18. yüzyıl sonlarında başlayıp savaşlar arası dönemde devam eden süreçte İngiltere, Arap Yarımadası'nın kıyılarında hakim Avrupa devletiydi. Her an değişen aşiret konfederasyonları, kıyıdaki hükümdarların istikrarını bozmadıkça İngiltere yarımadanın içleriyle ilgilenmiyordu. 1. Dünya Savaşı'nın sonunda İngiltere'nin anlaşmalar yoluyla imparatorluk sisteminin Arabistan için öngördüğü hedefleri gerçekleşiyor gibiydi. İngiltere'nin en önemli müttefiki Şerif Hüseyin savaştan Hicaz kralı olarak çıktı ki, bu kendisine vaat edildiğini sandığı şeyden çok farklı bir ikramdı, ama kabul etmek zorunda kalmıştı. Ancak Hüseyin'in bir hükümdar olarak eksiklikleri o kadar çoktu ki, çok geçmeden Hicaz halkının gözünden düştü. Arap topraklarında Osmanlı yönetimi yerine istenmeyen manda sistemi geçince, Hüseyin halife-sultana karşı isyanının Osmanlı İmparatorluğu'nu zayıflatan, ayrıca yenilgisine ve Arap vilayetlerinin İngiltere'yle Fransa tarafından işgaline katkıda bulunan hain olarak görülmeye başlanmıştı. Türkiye'nin halifeliği 1924'te kaldırmasından birkaç gün sonra Hüseyin, unvanın kendisinin olduğunu iddia edince biraz daha gözden düştü. Bu tek taraflı hareket dünya Müslümanları tarafından tanınmadı ve bu dünyanın liderleri Hüseyin'in İslamiyet'in bu en yüce makamına layık olmadığını ilan ettiler. İngiltere de Hüseyin'i yararlı bir müttefikten ziyade problem olarak görmekteydi.
Suudi devlet geleneğinin temeli, 1744’te Necid bölgesinde Diriyye’de atıldı. Diriyye Emirliği Birinci Suud Devleti olarak da kabul edilmektedir. 1744 yılında Muhammed bin Suud, Muhammed bin Abdulvehhab(1703-1792) ile tevhidi yayma ve İslam dünyasındaki bid’atleri ortadan kaldırma hedefleriyle bölgede fetih hareketlerini başlattı. 1803 yılında Mekke’nin de ele geçirilmesi, Osmanlı Devleti’nin karşılık vermesine sebebiyet verdi. 1818 yılında Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa ve oğlu İbrahim Paşa Necid’e saldırdı ve ilk Suud Devleti’ni yıktı. Ancak 1824 yılında, Türki bin Abdullah el-Suud, Diriyye ve Riyad’ı yeniden ele geçirerek Osmanlı Mısır ordusunu Necid’den çıkardı ve İkinci Suud Devleti’ni kurdu. Bu devlet, 1891 yılında Reşidiler tarafından yıkılana kadar 67 yıl boyunca varlığını sürdürdü. Son hükümdar Abdurrahman bin Faysal el-Suud ve ailesi sürgüne gönderildi. Yaklaşık 10 yıl sonra, 1901 yılında, sürgündeki emir Abdurrahman bin Faysal el-Suud’un oğlu Abdülaziz bin Suud (Ibn Suud), Necid bölgesine baskınlar düzenledi. 1902’de Riyad’ı ele geçirerek Riyad Emirliği’ni kurdu.
lbn Suud'un Riyad'ı alması, adını taşıyan bir krallığın hükümdarı olarak uluslararası öneme ulaştıran yirmi yıllık sürecin başlangıcı oldu. lbn Suud, 1902'den 1. Dünya Savaşı'nın sonuna kadar olan dönemde Necid aşiretlerinin çoğunu otoritesi altına soktu. lbn Suud aşiretlere tevhid akidesinin görüşlerini ve uygulamalarını benimseterek, onlara geleneksel aşiret ittifaklarından çok daha bağlayıcı bir sadakat duygusu sağlamış oldu. lhvan (Kardeşlik) misyonu, tevhidi Arap Yarımadası’nın her tarafına yayma görevini üstlendi. Ancak daha sonrasında bu yapı, Suud yönetimine bir tehdit oluşturduğu gerekçesiyle ortadan kaldırılacaktı. İhvan 1926- 1929 yılları arasında Suud devletine karşı ayaklandı ve 1929 yılında tasfiye edildi.
