Kişinin dili ile işleyeceği günahlar fazla ve çok daha kolaydır. Kişinin kalbinden sonra düzeltmesi ve ıslah etmesi gereken dilidir. İnsan dilini ıslah edip terbiye etmediğinde daha fazla günaha dalar. Bu, kişinin kendisi ile alakalı kısmıdır. Kişinin dilini yerinde kullanması daha az günaha girmesi için gereklidir.

Dil, sahibine tehlikeli olması bakımından en sıkıntılı organdır. Eğer dil istikamet üzere olur, kullanılırken Allah’tan korkulur ise kişinin diğer azaları da, amelleri de istikamet üzere olur.

Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur;

“Kalbi istikamet üzere olmayan kişinin imanı istikamet üzere olmaz. Dili istikamet üzere olmayan kişinin kalbi istikamet üzere olmaz.”[1]

Yine dilin önemine binaen Ebu Said el-Hudri’den (ranh) merfu olarak rivayet edilen bir hadiste Nebi (sav) şöyle buyurmuştur: ,

“İnsan sabahlayınca bütün organları dile başvurur ve ona şöyle derler: Bizim haklarımızı korumakta Allah’tan kork. Biz ancak senin söyleyeceklerinle ceza görürüz. Biz sana bağlıyız. Eğer sen doğru olursan biz de doğru oluruz. Eğer sen eğrilir, yoldan çıkarsan biz de sana uyar, senin gibi oluruz.”[2]

Yine başka bir rivayette Rasulullah’a (sav) şöyle soruldu: “İnsanların cennete girmelerine en fazla sebep olan şey nedir?” Rasulullah (sav) “Allahtan sakınmak ve güzel ahlaktır” diye cevap verdi. “İnsanların cehenneme gitmelerine sebep olan şeyler nelerdir?” diye soruldu. “Dil ve cinsel organdır” diye cevap verdi.”[3]

Dili ıslah edememenin bir de Müslümanların geneline, topluluklarına ve cemaatlerine verdiği zararlar vardır. Bir Müslüman bir arkadaşının gıybetini ettiğinde, onun arkasından konuştuğunda, dedikodu ettiğinde bu, onun sadece kendisi ile alakalı bir günahtır. Ve bunun zararı günah olarak öncelikle kendisi açısından, diğer zararı ise sadece muhatabı açısındandır. Zarar iki kişiye dokunur. Ancak dil ile işlenen bazı günahlar vardır ki zararı Müslümanların geneline sirayet etmektedir. Böylesi durumlarda dilin terbiye edilmesine daha fazla önem verilmesi gerektiği ortaya çıkmaktadır.

Geneli ilgilendiren asılsız haberleri yaymak, korkuya ya da güvene dair haberleri her yerde konuşmak, Müslümanlar arasında tekfirleşmeye sebep olacak sözler kullanarak aralarında tefrikaya sebep olmak, umuma açık şekilde ilim ehlinin ya da öncülerin kendi aralarında birbirlerine reddiyeler vermesi, iki Müslüman grubun arasını ayıracak sözleri taşımak, öncü kimselerin gıybet ve dedikodularını yaparak onlara zarar vermek dolayısıyla da bu öncü kimselerin ve cemaatlerin sözlerinin değerini hafifletmek gibi suçların zararı ise birkaç kişi ile sınırlı kalmamaktadır.

Öncülere verilen zarar da hareketin kendisine ve İslam topluluğuna verilen zarar anlamına gelir. Çünkü söylediği sözler davaya kuvvet manası taşır. Bu söz değersizleştiğinde ise davanın kuvveti zayıflayacaktır.

Bunu söylememiz fertlere dil ile verilecek olan zararı hafife aldığımızdan değildir. Elbette fertlere verilen zarar önemlidir. Çünkü şeriat bundan da nehyetmiştir. Ancak fertlerden ziyade genele verilecek olan zarar, çok daha büyüktür.

