İnsana verilen nimetler içinde kimi vardır ki küçüklüğüne rağmen büyük sonuçlar doğurur. Dil de bunların başında gelir. Bir kelimeyle kalpler inşa edilebilir, bir kelimeyle yılların emeği yıkılabilir. İnsan bazen söylediği bir sözle Allah’ın rızasına yaklaşırken, bazen de farkına varmadan gazabına sürüklenebilir. Bu sebeple İslâm, dili başıboş bırakmamış; onu ahlâk, edep ve sorumluluk çerçevesinde muhafaza etmeyi kulluğun temel unsurlarından biri saymıştır. Zira dil, insanın imanını da istikametini de açığa vuran en güçlü aynadır.

Dil, Allah Teâlâ’nın büyük nimetlerinden ve çok harika lütuflarındandır. O, cüssesi küçük, ancak itaati ve günahı büyük bir organdır. Zira iman ve küfür, dilin şahitliği ile belli olur, ortaya çıkar. İman itaatin, küfür ise isyanın zirve noktasıdır.

Dil, mevcut olan olmayan, yaratıcı ve yaratılan, hayal edilen ve bilinen, zannedilen ve vehmedilen her şey hakkında konuşur; onları kabul veya inkâr eder. İlmin ulaştığı her ne varsa hak ya da bâtıl, dil onu anlatır. İlmin de alanı çok geniştir; hemen her tarafa uzanır.

Dildeki bu özellik, başka hiçbir uzuvda yoktur. Göz, ancak renkleri ve şekilleri görebilir. Kulak, yalnız sesleri işitebilir. El, sadece cisimlere dokunabilir. Bütün uzuvların işleri sınırlı olup her şeye ulaşamazlar.

Dilin ise sahası geniştir, sınırı yoktur. Engel olacak bir şeyi de mevcut değildir. Dil, hayırda da şerde de geniş bir alana sahiptir. Dilin dizginini serbest bırakan ve ihmal eden kimseyi şeytan her yere götürür. Onu helâke düşürmek için uçurumun kenarına getirir.

İnsanları, yüzleri üstü cehenneme sürükleyen ancak dillerinin kazandığı günahlardır. Dilin şerrinden yalnız, onu İslâm’ın edebiyle edeplendiren ve helâl konuşmalarla sınırlı tutan kimse kurtulur.

Edebe dikkat eden kimse, sadece dünya ve âhiret yönünden faydalı olan şeyleri konuşur, dinine ve dünyasına zarar veren şeylerden dilini tutar.

Konuşmanın faydalı ya da zararlı olduğu yerleri herkes kolayca anlayamaz, bunların bilinmesi güçtür. Bilenin de, sadece faydalı yerlerde konuşması zordur.

İnsanın âzalarından en çok günah işleyeni dildir. Zira o, konuşmaktan yorulmaz, hareket etmesinde de meşakkat yoktur. İnsan da dilin âfetlerinden ve tuzaklarından sakınmada ihmalkâr davranır, onu kontrol etmeye önem vermez.

Kısaca dil, insanları saptırmada şeytanın en büyük âletidir.

Muâz b. Cebel (radıyallahu anh) anlatıyor:

“Ey Allah’ın Resûlü! Söylediklerimizden de hesaba çekilecek miyiz?” dedim.

Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki:

“Annen seni kaybetsin ey Muâz! İnsanları yüzleri (ya da burunları) üstü cehenneme sürükleyen, dillerinin kazandıklarından başkası mıdır?”(Sünen-i Tirmizî, Zühd, 17 Sünen-i İbn Mâce, Fiten, 12)

İnsan, diline sahip olamadığı için bazen dünyasına, büyük oranda da âhiretine zarar vermektedir. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir insanın, ancak diğer Müslümanlar kendi elinden ve dilinden emin oldukları zaman gerçek manada Müslüman olabileceğini bildirmiştir.

