Ne yazık ki içerisinde bulunduğumuz dönem Allah’ın ve Rasulü’nün sözlerinin kaale alınmadığı, vahye sırt çevrilen bundan dolayı da toplumun ifsadının zirveye ulaştığı bir dönemdir.

Bu gibi dönemlerde İslam, kendisine müntesip olan neferlerden özel çabalar ve gayretler talep eder. Allah azze ve celle kâinatta her şeyi bir sebebe binaen yaratmıştır.

Hiç şüphesiz ki O kimseye muhtaç olmadan yardımını gönderebilir, yeryüzünden küfrü ve şirki izale edebilir. O’nun buna gücü yeter. Ancak Rabbimiz bunu, kulların ve toplulukların dine dönmesi ve sahip çıkması ile yapmak ister. Bu durum kullarını imtihan etmesinin bir gereğidir.Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

“Eğer Allah dileseydi, onlardan öç alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek için böyle yapıyor. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların amellerini asla boşa çıkarmayacaktır.”[1]

Yani eğer Allah azze ve celle murad etseydi hiçbir kimseye gerek duymaksızın yeryüzündeki tüm kafirlerin hakkından gelir, tüm zulmü izale eder, zalimlere dünyada elim verici bir son hazırlardı. Ancak Müslümanlar, üzerine düşen görev ve sorumlulukları yerine getirip getirmeyeceğini ispatlamak ve içlerinde taşıdıklarını ortaya çıkarmak için kâfirlerin küfürlerini, zalimlerin zulümlerini ortadan kaldırmak için üzerlerine düşeni yapmak zorundadırlar. Bu imtihanın özüdür.

Allah azze ve celle,  bir çığlık, bir deprem, bir tufan veya bir rüzgar göndererek kafirlere azap edebilir. Ancak böyle olması halinde müminlere yüklenen görevlerin yerine getirilip getirilmediğini belli edecek imkânlar ortaya çıkmazdı.

“Yoksa siz; Allah, içinizden cihad edenleri (sınayıp) ayırt etmeden ve yine sabredenleri (sınayıp) ayırt etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?”[2]

“Onlarla savaşın ki, Allah onlara sizin ellerinizle azap etsin, onları rezil etsin, onlara karşı size yardım etsin, mü'min topluluğun gönüllerini ferahlatsın ve onların kalplerindeki öfkeyi gidersin. Allah, dilediğinin tövbesini kabul eder. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”[3]

Bu ayetler her ne kadar cihad ile ilgili ayetler olsa da Allah’ın dini hakkında mücadele etmenin tamamını kapsamaktadır.

Bununla birlikte Allah azze ve celle cihad ve mücadele ile söz konusu topluluğun eğitilmesi, müminlerin nefislerinin arınması, düzelmesi gibi hususları da arzulamaktadır. Allah azze ve celle, mümin olan kulları için hayır dilemekte, onları denemekte, eğitimden geçirmekte, durumlarını düzeltmekte ve büyük iyiliklere götüren yolların kapısını önlerine açmaktadır.

Günümüz vakıasını nasıl okuyoruz?

Günümüzde İslam dini el üstünde tutulan bir din mi?

Yoksa hükümleri ayaklar altına alınan bir din mi?

Gökyüzünde ve yerin altında Allah’ın otoritesi hakim olduğu gibi yerin üzerinde de O’nun otoritesi mi hakimdir?

Yoksa O’nun hükümleri ve hâkimiyeti terk edilip yok mu sayılmaktadır?

Bugün mazlum İslam coğrafyalarında halklar, insanlar, kadınlar ve çocuklar izzet ve refah içerisinde mi yaşıyorlar?

Yoksa insanlar bu topraklarda kanları akmış, evlerinden kovulmuş mustazaf konumundalar mı?

Toplumumuz  vahiyle yön bulan, Allah’ın ve Rasulü’nün önüne asla geçmeyen bir toplum mu?

Yoksa Allah’ın kitabından uzak olarak yaşayan, vahyin rehberlik ve önderlik etmediği bir toplum mu?