Uzlaşmalar ve Yeni Siyasi Yapı
Savaş sonrası uzlaşmalar, özellikle de İngiltere'nin Hüseyin'in oğullarını Irak ve Ürdün tahtlarına yerleştirmesi, lbn Suud'da bir Haşimi federasyonu tarafından sarıldığı kuşkusunu uyandırdı. 1924’te askerlerinin başında Hicaz'a girdi, Mekke ile Medine'yi ele geçirerek Şerif Hüseyin'i sürgüne kaçmak zorunda bıraktı. Artık Arabistan'ın günümüze kadar uzanan yeni hükümdarı, Suud ailesiydi. Arabistan politikasının yeni gerçeklerine hemen karşılık veren İngiltere, 1927'de lbn Suud'la bir anlaşma yaptı. Cidde Anlaşması olarak bilinen belge, lbn Suud'u Hicaz kralı ve Necid ile ona bağlı bölgelerin sultanı olarak kabul ediyordu; buna karşılık lbn Suud da İngiltere'nin kıyı hükümdarlarıyla özel ilişkilerini tanıyor ve onların topraklarına saygı göstermeyi vaat ediyordu. 1932'de devletin adı resmen Suudi Arabistan krallığı oldu. O zamana kadar da milletler topluluğu nezdinde uluslararası tanınmaya kavuşmuştu. İki büyük savaş arası dönemin geri kalanında lbn Suud, hakimiyetini pekiştirmeye ve merkezi otorite araçlarını yerleştirmeye odaklandı. Bunu yapmaktaki başarısı, bir araştırmacının kendisini "modern dünyanın en büyük millet-kurucularından biri" olarak nitelemesine yol açmıştır.
Ekonomik Gelişmeler, Petrol ve İkinci Dünya Savaşı
Riyad'da basit bir hükümet mekanizması kurulmuş ve radyo, mekanize ulaşım ve uçak gibi merkezi kontrol araçları getirilmişti. Yönetim kadrolarını diğer Arap ülkelerinden bürokratlar ve Suudi ailesinin üyeleri oluşturuyordu. Bu oluşum yıllarında kral ile çocuklarının fazla bir lüksleri yoktu. Günümüzdeki görüntüsüyle ya da petrol serveti içinde yüzen bir Suudi Arabistan, iki büyük savaş arası dönemde söz konusu değildi. lbn Suud, tek geliri Mekke'ye yapılan yıllık hac olan yoksul bir krallığa hükmediyordu. Devamlı petrol araştırmaları 1933'te, hükümet gelecekte Arabian American Oil Company (ARAMCO) olacak Standard Oil of California'yla bir imtiyaz anlaşması imzaladığı zaman başladı. Petrol 1938'de bulundu ve 2. Dünya Savaşı'nın başlaması, Suudi petrol sanayiinin gelişmesini ancak 1940'ların sonunda mümkün kıldı. Suudi Arabistan 2. Dünya Savaşı'nda resmen tarafsız kaldı ve ancak 1945 Mart ayında Almanya'ya savaş ilan etti. Ancak lbn Suud daha 1940'ta lngiltere'yi desteklediğini bildirmişti ve krallığı Müttefik devletlerle çeşitli yollardan işbirliği yapmıştı. Mekke'ye hacca gelenlerin sayısında büyük azalma olduğundan savaş yılları Suudi Arabistan'ın gelirlerini düşürmüş ve ülkeyi sıkıntıya sokmuştu. Krallığı ayakta tutmak için İngiltere doğrudan doğruya para yardımı yaparken, Amerika Birleşik Devletleri de dolaylı yardımda bulundu. ABD hükümeti savaşta Amerika'nın petrol stoklarının azalmasından kaygılanarak Suudi Arabistan'da petrol arama faaliyetlerini genişletmişti. lbn Suud'un statüsü savaş sonrası yıllarda diğer Arap hükümdarlarınkinden farklılaştı ve kendisine onların sahip olmadığı bir meşruiyet kazandırdı.