Bu husus, Müslümanlar arasında günümüzdeki otoritesizliğin de sebeplerindendir. Çünkü yukarıda zikrettiğimiz bu hususlar Müslümanların iç dengesini bozan, otoriteyi sarsan hususların başında gelmektedir. Kimsenin kimseye söylediklerinin hesabını verme ya da hesabını sorma gibi bir durumu olmadığında ve vicdanlarımızda bunun Allah’a karşı işlenilen bir suç olduğunun da farkına varmadığımızda ağzımıza geleni söylemekte, ağzımızdan çıkanı kulağımız duymamaktadır.

Bir toplumu ıslah etmek çok zaman alıp emek isterken ne yazık ki ifsat, bir ekin tarlasının bir ucundan tutuşturmak gibi bir anda parlamakta ve her yeri hızlıca sarmaktadır. Buna sebep olacak hususların başında ise dil gelmektedir. Dilin iyi gayeler için kullanılması halinde büyük iyiliklere kapı açılması söz konusu iken, kötü kullanımı halinde savaşlar dahi çıkarabilmektedir.

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

“Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın.”[4]

İbni Kesir (rahimehullah) bu ayetin sebebi nüzulü ile ilgili olarak şu rivayeti aktarmaktadır;

“Haris bin Dinar el-Huzaî şöyle demiştir; Rasulullah’ın (sav) huzuruna vardım, beni İslam'a girmeye çağırdı, ben de İslam'a girdim ve onu kabul ettiğimi ifade ettim. Beni zekât vermeye çağırdı onu da kabul ettim ve “Ey Allah'ın Rasulü ben de onların (kavmimin) yanına geri döneyim, onları İslam'a girmeye ve zekâtı eda etmeye çağırayım. Benim çağrımı kabul edenlerin de zekâtını toplayayım, sonra Allah'ın Rasulü (sav) şu şu zamanda benim toplamış olduğum zekâtı sana getirmesi için bize bir elçi göndersin” dedim. Haris zekât çağrısını kabul eden kimselerden toplayıp Rasulullah’tan (sav) kendisine elçi göndermesini istemiş olduğu zaman gelince elçinin yanına gelmesinin geciktiğini gördü ve o vakitte elçi yanına gelmedi. Haris bu hususta Rasulullah’ın (sav) bir sebepten dolayı kızmış olabileceğini düşündü. Bundan dolayı kavminin ileri gelenlerini çağırarak onlara; “Rasulullah (sav) bende bulunan zekatı teslim almak üzere elçisini göndermek üzere bir vakit tayin etmişti. Rasulullah’ın (sav) sözünde durmaması söz konusu değildir. Elçisini ancak bir şeye kızdığından dolayı göndermemiş olduğunu düşünüyorum” dedi. “Haydi hep beraber kalkın, Rasulullah’a (sav) gidelim (diye ekledi).

Rasulullah (sav) ise Haris bin Dinar’a toplamış olduğu zekâtı teslim almak üzere Velid b. Ukbe'yi göndermişti. Velid yola çıktıktan sonra yolun bir yerine gelince korkuya kapıldı, döndü ve Rasulullah’ın (sav) yanına geri gelerek “Ey Allah'ın Rasulü! Haris bana zekâtı vermek istemedi ve beni öldürmek istedi” dedi. Bu sefer Rasulullah (sav) Haris'in üzerine birlik gönderme kararı aldı. Haris ise arkadaşlarıyla birlikte geldi ve Medine'den ayrılmış bulunan askeri birlikle karşı karşıya kalıverdi. Haris onlarla karşılaşınca bu sefer bu (gelen) Haris'tir, dediler. Haris yanlarına gelince onlara; “Siz kimin üzerine gönderildiniz” dedi. Onlar; “Senin üzerine dediler. Neden ama, dedi. Onlar şu cevabı verdi; “Rasulullah (sav) Velid b. Ukbe'yi gönderdi. O da senin zekâtı kendisine vermediğini, onu öldürmek istediğini ileri sürdü. Haris “Hayır, Muhammed'i hak ile gönderene yemin ederim, ben onu asla ne gördüm ne da bana geldi” dedi. Haris Rasulullah’ın (sav) huzuruna girince “Sen zekâtı vermediğin gibi benim elçimi de öldürmek istedin öyle mi?” buyurdu. Haris “Hayır seni hak ile gönderene yemin ederim onu ne gördüm, ne de bana geldi ve benim gelişimin tek sebebi de Rasulullah’ın (sav) elçisinin yanıma gelmesinin gecikmesi oldu. Bunun Allah'ın ve Resulü’nün gazabından dolayı böyle olacağından korktum” dedi. (Haris devamla) dedi ki; “Bunun üzerine Hucurat suresindeki “Ey iman edenler, eğer bir fasık size bir haber getirirse...” buyruğu “Allah Alimdir, Hakimdir” buyruğuna kadar nazil oldu.”[5]

