Hamd, Âlemlerin rabbi olan Allah’a aittir. Salât ve selam, O’nun kelamını bize ulaştıran, sözleriyle onu tefsir eden, yaşantısıyla onun en güzel uygulamasını bizlere gösteren Allah’ın resulü Muhammed Mustafa’nın üzerine olsun.
Hastalıklar insana isabet ettiğinde onu, yapmakla yükümlü olduğu işlerden alıkoyar. Görevini tam olarak yapmasına engel olur. Hele bu hastalık, insanın en değerli uzvu olan kalpte meydana gelir ve hayatında en değerli şey olan dinini ve imanını etkiliyor ise iş daha da ciddi bir hâl alır. İşte insanın kalbinde meydana gelen, dinine ve imanına büyük zararlar veren hastalıkların en büyüğü gaflettir. Hastalıklardan kurtulmanın en etkili yolu, öncelikle o hastalığı engelleyecek tedbirler almaktır. Gaflet hastalığından da insanı helak etmezden önce kurtulmanın çaresi, bu hastalığa karşı gerekli önlemleri almaktan geçer.
Birincisi: Bu tehlikeli hastalıktan koruması için sürekli olarak Allah (Subhanehu ve Teala)’ya dua etmek. Kulun başına gelen bir musibetten dolayı sabah akşam Allah (Subhanehu ve Teala)’ya dua etmesi o musibetin defedilmesinde en etkili sebeplerdendir. Gaflet de kulun dinini mahveden en büyük musibetlerden olduğuna göre kulun bu hastalıktan kurtulmak için Rabbine çokça dua etmesi gerekir.
Allah (Subhanehu ve Teala) ısrarla kendisine dua eden kullarını sever. Kim dua kapısını çok çalarsa kendisine açılır. Kendisine dua etmeyen ve duadan uzak duran kullarına Allah (Subhanehu ve Teala) gazab eder. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sahabesine Allah’tan afiyet ve selamet istemeyi emrettiği pek çok hadis rivayet edilmiştir.
Abbas b. Abdulmuttalib (radıyallahu anh) şöyle demiştir: “Ey Allah’ın Rasulü! Bana bir şey öğret ki onu Allah’tan isteyeyim” dedim. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Allah’tan afiyet dile!” buyurdu. Birkaç gün sonra tekrar geldim ve “Ey Allah’ın Rasulü! Bana bir şey öğret ki onu Allah’tan isteyeyim” dedim.
Bunun üzerine Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Ey Abbâs! Ey Rasulullah’ın amcası! Allah’tan dünya ve ahirette afiyet iste!”[1] buyurdu.
Unutmamak gerekir ki dua, müminin silahı ve belayı defetmede en etkili sebeplerdendir.
İkincisi: Allah’ın mekrinden emin olmamak ve ölüm gelinceye kadar hak üzere sebat etmek için Allah’a dua etmek. Hidayete erdikten sonra dinden dönmekten ve doğru yolu bulduktan sonra sapıtmaktan Allah’a sığınmak gerekir. Çünkü kalpler Rahman’ın iki parmağı arasındadır ve onu dilediği yöne çevirir. Hiç şüphesiz Allah, ayaklarını İslam üzere sabit kılmakla Resulüne ihsanda bulunmuştur.
“Müşrikler, sana vahyettiğimizden başka bir şeyi yalan yere bize isnat etmen için seni, nerdeyse sana vahyettiğimizden saptıracaklar ve ancak o takdirde seni candan dost kabul edeceklerdi. Eğer seni sebatkâr kılmasaydık gerçekten, neredeyse onlara birazcık meyledecektin. O zaman hiç şüphesiz sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık. Sonra bize karşı kendin için bir yardımcı da bulamazdın.” (İsra, 73-75)
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) yaratılmışların efendisi, peygamberlerin en şereflisi olmasına rağmen sürekli olarak “Allah’ım! Ey kalpleri evirip çeviren Rabbim! Benim kalbimi dinin üzere sabit kıl!” veya “Ey kalpleri çeviren Allah’ım! Benim kalbimi taatine çevir!” diye dua ederdi.
