Hamd yalnızca Allah’a aittir. O Allah ki insanları ve cinleri yalnızca kendisine kulluk etsinler ve dini O’na has kılsınlar diye yaratmış, ilmin nuru ile yakini bir imana sahip olabilmeleri için kullarına resuller ve kitaplar göndermiştir. Ben şahitlik ederim ki hiçbir ortağı bulunmayan Allah’tan başka ilah yoktur.

Nefis muhasebesi ve denetimi yapmaksızın sürekli dünya uğruna mücadele etmek bu dünyada Müslümanın başına gelebilecek en büyük musibetlerdendir. Amr b. Avf (radıyallahu anh) şöyle demiştir:

“Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Ebu Ubeyde b. Cerrah'ı cizye mallarını getirmek üzere Bahreyn'e gönderdi. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) harp etmeksizin Bahreyn halkı ile bir sulh yapmış ve Ala b. Hadrami'yi onlara emir tayin etmişti. Ebu Ubeyde cizye mallarını alarak Bahreyn’den Medine’ye geldiğinde Ensar, Ebu Ubeyde’nin gelişini işittiler. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlikte sabah namazına geldiler.

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) sabah namazını kılıp ayrılınca sahabîler hemen onun önüne koşuştular. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onları bu halde görünce gülümsedi ve "Öyle sanıyorum ki sizler, Ebu Ubeyde'nin Bahreyn'den bir şeyler getirdiğini duydunuz" buyurdu. Ashab "Evet ya Rasulallah!" dediler. Bunun üzerine Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) "O halde sevinin ve sizi sevindirecek şeyi umunuz! Allah'a yemin ediyorum ki bundan sonra sizin adınıza fakirlikten korkmuyorum. Fakat sizin için dünyanın sizden öncekilere serildiği gibi size de serilmesinden ve onların dünya için yarıştıkları gibi sizin de yarışmanızdan, dünyanın onları helak ettiği gibi sizi de helak etmesinden korkuyorum" buyurdu.”[1]

Bugün insanların büyük bir çoğunluğunu rızık endişesiyle dünyanın peşinde koşarken görürsün. Oysa onlar rızık vermeye kâdir olanın yalnızca Allah (Subhanehu ve Teala) olduğunu biliyorlar ve ikrar ediyorlar ancak buna yakinen iman etmiyor­lar.

Gerçek şu ki; insanlar büyük bir cehaletin içerisinde yüzmekte, dünya ile ahiret arasındaki dengeyi bir türlü kura­mamaktadırlar. Rızık talebi ve iş bahanesiyle namazlarını terk ediyor, uhrevi amellerinin çoğunu unutuyorlar. Bunun yanı sıra Allah (Subhanehu ve Teala)’nın düşmanları olan münafıklara, müşriklere ve kafirlere yardım ederek gafletlerini kökleştiriyor­lar. Müslümanlara karşı kâfirlere destek veriyor, kâfir bayrağı­nın altında müslümanlarla savaşıyor ve böylece büyük küfrün içerisine düşüyorlar.

Batılı kâfirlerin hayranı olan bazı ahmaklar da dini, halkları uyuşturan bir uyuşturucu olarak görmektedirler. Maalesef kâfirler bugün buna inanıyor ve insanları da vatan, millet ve demokrasi isimlerinin arkasına gizlenerek inandıkları bu düşün­cenin gereğiyle amel etmeye çağırıyorlar. Bu ise apaçık şirkin ve katışıksız küfrün alametlerinden başka bir şey değildir.

İnsanların yaşadığı durum işte budur. Bugün ellerindeki din, tahrif edilmiş ve değiştirilmiş bir dindir. Canları istediği zaman onu uyguluyor, canları istemediği zaman da diledikleri gibi üzerinde oynuyorlar. İlme ve ilim ehline karşı savaş açıyor, insanları cahilliğin boyunduruğu altında kalmaya mecbur ediyorlar. Öyle ki insanlar cahilliğin ve dalaletin karanlığı altında bocalayıp duruyorlar.

Çoğunlukla intihar ve öldürmeye teşebbüs…. İşte bu, şehvet ve hevasına uyarak Allah’ın şeriatından yüz çeviren, düşmanı olan insan ve cin şeytanlarının arasına katılan kimselere karşı Allah (Subhanehu ve Teala)’nın sünnetidir.

“Kim Allah’ı anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu Kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz. O "Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben görür idim" diyecek. Allah da "İşte böyle! Çünkü sana ayetlerimiz geldi ama sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun!" diyececek” (20 Tâhâ/124-126)

“Din, halkları uyuşturan bir uyuşturucudur” düşüncesinin İslam dini için geçerli olduğunu söylemek, çok büyük bir zulumdür. Çünkü İslam şeref ve izzet dinidir. İnsanı yaratıcısıyla bağlayan, görevlerini, gidişatını ve hedeflerini açıklayıp haber veren, ilim ve ışık kaynağıdır.

İslam, insan için dünyada ve ahirette güzel ve huzurlu bir hayat, barış ve emniyet içerir. Her kim bu dine yaklaşıp onun emirlerine uygun bir şekilde yaşarsa hakiki mutluluğu hisseder, dünya ve ahirette başarılı kimselerden olur. Her kim de bu dinden uzaklaşırsa cahillerden ve gafillerden olur.