Bu rivayetten de anlaşılacağı üzere Müslüman bir birey haber getirmiş olmasına, hatta Müslümanların zekât memuru olan birisi olmasına rağmen Allah azze ve celle gelen haberlere yapılacak olan muameleyi bizlere öğretmektedir. Ulaşan haberin teyit edilmemesi, iki topluluğu nerede ise savaşa sürükleyecekti. Savaşın eşiğinden dönülmüştü. Ayetin son kısmında da ifade edildiği üzere haberleri teyit etmek ve tahkik etmek, bir kavme bilmeden düşmanlık etmemek için elzem bir husustur.
“Müslümanın görevi inanmaktır. Müslüman söylemiş ise ben gerisine bakmam” gibi bir düşünce ile hareket etmek uygun değildir. Allah azze ve celle gelen haberlere muamele şeklimizi açıkça belirtmiştir.

Bu söylemlerin bir tür Müslümanların vicdanlarını rahatlatma argümanı olduğunun da altını çizmek gerekir. Çünkü genelde Müslümanlar işlerine gelen konularda muhataplarına gayet inançlı, işlerine gelmediğinde ise gayet irdeleyici bir tavır takınmaktadır hatta tecessüse dahi başvurmaktadırlar. Ya da örnekleyecek olursak kendi ticareti ile ilgili bir konu olduğunda gayet sorgulayıcı ama ümmeti ilgilendiren konular olduğunda sözde habersiz, her söylenene inanan kimse oluvermektedir.
Bir kişi ya da topluluk hakkında bir haberin kesinleştirilmemesi halinde o kişi ve grup hakkında adaletsiz davranılacaktır. Yanlış ya da eksik bilgiler üzerine kesinmiş gibi kanaatler bina edilecek, bu kanaatlere kesin gözüyle bakılacaktır. Bu ise akabinde yanlış kanaatlerin doğmasına sebep olacaktır. Bu durum Müslümanlar arasında iç karışıklığa, fitnelere ve çıkan fitnelerin bitmemesine yol açacaktır.

Yine dilin ıslah edilmemesi ile genele yayılan zararlardan birisi de, laf ve sözlerin ardının kesilmemesi, fitnelere sebep olacak durumların ortaya çıkması ve akabinde Müslümanların üzerlerine düşen asıl sorumluluklarını yerine getirmemeleri olacaktır. Bu da Müslümanların genel gidişatlarını etkileyen bir durumdur. Konuşmaktan dolayı gereksiz ihtilaflara girmek, daha gerçekleşmemiş ve başa gelmemiş hususları başa gelmiş gibi konuşup durmaktan dolayı ümmetin ihtiyaçları terkedilmektedir. Bu durum dili ıslah edememenin Müslümanlara açtığı büyük zararlardandır.

Ümmet kan ağlarken, esirleri biçare şekilde Müslümanları beklerken ümmet ıslah edemediği dili sebebi ile tartışmakta, çekişmekte ve ayrılmaktadır. Bulunduğumuz vakıanın gerekleri, zamanımızın ihtiyaçları vardır. Ama konuşmaktan ve ihtilaf etmekten bunları yerine getirememekteyiz.

