Maslahat kelimesi iyi, hoş, fayda ve zarar anlamlarına gelen bir kelimedir. Şeriatta ise insanların dünya ve ahiret işlerinde yararına olan veya zararlarını def etmek için kullanılan her şeydir.
Maslahatın dinde delil olması alimlerimiz arasında tartışılmıştır. Ancak yazının konusu maslahatın delil olup olmamasını ele almak değildir.
Bundan ziyade yazımız Müslümanların sahip oldukları menhec ve akidelerinde bazı hususları maslahat kabul ederek çizgilerini kaybetmelerini ele almak içindir.
Ne yazık ki Müslüman bireyler, Müslüman cemaatler hatta cihadî yapılar dahi yılların geçmesi ile sahip oldukları çizgilerini kaybetmektedirler. Yıllarca tağutlar ile kafirler ile cihad edip ölüp, öldürmüş olmalarına, düşmanlığın en üst seviyesini düşmanlarına göstermiş olmalarına rağmen çizgileri kaybedebilmekte ve düşüncelerini, görüşlerini terk edebilmektedirler.
Bu değişimi gözlemlediğimiz her yapı ve her bireyin en fazla dile getirdikleri ya da dile getiremeyip belki de iç dünyalarında ortaya çıkan kavram ise maslahat kavramı olmaktadır. Maslahat kavramı ile davetin, cihadın, mücadelenin semeresi bir tabağın içerisinde azgın tağutlara ikram edilebilmektedir.
O zaman maslahatı, bu dinin ve davanın maslahatının ne olduğunun adını net bir şekilde ortaya koymak gerekir.
İnsanın bu şekilde yıllar içerisinde evrilmesindeki en büyük etkenlerden birisi zamanın uzunluğu, insanın ise aceleciliğidir.
Allah azze ve celle insanları aceleci olarak yaratmıştır. İnsan fıtratında acele vardır. Bundan dolayı bir işin neticesine çabucak varmak ister. İnsan çalışır, çabalar ve bir hedef uğruna gayret eder. Ancak yaptıkları ve çektikleri neticesinde gelmiş olduğu yer onun adına bir netice ve arzu ettiği bir sonuç değil ise bu takdirde başka arayışlara yönelir.
Bu yöneldiği şeyleri ise samimiyeti ile davanın maslahatı adına yapmaktadır. İnsanlara daha fazla ulaşmak ve daveti daha da yaygın hale getirmek içindir. Ya da sahip olduğu inancın daha iyi yaşanması veya dinin hakim olması gayesiyle bu adımı atar.
Peki rabbimizin bizlerden istediği bu mudur? İnsanlara ulaşmak mıdır? İnanan insanların sayısını artırmak mıdır? Sahip olduğumuz şeriatın kesin olarak hakim olması mıdır?
Müslümanlar şeri bir düzene, şeri bir devlete tek yegâne hedef ve sonuç olarak dahi bakmamaları gerekir. Şeriat devleti olan ve yeryüzünde hakim olarak hükmeden kaç peygamber vardır ki? Allah azze ve celle yeryüzünün otoritesini kaç peygamberine nasip etmiştir. Bu cümleler İslam devleti yada şeriat devleti gibi olguları yıkmak ya da basitleştirmek için değildir. Bizzat bu olgular ve değerler çok çok önemlidir. Ama dava adamını yolundan edip, bunlara odaklandığı için Rabbine karşı asıl sorumlulukları bırakacak ise o zaman bu kavramlar bizim asıl hedefimiz değildir.
Ayrıca eğer insanlar bir devlet kurmaya ve hakimiyet elde etmeye odaklanırlar ise acele ederler. Ve rablerinin rızasının dışında hareket edebilirler. Bu ise davanın maslahatı değildir.
Bugün Suriye için yaşananlara bakalım. Bir benzerleri Bosna için, Çeçenistan için de yaşanmıştı. O günde tağutlar, bugün olduğu gibi Allah yolunda cihad eden mücahitlerin kanla yazdıkları gayretin ve fedakarlıkların meyvesini bir çırpıda yemiş bitirmişlerdi.