Bu sorulara elbette olumsuz cevaplar veririz. Bu bir durum tespitidir. Asıl cevap verilmesi gereken soru ise bu durum tespitinden sonra ne yapılması gerektiğidir. Durumlar bu halde iken, vaziyet işin içinden çıkılmaz hale geldiğinde Müslümanların yapmaları gereken nedir?

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

“Ey iman edenler! Allah'ın yardımcıları olun.”[4]

Müslümanların yapmaları gereken ayette de geçtiği gibi Allah’a yani Allah’ın dinine yardım etmektir. Allah azze ve celle yardıma muhtaç değildir. Davası ve dini de yardıma muhtaç değildir. Rabbimiz her istediğini her istediği anda yapmaya muktedirdir. Ancak bu söz konusu yardım, müminler için lgerekliidir.

Vakıalar böyle iken Müslümanın yapması gereken; sorumluluk bilinci taşıyarak Müslümanların aleyhine olacak hususların ortadan kalkması için çalışmasıdır.

Müslümanların Mekke’deki durumları ile Medine’deki ve halifeler dönemindeki durumunu düşünecek olursak ikisi arasında fark olduğu neticesine varırız.

Mekke’de Müslümanlar mesai kavramı olmaksızın şiddetin, sıkıntının, imtihanın içerisinde sürekli bir mücadele içerisinde iken, Medine’de İslam devleti kurulduktan sonra gücün, kuvvetin elinde bulundurulduğu, iş ve güçleri ile ilgilenme imkânlarının olduğu durumları gözlemleriz.

Bu tespit ile birlikte Mekke ile Medine Müslümanlığının da birbirinden farklı olduğunu anlarız. Mekke’de takınılması gereken tavırla, Medine’de takınılması gereken tavrın farklı olduğu aşikardır. Mekke ve Mekke gibi ortamlar insandan hesapsız mücadele ve hizmet beklerken, Medine gibi ortamlar insanların biraz daha eskiye nazaran rahatlayabilecekleri ortamlardır.

Bizler Mekke gibi ortamlarda Medine Müslümanlığı yaşıyoruz. Evden işe, işten eve gidip gelinen, mücadele edilmeyen, konforun pençesinde, sadece dünyalıklarımıza bağlı, başkalarının din ve dava için mücadelesini izlemek ile meşgulüz.  

Mekke’de hesapsız vermek gerekirken, Medine’de kırkta bir zekat yeterli olmakta idi. Mekke’de gece gündüz birbirine karışmışken, Medine’de namaz vakitlerinde mescitlerde düzenli bir hale gelinebilirdi. Mekke’de sıkıntı, eziyet, işkence ile mücadele varken, Müslümanların sırtları işkenceden başka bir şey görmez iken, Medine’de eziyet, işkence ve sıkıntı çözülmüş, Müslümanlar biraz rahat yüzü görmüştür.

Dolayısıyla Mekke’nin sorunları ile, Medine’nin sorunları aynı olmadığı gibi tavırları ve beklediği Müslümanlar da aynı değildir. Mekke gibi ortamlarda Müslümanların Mekke’deki Müslümanlığı yakalamak için uğraşmaları gerekir. 

Bu bir hizmet çağrısıdır. Tevhide davet etmek için, ızdırap içerisindeki Müslümanların ızdırabı sona ersin diye; ilim, davet, infak ve meziyet ehli kim varsa dine sahip çıkması ve dine hizmet etmesi için bir çağrı, bir nasihattir.

Her Müslümanın yapabileceği bir şeyler vardır. Feda edeceği, sunacağı, bu davaya adayacağı bir şeyleri vardır. Yeter ki kurban edecek kişinin samimiyeti olsun. İsmaillerimiz yoksa Meryemlerimiz vardır. Çok paralarımız yoksa kuruşlarımız vardır. Meziyetlerimiz yoksa vakitlerimiz vardır.

Davamız için hareket etmeliyiz. Hizmet etmeliyiz, çabalamalıyız. Bu çabayı her bir fert kendi içerisinde elbette göstermelidir. Çabaların etkili hale gelmesi için ise çaba sarf edenlerin olabildiğince bir arada bulunarak hizmet etmeleri gerekir.