İnsan, Allah (Subhanehu ve Teala)’ya karşı vazifelerin bilin­cinde olmasına rağmen sanki rızkını kendisi sağlıyormuş gibi rızık endişesine kapılıp ilkelerinden vazgeçtiği ve kutsallığına inandığı bir çok şeyden yüz çevirdiği zaman gaflete düşer, bere­ket azalır, belalar vuku bulur ve Allah (Subhanehu ve Teala)’dan bir azaba duçar olur. Hele bir de rızık kazanma bahanesiyle harama hatta şirke düşen insanlara ne demeli! Subhanallah…

Acaba insanlar rızıklarının ve ecellerinin Allah (Subhanehu ve Teala) tarafından takdir edilip bölüştürüldüğünü unuttu mu ki hiç ölmeyecekmiş gibi çalışıp eceline ve rızkına ilaveler yapmaya ve onu çoğaltmaya çalışıyor. Şüphesiz Allah (Subhanehu ve Teala)’dan yakınî bir iman ve afiyet istiyoruz. Allah (Subhanehu ve Teala) şöyle buyurmuştur:

“Yeri de döşeyip yaydık. Oraya sabit dağlar yerleştirdik. Ve orada her şeyden ölçülü olarak yetiştirdik. Orada hem sizin için, hem de rızıklarını temin edemeyecekleriniz için geçimlik­ler meydana getirdik. Hiç bir şey yoktur ki hazinesi bizim katımızda olmasın. Ve biz, onu ancak belli bir ölçüye göre indi­ririz.” (15 Hicr/19-21)

Abdullah b. Mesud (radıyallahu anh)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Sizden birinizin anne karnındaki yaratılışı, kırk günde derlenip toparlanır. Sonra bir o kadar süre içerisinde alakaya dönüşür, sonra bir o kadar süre içerisinde bir et parçası olur. Sonra melek gönderilir ve şu dört şeyi yazması emrolunur: Ameli, eceli, rızkı ve şaki mi bahtiyar mı olacağı… Daha sonra ona ruh üflenir. Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a yemin ederim ki, sizden biriniz cennetliklerin amelini işler, kendisi ile cennet arasında bir karış mesafe kalır ama yazı gelip onu geçer ve cehennemliklerin amelini işler de cehennemlik olur. Yine sizden biriniz cehennemliklerin amelini işler ve cehennem ile arasında bir karış mesafe kalır ama yazı gelip onu geçer de cennetliklerin amelini işler ve cennetliklerden olur.”[2]

Bununla birlikte insanların bir çoğunun dünya işlerine ve menfaatlerine çokça zaman ayırdığını, tevbe etmeyi ve salih amel işlemeyi ertelediğini görürsün.

“Onlar dünya hayatının görünen yüzünü bilirler. Ahiretten ise onlar, tamamen gafildirler.” (30 Rum/7)

Onlar dünya işlerine karşı istekli ve hevesli olmalarına rağmen ahiret ile ilgili işlerde ağır ve tembel davranırlar. “Nasıl olsa Allah affeder”, “Allah kullarına azap etmez” gibi yanlış inançlar ve dünyada ebedi kalacakmışçasına kurduğu temenni­ler onu aldatır. Nitekim “Yakında yapacağım” sözü şeytanın askerlerinden bir askerdir. Şeytanın bu tuzakla kandırdığı insanlar kendilerini “Yakında tevbe edeceğim, namaz kılacağım. Çok yakında dosdoğru yola gireceğim” gibi sözlerle aldatırlar. Bu şekilde kendi hayallerinde süslemiş olduğu temenniler gemisine binmiş olurlar. Ta ki hiç beklenmedik bir anda ortaya çıkan ve dünyevi lezzetlere son veren ölüm gelene kadar. Ve kıyamet…

Allah (Subhanehu ve Teala) temennilere dalıp giden bu insanların ahiretteki hallerini şöyle haber veriyor:

“Nihayet onlardan birine ölüm gelip çattığında "Rabbim! Beni geri gönder! Ta ki boşa geçirdiğim dünyada salih işler yapayım" der. Hayır! Onun söylediği bu söz (boş) laftan ibarettir. Onların gerisinde ise yeniden dirilecekleri güne kadar (süren) bir berzah vardır. Sûra üflendiği zaman artık arala­rında akrabalık bağları kalmamıştır, birbirlerini de arayıp sormazlar. Artık kimlerin sevap tartısı ağır basarsa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Kimlerin de tartıları hafif gelirse kendile­rine yazık etmişlerdir. Çünkü onlar ebedî cehennemdedirler. Ateş yüzlerini yakar, orada suratları çirkin ve gülünç bir halde bulunurlar. Size ayetlerim okunurdu da siz onları yalanlardı­nız değil mi?

Derler ki: "Rabbimiz! Azgınlığımız bizi altetti. Biz sapıklar topluluğu idik. Rabbimiz, bizi buradan çıkar! Eğer bir daha (ettiklerimize) dönersek, artık belli ki biz zalim insanlarız." Alçaldıkça alçalın orada! Bana karşı konuşmayın artık! Zira kullarımdan bir grup "Rabbimiz! Biz iman ettik, öyle ise bizi affet, bize acı! Sen merhametlilerin en iyisisin" demişlerdi. Siz onları alaya aldınız; sonunda onlar (ile alay etmeniz) size beni yâdetmeyi unutturdu, siz onlara gülüyordunuz. Bugün ben onlara, sabrettiklerinin karşılığını verdim. Onlar hakikaten muradlarına erenlerdir.” (23 Müminun/99-111)

Rabbim bizi, ölüm gelmeden aklını başına alan ve Ahiret için çalışan kullarından eylesin (Allahumme amin) Hakikaten muradlarına erenlerden olmak ümidiyle…

 



[1] Buhari, (3158, 4015, 6425); Müslim, (2468, 6117, 7614).

[2] Buhari, (3208, 3332, 6594, 7454); Müslim, (6893).