Bugün Suriye sahasında ya da bundan önceki Bosna, Çeçenistan sahalarında Allah yolunda kendilerini ve sahip olduklarını feda eden insanların gayretlerinin semeresini demokratların ve batılıların yemesinin sebebi aslında ufak ufak cihadi hareket sahiplerinin eksen kaymalarıdır. Bu eksen kaymasında ise en fazla tutunulan kelime maslahat kelimesidir. Maslahat kelimesi ile tüm tavizler verilmekte, kafirlerin plan ve desiselerine çanak tutulmaktadır.
Daha yakınımızda örnekler de bulabiliriz. İktidarı elde etmeye, siyaset üretmeye, ülkede sözünün geçmesine odaklanan İslami yapılar ya da cemaatlerde aynı pozisyon ile karşı karşıya kalmışlardır.
İşte bu durumların hepsinde karşımıza bir kelime çıkar. Maslahat. Müslümanların maslahatı, ümmetin maslahatı, cemaatin maslahatı. Bu kelimenin iyi ya da kötüye kullanılması ince bir çizgi ile ayrılmıştır desek herhalde hata etmiş olmayız.
Maslahat kavramını tehlikeli hale getiren sebeplerden birisi de herkesin kendince gördüğü iyilikler ve kötülükler ayrı ayrıdır. Kimileri bir şeyi iyilik ve maslahat görürken kimileri aynı şeyi kötülük ve mefsedet olarak görebilir.
Rabbimiz peygamberleri üzerinden kitabında bizlere maslahatın ne olduğunu ifade etmiştir. Dinimizde maslahat, dava adamının gütmesi gereken asıl iyilik Rabbine, rabbinin istediği şekilde çağırmaktır. Davanın maslahatı istikamet üzere davaya hizmet etmektir.
Anlattığımızı daha iyi ifade edebilmek için Rasulullah’ın (sav) hayatından bir örnek zikredebiliriz.
Peygamberimizin Abese suresindeki ayetlere muhatap olmasının sebebi nedir?
Rasulullah (sav) bir gün Kureyş’in ileri gelenlerinden birisiyle konuşuyordu. Hırsla onların Müslüman olmasını istiyordu. Onlarla konuşup kendilerini İslâm'a davet ederken, o sırada daha önce Müslüman olmuş İbni Ümmü Mektûm geldi ve Rasulullah’a (sav) bir şey sorup, sorusunda ısrar etti. Rasulullah (sav) da onun fazla durmayıp, Kureyşlilerle konuşmasına imkân sağlamasını istiyordu. Maksadı, o kişinin hidâyete gelmesi idi. Bu sebeple İbn Ümmü Mektûm'a karşı yüzünü asıp çevirdi ve öbür adama döndü. Bu kişinin Übeyy İbni Halef olduğu bazı rivayetlerde geçmektedir.
Hafız Ebu Ya'lâ Müsned'inde der ki; “Bize Muhammed İbn Mehdî... Enes'ten nakleder ki; o, bu ayet konusunda şöyle demiştir; “Rasulullah (sav) Übeyy İbn Halef ile konuşurken İbn Ümmü Mektûm onun yanına geldi. Rasulullah (sav) ondan yüz çevirdi de Allah Teala; “Yüzünü asıp çevirdi...” ayetini indirdi buyurdu. Bundan sonra Rasulullah (sav) ona hep ikram ediyordu.
Bu ayetler ve ayetlerin indiriliş sebebine dikkatle bakacak olursak Rasulullah (sav), davanın daha da ileri gitmesi gayesiyle aslında bir hamlede bulunmakta idi. Bu zengin birisine bu daveti ulaştırarak İslam’ın güçlenmesini sağlamak idi. Ancak Allah azze ve celle, davanın maslahatını güçlü ve zenginlere davet yapmak sonunda güç kazanmak olarak belirlememişti. Bundan dolayı da efendimizi uyardı.
Bunun bir başka örneğini de Kureyş’in peygamberimize yapmış olduğu tekliflerde görebiliriz. Yapılan tekliflerin nihayeti efendimizin onların putlarını meşrulaştırmak gayesiyle sadece putlara bakmasına ve dokunmasına kadar inmişti. Ama bu ilahi menhece uygun değildi. Halbuki insana göre sayının ve kuvvetin artması maslahattır.