Dine hizmet etmemizi gerekli kılan sebeplerden birisi de din üzere sabit kalabilmektir. Din üzere sabit kalmak için Allah’ın dinine hizmet etmemiz gerekir. Çünkü Allah’a ve O’nun dinine yardım edenler için Rabbimiz bunu vadetmiştir. Bununla birlikte içinde bulunduğumuz bu durumdan O’nun yardımı olmadan çıkmak mümkün değildir. Her zaman Rabbimizin yardımına ihtiyaç duymaktayız. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

“Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.”[5]

Dine hizmet etmek geçici bir heves, bir gönül eğlencesi olmamalıdır. Ya da kişinin gençliğinde rağbet ettiği orta yaşta fren bastığı, yaşlandığında vazgeçtiği bir durum da olmamalıdır. Birilerinin ikna ve nasihatleri ile dört elle sarılıp, sonradan terk ettiği bir iş de olmamalıdır. Müslüman ferdin durumu, anlayıp vakıayı kavrayıp yapmış olduğu bilinçli bir tercih olmalıdır. Müslümanların Allah yolundaki çalışma istekleri bilinçli bir tercihe dönüşmediğinde geçici kalabilmektedir. İslami hareket devamlı ve süreklidir. Emekliliği yoktur. Şartlar ve kişiler değişse de insanın hizmet etmesi devam etmelidir.

Davaya hizmet etmek bilinçli bir tercihe dönüşmediğinde geçici bir heves olarak kalabilir. Hizmet etmek, yolun zorluklarını bilmekten, meşakkatleri göğüslemekten geçer. Müslüman kişi, hizmetin ve davanın kendisinden neleri, ne zamana kadar beklediğini tam anlamadığında o davaya tam manası ile hizmetçi olması mümkün değildir. Davaya hizmet etmek, geriye dönüp bakmamayı gerektirir.

 Ebu Hureyre (radıyallahu anh)’den rivayet edildiğine göre Rasulullah (sav) şöyle buyurdu:

“Allah’ın salât ve selâmı üzerlerine olsun, önceki peygamberlerden biri düşmanla savaşmaya (cihada) çıktı. (Hareketinden önce) ümmetine şöyle seslendi:

– Bir hanımla evlenmiş olup onunla henüz gerdeğe girmemiş olan, yaptığı evin henüz çatısını çatmamış olan, gebe koyun veya deve alıp yavrulamasını bekleyen kimse peşime düşmesin! Bu sözleri söyledikten sonra yola çıktı. İkindi sularında (düşman) yurduna vardı. Güneşe hitaben;

– Sen de ben de emir kuluyuz dedi; sonra;

“Allah’ım onun batmasını geciktir” diye dua etti.
Bunun üzerine orayı fethedinceye kadar güneşin batması geciktirildi….”[6]

Bu hadisin başında konumuzu destekler nitelikte ciddi bir öğreti bulunmaktadır. İnsanın dönüp bakacağı, kalbini bağlayacağı, aklını meşgul edeceği şeyler ile hizmete kendisini tamamen vermesi mümkün değildir.

Geçmiş dönemde yaşamış bir peygamber, ordusu içerisinde bir kadın, bir ev, bir hayvana kendisini bağlayıp, kendisini meşgul eden şeylerle bir mücahidi yanında istememektedir. Çünkü böylesi bir kişi tamamen hizmet edemez, eder ise de geri dönmesi mümkündür.
Bu da bize gösteriyor ki; zorluklara rağmen davaya hizmet etmek, bilinçli olarak bir tercihte bulunmaktır.

Allah azze ve celle bizleri dertli kullarından eylesin…

Bizlere derdimizi sevdirsin…

Davanın hizmetçisi olma mertebesine bizleri ulaştırsın…

Ve o yoldan geri çevirmesin… Amin…

 
 


[1] (47/ Muhammed 4)

[2] (3/ Ali İmran 142)

[3] (9/ Tevbe 14-15)

[4] (61/ Saf 14)

[5] (47/ Muhammed 7)

[6] (Buhari, Müslim)