Geçtiğimiz sayılarda Müslümanlar üzerindeki Yahudileşme vasıflarından bahsetmekte idik. Bu ayki sayımızda da İsrailoğullarının sözlerini bozmalarından, peygamberlerini yalnız bırakmalarından ve sorumluluklarına bahaneci kesilmelerinden bahsetmeye çalışacağız.

İsrailoğulları peygamberlerinden savaşmak için bir komutan istemişlerdi. Onlar Allah yolunda, savaşmak ve cihad etmek istiyorlardı. Kendi kendilerine düşündüklerinde bu mücadelenin ve cihadın haklı bir gerekçesi kendi yanlarında mevcut idi. Bu sebeple de cihad etmeleri kendileri adına kaçınılmaz bir şey olmuştu. Peygamberlerine giderek kendileri için bir komutan talebinde bulundular. İçlerinde birisi olan peygamberleri ise kendilerindeki yerleşmiş hasletleri, vasıfları bildiğinden dolayı onların bu kararlarındaki kararlılığı ölçmek adına talep onlardan gelmiş olmasına rağmen bir soru yöneltmek ve bir ihtimali dile getirerek “Ya üzerinize savaş farz kılındığı hâlde, savaşmayacak olursanız?”  diye sordu. Ancak İsrailoğulları gerekçeli sebeplerinin olduklarından bahsettiler. Haklı gerekçeleri vardı. Yurtlarından çıkarılmışlar, çocuklarından uzaklaştırılmışlardı. Elbette savaşmak gerekirdi. Bu sebep dahi onların mücadele etmeleri ve cihad etmeleri için kendilerince yeterli idi.

Ancak Allah Teâlâ kendilerine savaşı farz kıldığı ve istedikleri komutanı kendilerine gönderdiği zaman ise israiloğulları gönderilen bu komutanın buna layık olmadığını bahane göstererek, kendilerince bu sefer geçerli olan bu itirazı ortaya koydular. Kendilerinden çok azı hariç savaşmaya çıkmadılar, istemiş oldukları komutana icabet etmediler. Sözlerini ve ahitlerini bozarak ve buna da farklı gerekçeler göstererek bundan uzaklaştılar.

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

“Musâ'dan sonra İsrailoğullarının ileri gelenlerini görmedin mi (ne yaptılar)? Hani, peygamberlerinden birine, "Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım" demişlerdi. O, “Ya üzerinize savaş farz kılındığı hâlde, savaşmayacak olursanız?” demişti. Onlar, "Yurdumuzdan çıkarılmış, çocuklarımızdan uzaklaştırılmış olduğumuz hâlde Allah yolunda niye savaşmayalım" diye cevap vermişlerdi. Ama onlara savaş farz kılınınca içlerinden pek azı hariç, yüz çevirdiler. Allah, zalimleri hakkıyla bilendir.”[1]

Bu huy ve hasletin onlarda bir vasıf olduğundan bahsetmekteyiz. Bir şey bir kez tekrarlandığında bir adet ve alışkanlık olduğu tasavvur edilemez. Ancak bir huy sürekli bir toplulukta ortaya çıkıyorsa işte o zaman onun bir alışagelmiş vasıf olduğundan bahsedilebilir. Bu ayette zikredilen peygamberin kim olduğu Allah Teâlâ tarafından bizlere zikredilmemiştir. Ancak bunu yapan insanların Yahudiler olduğu kesindir. Musa aleyhisselam zamanında da İsrailoğullarının peygamberlerini yalnız bırakmaları, ahitlerini bozmaları yine kitabımızda karşımıza çıkan bir husustur. Bu durumlardan anlıyoruz ki aslında bu özellik onlarda yerleşmiş bir vasıftır.

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

“Dediler ki: "Ey Mûsâ! O (dediğin) topraklarda gayet güçlü, zorba bir millet var. Onlar oradan çıkmadıkça, biz oraya asla giremeyiz. Eğer oradan çıkarlarsa, biz de gireriz.”[2]

“Dediler ki: “Ey Mûsa! Onlar orada bulundukça, biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin, onlarla savaşın. Biz burada oturacağız.”[3]

Musa’nın (aleyhisselam) ashabı onlarca müjdeyi ve mucizeyi görmüş olmasına rağmen Musa (aleyhisselam) onları savaşa çağırdığında “Sen ve rabbin gidin savaşın.” diyerek verilen söze muhalefet etmiş ve peygamberlerini yalnız bırakmışlardır. Musa’nın (aleyhisselam) ashabı deniz ile Firavun ordusu arasında kalmış olmasına rağmen, Allah Teâlâ onları defalarca kurtarmış olmasına ve ummadıkları yerden rızıklandırmasına rağmen onlar peygamberleri Musa’yı (aleyhisselam) yalnız bırakarak sözlerini bozdular. Hatta ayette geçen ibareye bakılırsa “Sen ve Rabbin” diyerek Allah Teâlâ’yı da Musa’ya (aleyhisselam) nispet etmekteler.