Rasulullah (sav) şöyle buyurmaktadır; “İnsanlar üzerine öyle aldatıcı yıllar gelir ki o zamanda yalancı doğrulanır, doğru söyleyen yalanlanır, haine güvenilir, emin kimseye hain nazarıyla bakılır! O zaman Ruveybida konuşur.”

Denildi ki: “Ruveybida nedir?”

Rasulullah (sav) “İnsanların önemli ve büyük işleri hakkında konuşan ‘aşağılık’ kimse” buyurdu.[6]

Her bir fert her istediği konu hakkında her istediği değerlendirmeyi yapabileceğini düşünmektedir. Hareketin içerisinde henüz yıllarını vermemiş, kendi rüştünü ispat edememiş, az da olsa ilim dahi tahsil etmemiş her fert Müslümanların genel konuları ile alakalı kanaatler bildirebilmektedir.

Hele günümüzde sosyal medya gibi bir illet başımızdadır ki zannımca zararı faydasını geçmiştir. Her olay ile ilgili her bir kanaat whatsapp durumundan, facebook canlı yayınından, ifade edilebilmektedir. Sosyal medya herkesin kendisini bir yerde konumlandırmasına sebep olmakta, bin kişilik, iki bin kişilik ya da on bin kişilik takipçisi olan hesaplar dahi sürekli kendilerinin olan olaylar hakkında takipçilerinin kendisinden bir şeyler beklediğini zannetmektedir.

Türkiye’de, Dünya’da ya da küçük ölçekli olarak camia içerisinde meydana gelen her bir olay ile ilgili kanaat bildirme zorunluluğu hissedilmektedir. Kanaat bildirenlerin çoğu ise çalışma sahasından ve hareketten uzak, bilgisayar klavyesi üzerinden yazmakta, konuşmaktadır. İnsanlar genel olarak bedel ödemek istemiyorlar, ancak konuşmak, kanaat bildirmek ve ahkâm kesmek istiyorlar. Söyledikleri olsun, söylediklerine kulak verilsin istiyorlar.

İşte bu ruveybidalık olmaktadır. Camia olarak hem bundan sakınmalıyız hem de böyle olan insanların söylemlerine, kanaatlerine kulak vermemeliyiz. Bu gibi kimselerin sözlerine kulak verildiğinde daha fazla konuşmaktaadırlar. İnsanlar üzerine vazife olmayan konuları konuştuklarında, konuşmaya ehil olmadıklarında müdahale etmek gerekir. İnsanlar büyük büyük laflar ettiklerinde onların geçmişleri, tecrübeleri, kazanımları sorgulanmalıdır. 

İnsan kendisine söz hakkı verilmediği halde Müslümanların genel konuları ile alakalı konuşuyor ise, haddini aşıyor ise bunda bir hayır olmayacağı aşikârdır. Bunun önüne geçemediğimizde toplum olarak biz de hayırdan mahrum kalırız. Bu durumda Rasulullah (sav)’in ifade ettiği ehli olmayana, işin verilmesidir ki bu da kıyametin alametlerindendir. Bir topluluğun ıslahı ve dengesi ancak sürekli olarak doğru tavrın ortaya konması ile mümkündür.

Müslümanlara dil ile zarar verilebilecek sebeplerden birisi de asılsız haberleri ve dedikoduları yaymaktır. Dedikodu ya da asılsız haber; kaynağı belli olmayan, kaynağı zikredilmeyen, teyit edilmemiş, -mış’la, -miş’le ifade edilen haberlerdir.

Küresel anlamdaki asılsız haberleri genel olarak kâfirler üretmekte, münafıklar yaymakta, kalbi hastalıklı, hikmetten uzak gafil Müslümanlar da inanmaktadır. Küresel çapta olmayan asılsız haberleri ise daha ziyade münafıklar, kalbi hastalıklı insanlar çıkarmakta, gafil Müslümanlar da bunlara inanmakta ve yaymaktadır.