Abdullah b. Amr (radıyallahu anhuma)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Şüphesiz ki Ademoğlunun kalpleri Rahman’ın iki parmağı arasındadır. Onu dilediği yöne çevirir” buyurmuş ve “Ey kalpleri çeviren Allah’ım! Benim kalbimi taatine çevir!” diye dua etmiştir.[2]
Enes (radıyallahu anh)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) sık sık “Ey kalpleri çeviren Allah’ım! Kalbimi dinin üzere sabit kıl” diye dua ederdi. “Ya Rasulallah! Sana ve getirdiğin şeriata inandık bu durumda hala bizim hakkımızda korkuyor musun?” diye sorduğumda “Evet! Çünkü kalpler Allah’ın iki parmağı arasındadır, onları dilediği şekilde evirip çevirir” buyurdu.[3]
Attığı her adımda Allah (Subhanehu ve Teala)’dan korkup sakınmak salih müminlerin, Allah’ın mekrinden emin olmak ise sapıkların izlediği yoldur. Allah (Subhanehu ve Teala) müminleri överek şöyle buyurmuştur:
“Rablerine olan saygıdan dolayı kötülükten sakınanlar, Rablerinin ayetlerine inananlar, Rablerine ortak tanımayanlar ve Rablerine dönecekleri için yapmakta oldukları işleri kalpleri çarparak yapanlar; İşte onlar, iyiliklere koşuşurlar ve iyilik için yarışırlar.” (Müminun, 57-61)
Müminlerin annesi Aişe (radıyallahu anha) şöyle demiştir: “Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e “Rablerine dönecekleri için yapmakta oldukları işleri kalpleri çarparak yapanlar” ayetini sordum ve “Onlar, şarap içen ve hırsızlık edenler midir?” dedim. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Hayır Sıddîk’in kızı! Onlar, kendilerinden kabul edilmemesinden korktukları halde oruç tutan, namaz kılan ve sadaka verenlerdir. İşte onlar, iyiliklere koşuşurlar ve iyilik için yarışırlar” buyurdu.[4]
Allah (Subhanehu ve Teala) kafirler hakkında ise şöyle buyurmuştur: “Allah'ın azabından emin mi oldular? Fakat hüsrana uğrayan topluluktan başkası, Allah'ın (böyle) mühlet vermesinden emin olamaz.” (Araf, 99)
Üçüncüsü: Kuran-ı Kerim’i çokça okumak ve ayetler üzerinde tefekkür etmek. Bu hastalığın tehlikelerini, pençesine düşürdüğü kimselerin özelliklerini ve ahiretteki durumlarını öğrenmek için Allah’ın kitabını okumak ve Allah’ın ayetleri üzerinde çokça düşünmek gerekir. Allah (Subhanehu ve Teala) şöyle buyurmuştur:
“Onlar Kuran'ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri kilitli mi?” (Muhammed, 24)
“Kâfirler yeryüzünde hiç gezmediler mi ki kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görsünler! Sakınanlar için ahiret yurdu elbette daha iyidir. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?” (Yusuf, 109)
“(Sana karşı çıkanlar) hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı? Zira dolaşsalardı elbette düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz. Lâkin göğüsler içindeki kalpler kör olur.” (Hac, 46)
“De ki: Yeryüzünde dolaşın, sonra (peygamberleri) yalanlayanların sonunun nasıl olduğuna bakın!” (Enam, 11)
“Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğunu görmezler mi? Allah onları yere batırmıştır. Kâfirlere de onların benzeri vardır.” (Muhammed, 10)
Her müslümanın Kuran-ı Kerim’i okumaya karşı hırslı olması gerekir. Aynı zamanda bu ümmetin en hayırlıları olan selef âlimlerinin bu tehlikeli hastalıkla ilgili yazdıklarını mütalaa etmeli ve onların takip ettiği yol üzere hareket etmelidir. Hiç şüphesiz bu, Allah (Subhanehu ve Teala)’nın kalplerde uzun süre İslam nurunu yaşattığı, İslam’ın yolunu kendisiyle aydınlattığı ve gaflet hastalığının komplikasyonlarını kaldırıp yok ettiği en etkili sebeplerdendir.