Bu ayette de peygamberlerini yalnız bırakarak, sözlerini değiştirdiklerini görmekteyiz. Bir önceki ayette ise yine yapmış oldukları bu söz bozmaya dair bir gerekçe ve bahane sunmaktadırlar. Girecekleri memleketteki kavmin çok güçlü ve zorba olmalarını ifade etmişlerdir. Hem bahaneci hem de sözlerini yerine getirme noktasında vefasız bir tavır sergilediler.

Bu bahanecilikleri ilk etapta gün yüzüne çıkmamaktadır. Ancak ne zaman ki bir takım sorumlulukları istemişler ve Allah tarafından imtihan edilmişler ise işte o zaman bahaneci tutumları ortaya çıkmaktadır. İsrailoğullarının bu tavrını Rabbimizin uzun uzun anlattığı inek kesilmesi kıssasında da görmekteyiz. Kendilerine inek kesilmesi ile alakalı bir emir geldiği andan itibaren anlayamadıklarını gerekçe göstererek, ineğin nasıl bir inek olması gerektiği, rengi ve vasıfları noktasında detaylar istemektedirler. Rabbimiz bize bunları anlatırken bu ayetlerin en sonunda az daha kesemeyeceklerinden bahsetmektedir. Nerede ise yapamayacaklardı da son anda yapabildiler. 

Emir ve sorumlulukları yerine getirme noktasında ortaya konulan bahaneci tutum ve bu bahaneler sebebiyle verilen sözleri, ahitleri değiştirmek ve bozmak…

Bu durum onların isteklerinde samimi olmadıklarını ortaya koymaktadır. Yahudiler istedikleri şeyler hususunda ciddi anlamda samimi olsalardı önlerine bu vesileler konulduğunda can hıraş bir şekilde elinden gelen gayreti gösterirlerdi.

İsrailoğullarının bahaneci olduklarını ve sürekli amel etmeme noktasında gerekçe ortaya koyduklarını söyledik. En önemlisi ise kendilerince hep geçerli sebep sunduklarını zannetmeleridir. Kendilerince ortaya koydukları bahaneler onlar için en önemli bahane gözükmektedir. Ancak durum Allah katında öyle değildir.

Herkesin bir gerekçesi olabilir. Ancak şeri gerekçe bir gerekçenin geçerli olup olmadığını gösterir. Yoksa herkesin bir gerekçesi ve bahanesi olabilir. Şeytan dahi isyanına dair bir bahane ve gerekçe koymuştur. Ancak mücerret olarak bir gerekçenin olması bir sorumluluğun yerine getirilmemesi için yeterli değildir. İslami vacipleri ya da sorumlulukları yerine getirme de şeri olmayan gerekçeler sorumluluğu yerine getirmeme de geçerli değildir.

Ayetten çıkarılacak başka dersler de mevcuttur.

Öncelikle kendilerine Allah tarafından bir komutan gönderilmiş olmasına rağmen onu kıskanarak buna layık olmadığına kendilerince hükmetmişlerdir. Kendi aralarındaki ve başka toplumlara duydukları bu kıskançlık duygusu onları haktan uzaklaştırmış ve sapmalarına sebep olmuştur.

Bazen kalpte hissedilen ufacık bir duygu insanın tüm hayatına etki edebilir. Örneğin kınanma duygusu Ebu Talib’in iman etmemesine sebep olmuştu. Bu gösteriyor ki sıradan bir duygu insanı helake götürebilir. Yine İsrailoğulları kendilerine ilim verildikten sonra kıskançlık ve haset sebebiyle ayrılığa düşmüşlerdi.

Bir başka husus ise ilk imtihanı geçenler dahi sonrasında imtihanlara maruz kalmaya devam etmektedirler. Bu imtihan geriye kalan tüm samimi olanları ortaya koymak içindir. Bir topluluk, içerisindeki tüm fertlerini imtihan ile ayrıştırmadıkça asla başarıya ve zafere ulaşmayacaktır. Çünkü Müslümanlar için safların birlik ve dirliği sonrasında da bu topluluğun zafere ulaşmasının sebebi Allah Teâlâ’nın yardımını kazanmaktan geçmektedir.

Peki, bugün baktığımızda Müslümanlar içerisinde bahsettiğimiz bahanecilik, sözleri ve ahitleri yerine getirmeme ve benzeri hususların tezahürünü nasıl görüyoruz?

Müslümanlar bugün din adına bir şeyler talep ediyorlar. Dava adına bir şeyler istiyorlar. Allah Teâlâ tarafından kendilerinin sorumlu tutuldukları şeyler var. Bazen de Allah Teâlâ’nın sorumlu tutmadığı ancak Müslümanların kendileri atılmak suretiyle bir şeyleri kendilerine mecbur kıldıkları şeyler var. Müslümanlar bu sorumlulukları almak isteyip sonrasında ise bu sorumlulukları yerine getirmek istemediklerinde ya da getiremediklerinde kendilerince bir takım bahaneler, gerekçeler sıralıyorlar. Ancak iş amele, pratiğe geldiğinde sözlerinden caydıkları ve bahaneler ürettiklerini görüyoruz.