Değişim, Ilımlı Politikalar ve Günümüz Suud Devleti
Suudi Arabistan’ın kuruluşunda dinî kimlik, devlet yapısının en temel unsuru olarak öne çıkmıştı. 1744’te Muhammed bin Suud ile Muhammed bin Abdülvehhab arasında kurulan ittifak, siyasi otoritenin tevhidi inanç çerçevesiyle meşrulaştırıldığı bir devlet modelini ortaya çıkardı. Bu yapı, Abdülaziz bin Suud’un 20. yüzyıl başında yürüttüğü fetihler boyunca da devletin hem ideolojik hem askerî bütünlüğünü sağlayan temel dayanak oldu. O dönemde din yalnızca toplumsal düzenin değil, devletin varlık kaynağının da merkezindeydi. Ancak Suudi Arabistan’ın ekonomik ve siyasi yapısı zaman içinde değiştikçe, dinin devlet içindeki belirleyici rolü de yavaş fakat istikrarlı bir dönüşüm geçirdi.
Bu değişimin ilk işaretleri, petrolün 1938’de bulunmasıyla ortaya çıktı. Kuruluş döneminde sadece hac gelirlerine dayanan ekonominin yerini petrol odaklı büyük bir gelir kapasitesinin alması, devletin meşruiyet zeminini genişletti ve dini otorite ile siyasi otorite arasındaki dengeyi yeniden şekillendirdi. Ekonomik modernleşme, şehirleşme, uluslararası ilişkilerin gelişmesi ve yönetimin daha seküler araçlara yönelmesi, din merkezli devlet yapısının yerini giderek ekonomik güç ve bürokratik modernleşmeye dayanan bir modele bırakmaya başladı.
1960’lardan 1980’lere uzanan dönemde ülke, bir yandan modernleşme hamleleri, diğer yandan muhafazakâr tepkilerin belirlediği çift yönlü bir gelişme yaşadı. Kral Faysal döneminde eğitim, kalkınma ve dış politika alanlarında önemli açılımlar yapılırken, 1979’da yaşanan Mekke Baskını ve aynı yıl gerçekleşen İran Devrimi, Suudi yönetimini dinî kontrolü yeniden sıkılaştırmaya itti. Bu dönemde sosyal yaşam daha muhafazakâr bir çerçeveye çekildi; ancak bu dönüşüm köklü bir dinî hareketten ziyade siyasal otoritenin güvenlik kaygılarıyla aldığı bir önlem niteliğindeydi.
1990’lardan itibaren petrol gelirlerinin büyümesi, küresel siyasetin yön değiştirmesi ve radikalizmle mücadele gerekliliği, Suudi Arabistan’ı daha dengeli ve uluslararası sisteme uyumlu bir din–devlet ilişkisine yöneltti. Körfez Savaşı sonrası ABD askerlerinin ülkede bulunması ve 11 Eylül sonrası küresel baskılar, ülkenin hem dış hem iç politikasında daha kontrollü ve ılımlı bir çizgi izlenmesini teşvik etti. Böylece dinin kamusal hayattaki ağırlığı yavaşça azalırken, ekonomik çeşitlendirme ve uluslararası imaj gibi faktörler öne çıkmaya başladı.
Asıl büyük dönüşüm ise 2015 sonrasında Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın liderliğinde gerçekleşti. Vision 2030 programıyla ekonomik bağımlılığın azaltılması, genç nüfusun taleplerinin karşılanması ve ülkenin küresel yatırımlara açılması hedeflendi. Bu hedefler, dinî yapıların günlük hayattaki etkisinin azaltılmasını da beraberinde getirdi. Din polisinin yetkilerinin sınırlandırılması, kadınların toplumsal hayata daha geniş katılımı, eğlence sektörünün açılması ve ulemanın siyasi karar süreçlerindeki etkisinin gerilemesi, Suudi Arabistan’ın kuruluş dönemindeki din merkezli modelden belirgin biçimde uzaklaştığını gösteren gelişmelerdi. Bu değişim, devletin dinle olan ilişkisinin zayıflaması değil, dinin siyasi belirleyici olmaktan çıkarılarak kültürel bir unsur olarak yeniden konumlandırılması anlamına geliyordu.
Bugün Suudi Arabistan, kuruluşunda olduğu gibi dinî meşruiyet üzerine kurulu bir devlet olmaktan ziyade, ekonomik güç, uluslararası rekabet, modernleşme ve bölgesel jeopolitik çıkarlar temelinde kendini tanımlayan bir yapıya sahiptir. Dinin kamusal hayattaki rolü tamamen kaybolmamış olsa da, Suudi devletinin artık kuruluş dönemindeki gibi din merkezli bir siyasi modelle hareket etmediği açıktır; bugün ülkeyi şekillendiren temel faktör, dinî kimlikten çok modernleşme ve ekonomi odaklı devlet stratejisidir.