Bu haberlerin zararı en fazla Müslüman cemaate, onların topluluklarınadır. Bununla birlikte asılsız haberler, Müslümanlar arasında güvensizliğe, fitneye, onları bölüp parçalamaya, saflarını dağıtmaya da sebep olmaktadır.

Allah azze ve celle şöyle buyurmaktadır;

“Kendilerine güvenlik (barış) veya korku (savaş) ile ilgili bir haber geldiğinde onu yayarlar. Hâlbuki onu peygambere ve içlerinden yetki sahibi kimselere götürselerdi, elbette bunlardan, onu değerlendirip sonuç (hüküm) çıkarabilecek nitelikte olanları onu anlayıp bilirlerdi. Allah'ın size lütfu ve merhameti olmasaydı, pek azınız hariç muhakkak şeytana uyardınız.”[7]

Yayılacak haber geneli ilgilendiren korku ve güvene dair bir haber ise çok daha hassas olunmalıdır. Çünkü korkuya dair bir haber Müslümanları yıldırıp ürkütebilir, sonrasında ise daha büyük zararlara yol açabilir. Güvene dair haberler ise gereksiz eman duygusuna, işi savsaklamaya neden olabilir. Bundan dolayı bu tür haberleri Allah azze ve celle ehli olan kimselere iletmemiz gerektiğini ifade etmektedir. Ehli olan kimseler haberleri bir süzgeçten geçirerek, umuma faydası olanların duyurulmasına, zararı olanların henüz açığa çıkarılmamasına karar verebilirler. Bu şekilde davranıldığında ise ne gereksiz bir güven duygusu ile böbürlenmeye, ne de gereksiz bir korku ile iç kargaşaya neden olunmaz.

Müslümanları sevindirecek bir haber onları aynı zamanda yapmaları gereken sorumlulukları unutmaya, terketmeye de itebilir. Onları üzecek olan bir haber de, onları sorumluluklarından alıkoyabilir. Bu durumda bu haberin vaktini ve duyurulup duyurulmayacağını bilen insanlara bu haberleri iletmek elzemdir. Ancak her gelen haberi olduğu gibi aktarmak, yanlış hareket etmeyi, yanlış davranmayı beraberinde getirebilir.

Ayrıca ayetin üzerinde durduğu hususlardan birisi de haberleri yayma noktasında acele etmemektir. Müslümanlar böylesi durumlarda haberleri teyit etmeden hareket etmemelidir. Kendisini ilgilendirmeyen şeyleri terk etmeli, bırakmalı ve bunları asla konuşmamalıdır. Her duyulan haberi aktarmamalı, duydukları ile ilgili de hüsnü zan üzere olup haberi teyit etmelidirler.

Muğire bin Şube’den rivayet edildiğine göre Rasulullah (sav) “Kıyl ve ka’l’den yasaklamıştır.”[8][9]

Bundan kasıt herhangi bir araştırma, tahkik ve tespit yapmadan haberleri dağıtmak ve çoğaltmaktır.

Bu ayetin tefsirinde Ömer (ranh) ile ilgili olan şu rivayeti müfessirlerimiz rivayet etmiştir; “Rasulullah’ın (sav) hanımlarını boşadığı haberi kendisine gelince evinden çıkıp Mescidi Nebevi’ye geldiğinde insanların bunu konuşur oldukları halde buldu. Sabremedeyip Rasulullah’tan (sav) izin istedi ve ‘Hanımlarını boşadın mı?’ diye sordu. Rasulullah (sav) ‘Hayır’ buyurunca Ömer (ranh) ‘Allahuekber!’ dedi.