Tüm Müslümanlar ümmetin bir ve beraber olması gerektiğini söyler durur. Kimi Müslümanlar da İslama hizmet etmek için bir takım yapıların olması gerektiğinden bahseder. Bazı Müslümanlar ise şeriatın yaşanılabilmesi için bir şeriat devletinin olması için ah çeker. Kimileri de cihad etmek için dertlenir durur. Ancak bunlar insanın önüne serildiği anda insanların söyleyip durdukları hakikat artık onlara varıp ulaşmıştır. Bundan sonrasında insanın istediklerini yerine getirmek için bir zemin olmuştur. Ama bu noktada Allah’ın rahmet ettikleri, samimi olan ve içtenlikle bunları talep edenler hariç kendilerince bir takım mazeretler ile bu amellerden geri kaldıklarını iddia ederler.

Genel itibariyle Müslümanlar herhangi bir bedel gerektirmediğinden günümüzde çok konuşmakta ve sürekli ağızlarına geleni söylemektedirler. Bedel ödenmeyen ve bir götürüsü olmayan şey hızlıca ifade edilir. Hatta Müslümanlar bazen hamasi söylemlerde de bulunmaktadırlar. Ancak bunların hiçbiri iti bir pratik ve iyi bir amel sahibi olunduğunun tek başına kanıtı ne yazık ki değildir. Hamasi söylemler insanın iyi bir amel sahibi olduğunu her zaman göstermez.

Bazen Müslümanlar “Eğer şöyle imkânım olsa şunları şunları yapacağım. Göreceksin şöyle infak edeceğim. İşte o zaman ümmetin zenginleri görsünler. Şöyle Allah yolunda koşturacağım. Şöyle cihad edeceğim.” gibi cümleler kurmaktadırlar. Allah Teâlâ’dan bunları kendi nefislerine ve Rablerine vadeden Müslümanları samimiyet ile hayra ulaştırmasını isterim. Ancak bunların hepsi birer imtihan vesilesidir. Allah Teâlâ günü geldiğinde kulunun samimi olup olmadığını ortaya çıkarmak için imtihan edecektir. Allah Teâlâ o sözlerin samimiyet ile söylenip söylenmediğini zaten bilmektedir. Ancak imtihan gereği bunun ortaya konulması gerekir. Kişi ağzından çıkanlar ile imtihan olacaktır. İşte o zaman ya sadık samimilerden ya da Yahudileşmiş insanlardan olacaktır.

Elbette her vadeden samimiyetsiz olmaz. Enes bin Nadr gibi yiğitlerin de destanı vardır bu tarihte. Ancak bu ikisinin arası ince bir çizgidir. İnsanın önünde iki yol vardır. Ya kendisini altına attığı sorumluluklarda samimi olmak ya da yalancı çıkmak…

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

“İçlerinden, "Eğer Allah bize lütuf ve kereminden verirse, mutlaka bol bol sadaka veririz ve mutlaka salihlerden oluruz" diye Allah'a söz verenler de vardır.”

“Fakat Allah, lütuf ve kereminden onlara verince, onda cimrilik ettiler ve yüz çevirerek dönüp gittiler.”

“Allah'a verdikleri sözü tutmadıkları ve yalan söyledikleri için O da kalplerine, kendisiyle karşılaşacakları güne kadar (sürecek) bir nifak soktu.”[4]

Rasulullah (sav) şöyle buyurmaktadır;

“Bir mümine kendi nefsini küçük düşürmesi yaraşmaz. Dediler ki; “Kişi nefsini nasıl küçük düşürür.” “Kaldıramayacağı imtihan ile (sorumluluk ile) kendini mükellef tutarak (altına girerek)”[5]

İsrailoğulları ile bizim ümmetimiz arasındaki temel farklardan birisi Allah ve peygamber tarafından, din tarafından gelen emirlere verilen karşılıktır. Bu karşılık, bu tavır insanların zihniyetini belirler. Eğer İsrailoğulları ile aynı tavırları gösterecek ve sergileyecek olursak işte Yahudileşme başlamış demektir. Yukarıdaki ayetlerde ve kıssada anlatıldığı üzere Allah tarafından gönderilen komutana itaat etmemişler. Aslında gönderilen emre işittik ve isyan ettik demişlerdir. Bu da onların aslında hasletlerinden birisidir.  

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

“Aralarında hüküm vermek için Allah'a (Kur'an'a) ve Rasulüne davet edildiklerinde, mü'minlerin söyleyeceği söz ancak, "işittik ve iman ettik" demeleridir. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”

“Hani, Tûr'u tepenize dikerek sizden söz almıştık, “Size verdiğimiz Kitab'a sımsıkı sarılın; ona kulak verin" demiştik. Onlar, "Dinledik, karşı geldik" demişlerdi. İnkârları yüzünden buzağı sevgisi onların kalplerine sindirilmişti. Onlara de ki: (Tevrat'a beslediğinizi iddia ettiğiniz) imanınızın size emrettiği şey ne kötüdür, eğer inanan kimselerseniz!”

 

 



[1] (2/ Bakara 246)

[2] (5/ Maide 22)

[3] (5/ Maide 24)

[4] (9/ Tevbe 75-76-77)

[5] (Tirmizi)