Allah azze ve celle şöyle buyurdu;
“Onlar, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı uydurman için az kalsın seni ondan şaşırtacaklardı. (Eğer böyle yapabilselerdi) işte o zaman seni dost edinirlerdi.
Eğer biz sana sebat vermiş olmasaydık, az kalsın onlara biraz meyledecektin.
İşte o zaman sana, hayatın da ölümün de katmerli acılarını tattırırdık. Sonra bize karşı kendine hiçbir yardımcı bulamazdın.”[1]
Bu ayetten şu hususları anlamak mümkündür.
1) Kafirler ile uzlaşarak kafirleri memnun etmek mümkündür. Ancak Allah azze ve cellenin gazabı ise hem bu dünyada hem de ahirette kat kat olurdu. Bu ayette muhatap ise, yeryüzündeki en hayırlı insan olan Muhammed aleyhisselam idi.
2) Bir başka husus ise Allah’ın yardımı olmadan asla batıl ve küfür ile ve onların plan ve desiseleri ile mücadele etmek mümkün değildir.
Konumuz ile alakalı kısmına dair ise;
3) Allah azze ve celle dinin yaşanması ve hakim kılınması hakkında maslahat denilecek bir hususu peygamberin kendi içtihadına dahi bırakmamıştır. Davanın yaşanması ve ilerletilmesi Allah azze ve cellenin sadece belirlediği bir yöntem ile mümkündür.
Efendimiz’e yapılan bu tekliflerden biri de “Onlardan bazılarının, fakirlerin katıldığı oturumdan ayrılarak kendilerine bir oturum ayırmasını istemeleridir.” Ancak bu da kabul görmemiştir.
Rasulullah’ın (sav) bulunduğu doğru durumda sebat edip kalmasını sağlayan güç, Allah tarafından kendisine verilen sabır nimetinden kaynaklıydı. Böylece onu ne kadar şiddetli olursa olsun hiçbir işkence yolundan döndürememiştir.
Davanın maslahatını düşünen davetçiler elbette samimi olabilirler. Ancak bu samimiyet onları yoldan edebilmektedir. İnsan samimiyetinden dolayı da yoldan sapabilir. Dinimizi rabbimizden ya da nebisinden daha fazla düşündüğümüzü iddia edemeyiz.
Maslahat şeriatın belirlemiş olduğu maslahattır. İnsanların kendi davaları uğruna görmüş oldukları iyiliklerin, Allah katında da bunların birer iyilik olduğu anlamına gelmez. Maslahat öncelikle dini yüceltmek ve onu rabbimizden geldiği şekliyle uygulamak ve ondan asla taviz vermemektir.
Sakınılması gereken tehlike ne sebeple olursa olsun metottan sapmak ve dinden taviz vermektir. Sapma az da olsa çok da olsa sapmadır. Maslahatın nerede olduğunu bilen Allah azze ve celledir. Bu husus davetçilerin sorumluluğunda olan bir husus değildir. Davetçilerin sorumluluğu yoldan ayrılmamaktır. Bir kul ve bir toplum için en büyük maslahat istikamet üzere yaşayıp, ölebilmektir. Aceleci olan insanın kendi istekleri ile karar vereceği bir netice elbette maslahat olarak isimlendirilemez.
Allah azze ve celle bu davanın maslahatını bir devlet tesis etmek ya da bir otorite meydana getirmek olarak dahi zikretmemiştir. Bu kullarından dilediğine vereceği bir nimettir. Davanın maslahatı eğer buna endeksli olmuş olacak olsaydı tüm peygamberlerin yeryüzünde bir devleti olması gerekirdi. Ancak yeryüzünde hükümranlık vermiş olduğu peygamberler Kur’an’da bizlere birkaç tane olarak bildirilmiştir.
Tağutların ve azgın müstekbirlerin Müslümanlardan gönülden razı olmaları asla mümkün değildir. Razıymış gibi gözükmelerinin dahi aslı yoktur.