Müslim rivayetinde ise bu rivayete ek olarak Ömer (ranh) şöyle demiştir; “Mescidin kapısına çıkıp avazım çıktığı kadar ‘Allah Rasulü hanımlarını boşamadı’ diye bağırdım. Bunun üzerine ‘Hâlbuki onu peygambere ve içlerinden yetki sahibi kimselere götürselerdi, elbette bunlardan, onu değerlendirip sonuç (hüküm) çıkarabilecek nitelikte olanları onu anlayıp bilirlerdi.’ ayeti nazil oldu. Onu çıkaran (yani istinbat eden) bendim.”[10]

Yine başka bir hadiste ise Rasulullah (sav) şöyle demiştir;

“Kişinin (kesin bilmediği halde) şöyle şöyle diyorlarmış demesi onun ne kötü bineğidir.”[11]

Müslümanların geneline dil ile verilecek zararlardan birisi de ilimsizce konuşmak, ilimsizce fetva vermek bunun sebebiyle de kargaşaya sebep olmaktır. Her fert kendisini ilmi bir merci olarak gördüğünde, ehil olmamasına rağmen konuştuğunda elbette bir takım ihtilaflar çıkmaktadır. Bu ihtilaflar ise Müslümanları birbirlerinden koparmakta ve ayırmaktadır.

Sonrasında ise Müslümanlar, Müslümanların birbirleri ile aynı düşünmediğini, aynı söylemediğini sözde dert ederek bu hususu Müslümanların problemi olarak saymaktadır. Halbuki önce ehil olmayana konuşma hakkını veren biz Müslümanlar, ehil olmayana ilmi sorular soranlar yine biz Müslümanlar, sonrasında ise bu ihtilafa dönüşünce Müslümanlar neden bu halde diye vaveyla eden yine biz Müslümanlar. Bu çok ciddi manada bir tezattır. Ehli olmayandan başkasına soru sorulmamalı ve cevap istenmemelidir.

Rasulullah (sav) bu konu hakkında şöyle buyurmaktadır;

“Allah azze ve celle ilmi kullarının göğüslerinden silmek ve çekip almak suretiyle kaldırmaz. Ancak alimlerin ruhunu kabzetmek suretiyle çekip alır. Nihâyet hiçbir alim kalmayınca insanlar kendilerine cahil bir takım kimseleri önder edinirler. Bunlara sorular sorarlar, onlar da ilimleri olmadığı halde fetva verirler. Böylece hem kendileri sapar hem de insanları saptırırlar.”[12]

Günümüzde biz Müslümanların hali de tam olarak böyledir. Bakın selefimiz İmam Malik’in hali ne idi. Bugün biz Müslümanların hali ne!

İmam Malik’e (rahimehullah) bir soru soruldu. “Bilmiyorum” diye cevap verince çevresindekiler şaşırdı. “Bu çok basit bir meseledir” dediler.

İmam Malik (rahimehullah) kızdı ve “İlimde basit mesele olmaz” dedi. “Allah’ın kitabında şu ayeti duymadınız mı? Şüphesiz biz sana ağır bir söz yükleyeceğiz.”[13]

Yine bir başka rivayette ise İmam Malik’in (rahimehullah) hocası olan Rebia’nın (rahimehullah) ağladığını gördüler. “Bir sıkıntın mı var?” dediklerinde şöyle cevap verdi; “İlmi olmayana fetva sorulduğunu gördüm. Burada öyle fetva verenler var ki hırsızdan daha çok hapsedilmeyi hak ediyorlar.”

İşte biz Müslümanlar dilimizi ıslah etmeyi başaramadığımızda içimizdeki bu tür problem her geçen gün artacaktır ve arkası da kesilmeyecektir. Ne zamanki bu konuda hassas davranmaya ve dilimizi ıslah etmeye başladığımızda problemlerimizin de çözüldüğünü göreceğiz inşaAllah.

Selam ve dua ile…

 
 


[1] (Ahmed bin Hanbel)

[2] (Tirmizi)

[3] (Tirmizi)

[4] (49/ Hucurat 6)

[5] (İbni Kesir Tefsiri)

[6] (İbni Mace)

[7] [7] (4/ Nisa 83)

[8] “Denildi, dedi kelimelerinin arapçasıdır.”

[9] (Buharii Müslim)

[10] (Buhari, Müslim)

[11] (Ebu Davud)

[12] (Buhari)

[13] (73/Müzzemmil 5)