Dördüncüsü: Unuttuğun zaman sana doğru yolu hatırlatacak iyi arkadaşlar edinmek. Bu arkadaş, gaflet hastalığına yakalandığında seni uyaran, hata ve yanlış yaptığında sana nasihat edip yanlışını düzelten, her hangi bir konuda senin için hayırlı olanı elde etmene, şer olanı ise defetmene yardımcı olan bir arkadaş olmalıdır. Eskiler “Mümin nasihatçidir, münafık ise aldatıcıdır” derlerdi. Ebu Musa el-Eşari (radıyallahu anh)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “İyi arkadaşla kötü arkadaşın misali, misk taşıyanla körük üfüren kimse gibidir. Misk taşıyan ya sana (ondan) verir yahut satın alırsın yahut da o miskten güzel bir koku sana bulaşır. Körük üfüren ise ya senin elbiseni yakar yahut ondan sana pis bir koku bulaşır.”[5]
Ey kardeşim! Özellikle dinin emirleri hususunda sana nasihat eden salih kimselerle arkadaşlık etmeye özen göster! Kötü amelleri süsleyip de seni aldatan kimseden ise şeytandan kaçar gibi kaç!
Beşincisi: Allah (Subhanehu ve Teala)’nın bahşettiği sayısız nimetlerini anmak. Hem yapmış olduğun amellerle hem de dilinle şükrünü arttır. Hiç şüphesiz şükür sayesinde nimetler çoğalır ve sabit kalır. Nankörlük ise nimetin elden gitmesinin en önemli sebebidir. Allah (Subhanehu ve Teala) şöyle buyurmuştur:
“Hatırlayın ki Rabbiniz size "Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) artıracağım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir!" diye bildirmişti.” (İbrahim, 7)
Altıncısı: İmanın kalpte kökleşmesi için gökyüzünün ve yeryüzünün ayetlerine, mahlûkatın acayipliklerine bakmak ve ibret almak. Kulun kalbinin hayat bulup canlanması ve Rabbine yakınlaşıp O’nu hakkıyla idrak edebilmesi için yeryüzü ve gökyüzündeki Allah’ın ayetlerine bakması ve tefekkür etmesi gerekir. Zira gaflet hastalığını meydana getiren en önemli sebeplerden birisi de; kulun Rabbinin celalini, azametini ve kudretini bilememesidir. Allah (Subhanehu ve Teala) şöyle buyurmuştur:
“Size ne oluyor ki Allah'a büyüklüğü yakıştıramıyorsunuz? Oysa sizi türlü merhalelerden geçirerek O yaratmıştır.” (Nuh, 13-14)
“Onlar Allah'ı hakkıyla tanıyıp bilemediler. Kıyamet günü bütün yeryüzü O'nun tasarrufundadır. O gün gök O'nun eliyle dürülmüş olacaktır. O, müşriklerin ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir.” (Zümer, 67)
“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah'ın gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için birçok deliller vardır.” (Bakara, 164)
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde aklıselim sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır. Onlar ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah'ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler ve şöyle derler: Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru!” (Al-i İmran, 190-191)
Yedincisi: Dünyada ve ahirette fayda sağlamayacak işlerden uzak durmak boşa vakit geçirmemek. Çünkü insanın faydasız işlerle vaktini boşa geçirmesi, kalbine gafleti yerleştirir ve Hakk’ı görmesini engeller. Vaktin boşa geçirilmesi aynı zamanda kalbin katılaşmasına da sebep olur. Bu nedenle Selef-i Salihin, bizim dünya malını artırmaya gösterdiğimiz gayretten daha fazla vakitlerini boşa geçirmemeye gayret gösterirdi. Onlar daima kendilerine fayda sağlayacak işlerle meşgul olurlardı.
Seleften biri şöyle demiştir: “Dünü ile bugünü eşit olan kimse cahildir, bugünü dünden kötü olan ise lanetlenmiştir.”
