Kuzey Afrika’nın kalbinde yer alan Cezayir, doğusunda Tunus ve Libya, batıda Fas ve Batı Sahra ile çevrili ve yüz ölçümü bakımından Afrika’nın en büyük iki ülkesinden biridir. Yarı kurak bir iklime sahip olan ülkenin topraklarının büyük bölümü Sahra Çölü ile kaplıdır; nüfusun çoğunluğu ise daha verimli ve dağlık yapısıyla öne çıkan kuzey kesimlerde yaşamaktadır. Yaklaşık 44 milyonluk nüfusuyla Cezayir, Afrika'nın en kalabalık onuncu, dünyanın ise en kalabalık 33. ülkesidir. Resmî dilleri Arapça ve Berberice olan ülkede, halkın büyük bölümü Arapçanın Cezayir lehçesini konuşmaktadır. Fransızca, resmî statüye sahip olmamakla birlikte medya, eğitim ve bazı idari alanlarda yaygın biçimde kullanılmaktadır. Nüfusun çoğunluğunu Araplar oluştururken, Berberiler de dikkate değer bir azınlık durumundadır. Sünni İslam, nüfusun yaklaşık %99'u tarafından benimsenen ve devletin resmî dini olarak uygulanan inançtır.

Antik Çağ’dan günümüze tarihi boyunca istilalara, fetihlere ve imparatorluklara şahitlik etmiş olan Cezayir birçok millete ev sahipliği yapmıştır. Cezayir topraklarının bilinen en eski yerleşimcileri M.Ö. 10. yüzyılda Suriye bölgesinden gelerek Kuzey Afrika’daki Akdeniz kıyılarına yerleşen Fenikelilerdir. M.Ö. 9. yüzyıldan itibaren uzun yüzyıllar boyunca Kartaca hâkimiyetinde kalan Cezayir toprakları, M.Ö. 146’da Kartaca’yı ele geçiren Roma İmparatorluğu’nun, Roma İmparatorluğu’nun yıkılışından sonra da sırasıyla Vandalların ve Bizans İmparatorluğu’nun hâkimiyeti altına girmiştir.

Henüz 7. asrın sonlarında İslam ordularının fetih hareketlerine muhatap olan Cezayir topraklarında İslamiyet 8. yüzyılın başlarından itibaren hızla yayılmış, ilk İslam devleti de 777 yılında kurulan Rüstemî Devleti olmuştur. Bu tarihten itibaren Cezayir topraklarında Rüstemîler, Ağlebîler ve İdrisîler etkili olmuş, 10. yüzyıldan itibarense bölge sırasıyla Fatımîler, Murabıtlar ve Muvahhidler’in kontrolüne geçmiştir.

12. yüzyılda Muvahhidler’den sonra Cezayir topraklarının doğu kesimi Hafsî Devleti’nin, orta ve batı kesimler ise Abdülvadiler’in kontrolü altına girmiş, bu durum 15. yüzyıldan itibaren Abdülvadiler’in zayıflamasına kadar devam etmiştir. Nihayet 16. yüzyılın başlarında merkezî otorite zayıflamış ve bedevî kabileler ayaklanmış, bazı şehirler bağımsızlığını ilan ederken, kıyı şehirlerinin bir kısmı da İspanyolların hâkimiyeti altına girmiştir.

Cezayir’deki Osmanlı hâkimiyeti tam da bu dönemde gerçekleşmiştir. Cezayir halkının yardımına koşan Oruç ve Hızır Reis (Barbaros Hayreddin) kardeşler, 1516 yılında bölgeyi İspanyolların elinden kurtarmış, halk da Oruç Reis’i Şerşel ve Cezayir Sultanı ilan etmiştir. Oruç Reis’in İspanyollarla yapılan savaşta ölmesi üzerine yerini alan kardeşi Barbaros Hayreddin, Yavuz Sultan Selim’den destek istemiştir. Yavuz’un büyük desteğinin alınması ve padişah adına hutbe okutulması ile Cezayir 1518 yılında tam anlamıyla Osmanlı hâkimiyeti altına girmiş, Kanuni devrinde ise Barbaros Hayreddin Paşa İstanbul’a davet edilerek Cezayir Beylerbeyi ilan edilmiş ve donanmanın başına getirilmiş; böylece Cezayir Osmanlı’ya bağlı bir beylerbeyliğe dönüşmüştür. Cezayir’de 3 asrı aşkın bir süre devam eden bu süreç genel olarak beylerbeyleri dönemi (1518-1587), paşalar dönemi (1587-1659), ağalar dönemi (1659-1671) ve dayılar dönemi (1671-1830) olmak üzere dört döneme ayrılmaktadır.

1830: Fransız İşgali ve Sömürge Dönemi

19. yüzyılın ilk çeyreğinde Cezayir’i ele geçirmek için fırsat kollayan Fransa, 1830 yılında Cezayir Limanı’na asker çıkartarak bayrak asmış, ancak Emir Abdulkadir ve Emir Ahmed’in öncülük ettiği bir direniş hareketi ile karşılaşmıştır. Yavaş ilerleyen işgal süreci, Emir Abdulkadir’in 1847 yılında Fransız güçleri tarafından ele geçirilmesi ile hızlanmış ve Fransa 1857 yılında tüm Cezayir’i kontrolü altına almıştır. Bölgeyi 1830-1870 yılları arasında Arap Büroları adı verilen askerî idare biçimi ile yöneten Fransa, daha sonra Cezayir’i Paris’teki İçişleri Bakanlığı’na bağlamıştır.