“Müslüman, dilinden ve elinden diğer Müslümanların emin olduğu kişidir. Muhâcir de Allah’ın yasakladıklarını terk edendir.” (Buhârî, İman, 4, 5)

Bu nedenle, eğer Müslümanlar bizim vurmak, dövmek ve öldürmek gibi elimizle meydana gelen zararlardan ve gıybet, yalan, iftira gibi dilimizle meydana gelecek kötülüklerden emin değillerse, o zaman bizim İslâm’ımız Allah’ın razı olduğu gerçek İslâm değil demektir. Bütün Müslümanların bu hususta diğer kardeşlerinden yana emniyet ve selamet içerisinde olmaları gerekmektedir.

 Dilin insan üzerinde birçok zararı ve olumsuz etkileri olduğu içindir ki İslâm, dile sahip çıkmayı, korumayı ve onu şer‘î ölçüler çerçevesinde muhafaza etmeyi farz kılmıştır. Ağızdan çıkan bir söz, insana kimi zaman cennet kazandırırken, kimi zaman da cehennemi ona zorunlu kılmaktadır. İmam Gazzâlî şöyle der:

“Nice kelime vardır ki, ondan dolayı cennette insanoğluna köşkler bina edilir. Oysa hazinelerden birini almaya muktedir olduğu halde, onun yerine fayda vermeyen bir ateş alan, apaçık zarar eden bir kimsedir. İşte bu, Allah’ın zikrini terk edip kendisini ilgilendirmeyen mâlâyânî (fuzûlî) şeylerle meşgul olan bir kimsenin misâlidir; zira bu kimse, her ne kadar günahkâr olmasa da muhakkak zarar eder. Çünkü Allah’ın zikriyle elde edilecek büyük kârı elden kaçırmış olur; zira müslüman bir kimsenin susması düşünce, bakışı ibret, konuşması da zikirdir.”(İhyâu Ulûmi’d-Dîn)

 Bu nedenle kişinin konuşmadan önce ağzından çıkaracağı her sözü düşünmesi gerekir.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurur ki:

 “Kişi nereye varacağını bilmeden Allah’ın rızasını gerektiren bir kelime konuşur da Allah bu kelime sebebiyle kendisine kavuşacağı güne kadar o kul için rızasını yazar. Bir kişi de nereye varacağını düşünmeden Allah’ın gazabını gerektirecek bir kelime konuşur da Allah bu kelime sebebiyle kendisine kavuşacağı güne kadar o kul aleyhinde öfkesini yazar.” (Tirmizi, Zühd,10)

Hadisin râvilerinden olan Alkame rahimehullah der ki:

“Bu hadis, nice sözleri dile getirmekten beni alıkoymuştur.”

Bu hadis hakkında İmam Nevevî rahimehullah şöyle der:

“Bu hadiste dili korumaya bir teşvik vardır. Dolayısıyla, her hangi bir söz söyleyecek kimsenin konuşmaya başlamadan önce söyleyeceği şeyleri düşünmesi; eğer herhangi bir maslahat söz konusu ise konuşması, aksi halde susması gerekmektedir.” (Fethu'l-Bari,11/311)


Öyleyse mü’min için kurtuluş, susulacak yerde susabilmekte; konuşulacak yerde ise hikmetle konuşabilmektedir. Her söz, sahibini ya Allah’a yaklaştıran bir vesile ya da O’ndan uzaklaştıran bir yük hâline gelebilir. Bu yüzden mü’min, ağzından çıkan her kelimenin hesabını vereceğini bilerek yaşar. Dilini korumayı başaran kimse, aslında kalbini ve akıbetini de korumuş olur. Zira dilin dizgini elde tutulduğunda, söz ibadete; susmak tefekküre; hayat ise Allah’ın rızasına yönelir.

Allah’ım! Dillerimizi hayırla meşgul eyle, bizi razı olmadığın sözlerden muhafaza buyur. Sözüyle Sana yaklaşan, susmasıyla hikmete eren kullarından eyle. Âmin.