizin fikirleri gündemde ise, belli standartlar ile hareket etmiyorsak işte o zaman nefsimizden hareket ediyoruz demektir.

Nefsinden hareket eden insanda şu neticeler kendisini gösterir;

Nefsinden davranan bir kişi sürekli kendisinin doğruya isabet ettiğini düşünür. Asla hata yapma ihtimalini göz önünde bulundurmaz. Her yaptığı hata ile alakalı olarak “Aslında şöyle olduğu için bunu ben böyle yaptım” diyerek her hatanın aslında bir hata olmadığını savunur ve kendisini eleştirmeyi ve öz eleştiriyi reddeder.

Bununla birlikte kendi lehine olan her şeyin adil kendi aleyhine olan her şeyin ise zulüm olduğunu düşünür. Çünkü insanın nefsi terbiye olmadığında haksız çıktığı ve aleyhinde olan her durum onun için bir zulümdür. Herkesin ve her durumun kendisi aleyhine olduğunu düşünmek kişinin adalet ölçüsünü ve duygusunu zayıflatır.

Nefis merkezli insan üstünlük vehmine kapılır. Dünyanın kendi etrafında döndüğü hissini taşır. Bu da insanın kibre kapılmasına, kendini önce ve üstün görmesine yol açar. Bu da insanın iflah olmaz bir hastalığın pençesine düştüğünün alametidir.

Bunların tamamı insanı günaha, azaba ve Allah’ın rahmetinden uzaklaşmaya götürür.

Nefsine göre hareket etmenin bir toplumda veya camiada yaygınlaştığının belirtileri şunlardır:

Keyfilik yani keyfine göre hareket etmek, adam kayırmak ve zulüm yaygınlaşır. Hakka değil şahıslara davet esas alınmaya başlanır. Taraftargirlik, şahısperestlik gibi hastalıklar insanlar arasında sıkça görülmeye başlar. Fedakarlığın yerini bencillik ve kendini düşünme alır. Samimiyetin yerini riyakarlık ve gösteriş alır.

Allah azze ve celle şöyle buyurmaktadır;

“Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. (Onları sizden çok kayırır.) Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın. Eğer (şahitlik ederken gerçeği) çarpıtırsanız veya (şahitlikten) çekinirseniz (bilin ki) şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”[4]

Bu ayet adalet, ölçü sahibi olmak gibi birçok hususu ifade eden bir ayettir. Ancak “Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın” kısmı konumuz açısından çok daha önemlidir.

Nefislere uymak, nefsinden hareket etmek adaletsizliğe sebep olur. Çünkü nefsine uyan insan için elinde hak adına bir ölçü, bir kıstas bulunmaz. Kuralsız kişi içinden geldiğine göre, öylesine davranışlar sergiler, buna mahkumdur. Bu ise adaletsizliğe sebep olur. Davranışlarda, tutumlarda ve söylemlerde adaletsizliğe…

Nefsi ıslah etmek, Müslümanların önderleri, hocaları ve alimleri için ise çok daha önemlidir. Çünkü ıslah edilmeyen nefis sahibi bir önder, arkasındaki tüm kalabalığı saptırabilir. Ya da büyük adaletsizliklere sebep olabilir. Bunu zaman zaman cemaat taassubu olarak görebiliriz. Hocaların nefislerinden kaynaklı savunulan şeyler ya da nefislerinden kaynaklı alınan tavırlar ileride şartlar değişmemesine rağmen vazgeçmelere sebep olur. O zamana kadar yapılanlar ise nefis kaynaklı amellerin ta kendisidir.

Şeyh Enver Evlaki’nin bu konuya dair şu izahatları çok değerlidir;

“Bir lider için önem derecesi çok ama çok yüksek iki şeyden biri İslam dininin gözetilmesi, diğeri ise nefsin arzularına uyulmamasıdır. Günümüzdeki en büyük problemlerden bir tanesi insanların İslam dininden ziyade nefsani arzularına boyun eğmesidir. Bir diğeriyle olan ilişkilerde nefsin arzuları ön plana çıkmaktadır. Birinin diğeriyle anlaşmazlık yaşaması ve bu anlaşmazlığın sürüp gitmesi yetmezmiş gibi aralarındaki ihtilafa dini bir kılıf bulmaları gösteriyor ki kişiler içlerindeki nefreti İslam ile dolduruyorlar. Hayır bizler İslam’ın teşvik ettiği davranışların peşinden gitmeliyiz ve nefislerimize şeriatın izinden gitmesini emretmeliyiz.”[5]

Peki nefsimizden hareket etmeye karşı çözüm nedir?

Nefsimizden tamamen kurtulmak gibi bir şey söz konusu değildir. Ancak onu terbiye ve ıslah etmek söz konusudur. Nefsimizden hareket etmemek için yapmamız gereken şeyler ise şunlardır;

a- Vahiy ile hareket etmek;

Karar ve davranışlarımızda Kur’an ve sünneti esas almaktır. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

“…İnsanlar arasında hak ile hüküm ver. Nefis arzusuna uyma, yoksa seni Allah'ın yolundan saptırır. Allah'ın yolundan sapanlar için hesap gününü unutmaları sebebiyle şiddetli bir azap vardır.”[6]

Vahye tabi olmamak nefse tabi olmak anlamına gelir. Çünkü vahyin dışında ya başka insanların nefislerinden kaynaklı öğretiler ya da kendi nefislerimizden kaynaklı hususlar söz konusudur.

b- Nefsi muhasebe etmek;

Kişinin bir karar almadan, bir söz söylemeden önce bunun sebeplerini ve neticelerini düşünmesi gerekmektedir. Neyi, niçin yaptığı hususunda kendini sorgulamalıdır. Rasulullah (sav) şöyle buyurmaktadır;

“Akıllı kişi, nefsini hesaba çeken ve ölüm sonrası için çalışan kimsedir.”[7]

c- Hikmet, ilim ve istişare ile hareket etmek;

Duygu ve isteklerin yerine bilgi, ilim, hikmet, tecrübe ve istişareyi ön plana çıkarmak gerekir. İlim ve istişare nefisle hareket etmenin önüne set çeker. Bir önceki madde olan muhasebeye de yardımcı olur.

d- Nefisle mücadele etmek;

Nefis sürekli olarak kendisine itaati ister. Ancak onun ıslahı, onun her isteğini yerine getirmemek, onun gösterdiği yoldan gitmemeye gayret etmek ile mümkündür. Gayret ve mücadele olmadan nefsi zapt etmek mümkün değildir.

Son olarak;

Müslümanlar kendi nefislerine uymayıp şeriat yolunu tercih ederek, nefislerini bir noktada ıslah etmiş insanlardır. Çünkü kulluk ancak bununla mümkündür. Allah’a kul olduktan sonra, kulluğa girdikten sonra ise bu kulluğu sürdürmek nefislerin ıslahını tamamlamak ve devam ettirmek ile mümkündür. Tevhidi kabul eden kul, hidayetinden sonra yine nefsinden hareket etmemek, nefsinden konuşmamak, nefsinden davranmamakla mükelleftir. İlk adımı attıktan sonra şeriatın bazı hususlarında nefsine söz geçirip hayatının diğer kısımlarında nefsinin sözünü dinlemek kulluğun eksikliğindendir. Bundan Rabbimize sığınızrız...

Velhamdulillahi Rabbil alemin...


[1] (12/ Yusuf 53)

[2] (79/ Naziat 37-41)

[3] (25/ Furkan 43)

[4] Nisa, 135

[5]Enver Evlaki-Peygamberlerin Hayatı

[6] Sad, 26

[7] Tirmizi