Direnişin Başlaması ve Setif ve Guelma Katliamı

Sömürge dönemi boyunca irili ufaklı isyan ve direniş hareketleriyle Fransız işgaline karşı bir mücadele sergilenmişse de, Cezayir’de bağımsızlık yolundaki kararlı mücadele Birinci Dünya Savaşı sonrasında başlamıştır. 1920’li ve 30’lu yıllarda sürdürülen bu mücadelede öne çıkan bazı örgütler, Emir Abdulkadir’in torunu Emir Halid’in öncülük ettiği “Jeune Afrique”, Mesâlî el-Hâc önderliğinde kurulan “Necmetü’ş-Şimâli İfrikiyye”, ismi daha sonra“Hizbü’ş-Şabi’l Cezairi” olarak değiştirilen“el-İttihad ul-Vatanli Müslimi Şimali İfrıkiyye” ve en önemlisi Abdullah bin Badis tarafından kurulan “Cemiyetü’l-Ulemai’l-Müslimin”dir. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın bitişini kutlayan Cezayirlileri hedef alan ve 50 bine yakın insanın katledildiği Setif ve Guelma Katliamı, bağımsızlık mücadelesinde bir eşik oluşturmuştur.

Nazi Almanyasının yenilgisini ve savaşın bitişini, sömürgeciliğin sona ermesi yolunda önemli bir aşama olarak değerlendiren Cezayir halkı bu olayı kutlamak için 8 Mayıs 1945’te, Setif kenti başta olmak üzere birçok şehirde izin alarak gösteri yapmak istemiştir. Gösterilerde Cezayir bayrağı açılmayacak, hiçbir partinin de bayrak ve pankartı kullanılmayacaktır. Sidi Bel Abbas gibi şehirlerde izin alınmasından dolayı herhangi bir olay yaşanmamıştır; ancak Setif, Kharat ve Guelma gibi şehirlerde meydana gelen gösterilerde şiddetli çatışmalar yaşanmıştır. Bu şehirler, Avrupalı Cezayirlilerin de yoğun oturduğu yerlerdir. Buralarda 8.000 kadar Fransa, İngiltere ve Rusya bayrağı kullanıldığı belirtilmektedir. Bir müddet sonra zaferden dolayı sevinç gösterilerinde bulunan kalabalık, hapiste olan Messali Hadj’ın da serbest bırakılması için “Messali Hadj’a Özgürlük”, “Yaşasın Bağımsız Cezayir”, “Eşitlik ve Adalet İstiyoruz”, “Hürriyet” gibi pankartlarla sloganlar atarak yürümeye başlamıştır. Kalabalık Fransa Oteli’ne kadar geldiğinde polis olaya müdahale etmiş ve pankartları toplamıştır. Meydana gelen kargaşada polis bir anda kalabalığa silah çekmiş ve çok büyük katliamların yaşanmasına sebep olmuştur. Fransa, isyanı bitirmek için sadece asker kullanmamış, aynı zamanda tank ve savaş uçaklarıyla da kalabalığın üzerine ateş açmıştır. Olaylar Konstantin, Blida, Oran (Vahran), Guelma gibi başka şehirlere de sıçramıştır. Olayda Messali Hadj’a göre 100 Avrupalı, 40.000 de Cezayirli öldürülmüştür. Fransız General Tubert’e göre 15.000 kişinin öldüğü belirtilirken, Cezayir resmi rakamlarına göre ise en az 45.000 kişinin öldüğü açıklanmıştır. Dönemin Amerikan Konsolosluğu kayıtlarına göre ise yaklaşık 40.000 kişi öldürülmüştür.

İkinci Dünya Savaşı Sonrası ve Bağımsızlık

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Fransa’nın Marshall Planı’nı kabul etmesi ve NATO’ya girmesi, öte yandan ABD’nin de bölgenin doğal kaynaklarını ele geçirmeye yönelik politikaları, Cezayir’deki süreci daha da sıkıntılı hale getirmiştir. Böyle bir süreçte Cezayir’de bağımsızlık için silahlı mücadele dönemi başlamış, sekiz yıl devam eden savaşta yaklaşık 1,5 milyon Cezayirli hayatını kaybetmiştir. 1958 yılında Ferhat Abbas’ın başkanlığında Kahire’de bağımsızlık ilan edilerek geçici hükümet kurulmuş,1960 yılında da iki taraf arasında görüşmeler başlamıştır. 18 Mart 1962’de imzalanan Evianles-Bains Antlaşması’na göre Fransa, Cezayir’de yapılacak referandumdan bağımsızlık kararı çıkması halinde bunu kabul edeceğini açıklamış, 1 Temmuz’da gerçekleştirilen referandumun ardından 5 Temmuz 1962 tarihinde Cezayir tam bağımsızlığını kazanmıştır.

Modern Cezayir Devletinin Kuruluşu ve Sonrası

Bağımsızlığın ardından ülkenin ilk cumhurbaşkanı Ahmed Ben Bella oldu. Ancak 1965’te Houari Boumediene tarafından gerçekleştirilen darbe ile yönetim değişti. Boumediene döneminde devletçi ve sosyalist politikalar benimsendi; petrol ve doğal gaz kaynakları millîleştirildi.

1990’lı yıllar ise Cezayir için yeni bir travma dönemi oldu. Seçimleri kazanması beklenen İslami Selamet Cephesi’nin engellenmesi üzerine ülke iç savaşa sürüklendi. Yaklaşık 10 yıl süren çatışmalar binlerce insanın hayatına mal oldu.

2000’li yıllarda görece istikrar sağlansa da, 2019’da uzun süreli cumhurbaşkanı Abdelaziz Buteflika’nın istifasına yol açan kitlesel protestolar (Hirak Hareketi), halkın siyasi değişim talebinin hâlâ canlı olduğunu gösterdi.