Davetçiler ve dava adamları, dinin zafer ve yayılmasına duydukları istekten dolayı şu insanı veya grubu kazanayım diye davadan taviz verme yoluna gidebilirler. Bunu onlara yaptıran şey davaya duydukları hırstır çoğu zaman. Halbuki davanın gerçek maslahatı ve yararı müstakim çizgiden ayrılmamaktır.
Dava adamının asıl işi çalışmak ve davanın neticesi ile alakalı bir aceleye ve hesaba girmemektir. Dava adamının rolü davanın net ve açık yoluna insanları çağırmak ve buna devam etmektir. Bu yolda azim göstermek, sabırlı davranmak ve imtihanlara karşı göğüs gerebilmektir. Dava adamı işin neticesini Allah’a havale etmelidir.
Bugün içerisinde bulunduğumuz şu günlerde de Müslümanların davanın maslahatını iyi anlamaları gerekir. Maslahat dini en güzel şekilde yaşamak ve anlatmaktır. Sayıların artması, herkesin işitmesi, kalabalıkların çoğalması ve en önemlisi de tavizler vermek maslahat değildir.
Tevhid ehli camianın bu soruyu kendi camiasına sorup cevaplaması gerekir. Aksi takdirde büyük eksen kaymaları yaşaması hatta yaşıyor olması içten bile değildir.
Kafirlerin asırlar boyunca peygamber üzerinde düşündükleri hususların tamamı bugün davetçiler üzerinden İslami olmayan yönetim sahiplerinin arzuladıkları şeylerdir. Asırlar boyu planlar ve desiseler süregelmiştir.
Tağuti sistemler ister hak bir davaya gönül versin isterse de batıl bir dava peşinde koşsun bir ideoloji ve inanç sahibi olan her yapıyı törpülemek ve kendilerine zarar vermez bir yapıya büründürmek istemektedirler. Bunun için ise yapıları değiştirip dönüştürmektedirler. Dönüştürürken ise bunu insanların algılarını ve hassasiyetlerini bozarak yapmaktadırlar. Toplumun son 20 yıl içerisindeki dini anlayışına bakacak olursak bunu sadece görüş sahibi insanlar için değil sıradan insanlar için bile dillendirebiliriz.
Kavramlar, algılar, hassasiyetler değişip, dönüştüğünde haramlar helale, küfürler mübaha, caiz olmayan her ne varsa müstehaba dönüşmektedir. İşte bu tür dönüşümler esnasında birçok kere karşımıza maslahat kavramı çıkar. Maslahat adına birçok şeyleri değiştirip dönüştürürüz.
Ama asıl maslahatın ne olduğunu bilir isek bu takdirde ilahi ve nebevi metodun dışına çıkarak hareket etmeyiz.
Rasulullah (sav) şöyle buyurmaktadır;
“Karanlık gecelerin fitneleri misali fitneler vuku bulmadan amellerde acele ediniz. O fitneler vuku bulduğunda insanlar kafir olarak sabahlayacak Müslüman olarak akşamlayacaklar, Müslüman olarak sabahlayıp kafir olarak akşamı edeceklerdir. İnsanlar dinlerini az bir paha karşılığında satacaklar.”[2]
Gerçekten de Müslüman ölmek ve bu hayatı istikamet üzere yaşayabilmek fitne zamanı çok güç bir hale gelmiştir. İnsanın istikametini bozmadan, tağutların kendisi hakkındaki irili, ufaklı plan ve programlarından kurtularak imanını muhafaza edebilmesi çok ama çok zorlaşmıştır.
Yukarıdaki ayetlerin nüzul sebeplerine dair zikrettiğimiz hususlarda da geçtiği üzere Rasulullah (sav) dahi sebat ve istikamet için Allah azze ve celle’nin korunmasına, yol göstermesine ve müdahalelerine muhtaç iken bizim gibi aciz insanların hali ne ola ki?
Allah azze ve celle Müslümanlara sebat versin. İnsî ve cinnî şeytanların vesveselerinden muhafaza etsin. Amin…
[1] (17/ İsra 73-74-75)
[2] (Müslim)