Yani hayırdan mahrum kalmış ve kovulmuştur. Akıllı kimse her gün bir önceki gününden daha fazla ahiret azığı temin eder. Çünkü geçen her gün, kendisi için tayin edilmiş ömürden geçmekte ve eceline bir adım daha yaklaşmaktadır. Boş vaktin önemi hakkında Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “İnsanların çoğunun değerini bilmediği iki nimet vardır. Boş vakit ve sağlık…”[6] buyurmuştur. Allah (Subhanehu ve Teala) da boş vakitlerimizi en iyi şekilde değerlendirmemiz için bize şu uyarıda bulunmuştur:
“Boş kaldın mı hemen (başka) işe koyul ve yalnızca Rabbine yönel!” (İnşirah, 7-8)
Sekizincisi: İnsanın baş düşmanı olan Şeytandan korunmak için sabah-akşam virtlerine özen göstermek. Gaflet hastalığından korunmak isteyen bir Müslüman Allah (Subhanehu ve Teala)’yı zikretmeyi yaşantısının merkezine yerleştirmelidir. Allah’ı zikretmeyi boş vakitlerinde yerine getireceği bir amel olarak değil de yaşantısını ve dünyevi işlerini kendisine göre düzenleyeceği en önemli görev görmelidir. Günlük virtlerini asla aksatmamalıdır. Çünkü virdi terk etmek kişiyi gaflete götürür. Zira şeytanın ve dostlarının insana ulaşmasını önlemede en etkili yöntem Allah (Subhanehu ve Teala)’yı zikretmektir. Allah (Subhanehu ve Teala) şöyle buyurmuştur:
“Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam Rabbini an ve gafillerden olma!” (Araf, 205)
Ayrıca Allah’ı zikretmenin önemini belirten ve buna teşvik eden pek çok hadis mevcuttur. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah’ı zikreden ile zikretmeyenin misali, yaşayan bir kimse ile ölünün misali gibidir.”[7]
Hiç şüphesiz Allah (Subhanehu ve Teala)’yı her an zikretmek, şeytandan ve onun tuzaklarından korunmak için sağlam bir kale ve ele geçirilmesi zor bir sığınaktır. Bu nedenle her kim sabah akşam, yatarken ve ayaktayken Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den sabit olan zikirleri yapmaya özen gösterirse kalbindeki gaflet azalır. Daha önemlisi Allah’ın korumasıyla hidayet nuru ile aydınlanmış yaşayan bir kalbe sahip olur.
Dokuzuncusu: Dil ve kalem ile insanları Allah’ın dinine, özellikle de gaflet hastalığından sakınmaya davet etmek. Allah’ın izniyle bu, kuldan gafleti ve etkilerini uzaklaştıran en etkili yöntemdir. Öyleyse insanları Allah’ın dinine davet etmek Allah’ın desteklemesinden ve muvaffakiyetinden sonra gaflet hastalığını def eden en güçlü silahtır.
Onuncusu: Nefis muhasebesini ihmal etmemek. Sadakat ve doğrulukla nefis muhasebesine devam eden kimselerde nadiren de olsa bu hastalığın bazı cüzleri baş gösterse bile nefis muhasebesine devam etmesi gerekir. Çünkü nefis muhasebesi yapmak kalbe hayat verir ve uyanık tutar. Kişinin yüce derecelere ulaşmasına vesile olur.
On birincisi: Kişinin eşi, çocukları ve ehlini güzel bir şekilde yetiştirmesi. Onları Rablerine itaate sevk etmeli ve Rableri ile aralarına giren engelleri kaldırmaya çalışmalıdır. Her müslümanın sorumluluğu altında bulunan kimseleri ucube gazetelerden, hayâsız dergilerden, toplumu fesada götüren ve kalbi öldüren şeytanî eğlencelerden, özellikle de televizyondan koruması gerekir. Zira bunlar İslam akidesini yok eden, ahlakı bozan, yeryüzünde fesadı yayan, ahlaksız şarkıcı veya sanatçıları toplumda örnek alınan kimseler haline getiren vasıtalardır. Ayrıca bu vasıtalar müslümanların ailelerini yahudi, hırıstiyan, müşrik, laik ve demokratları kısacası müslümanlara düşman olan bütün kâfirlere sevgi beslemelerine vesile olmaktadır. Yine bu vasıtalar Müslüman kadın ve çocukların Rablerine gereği gibi taat ve ibadet etmelerine engel olup Rablerinden uzaklaşmalarına sebep olmaktadır. Ailesini seven ve iyiliğini isteyen her aile reisinin ailesini Allah’ın gazabına ve şiddetli bir azaba götüren bu gibi pisliklerden uzak tutmakla birlikte onların kurtuluşlarını ve Allah’a yakınlaşmalarını sağlayacak amellere teşvik etmesi gerekir. Yine her müslümanın ailesine iyiliği emredip kötülüğü nehyeden ve Allah (Subhanehu ve Teala)’nın “(Rahman’ın has kulları) "Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takva sahiplerine önder kıl!" derler. İşte onlara, sabretmelerine karşılık cennetin en yüksek makamı verilecek, orada hürmet ve selamla karşılanacaklardır. Orada ebedî kalacaklardır. Orası ne güzel bir yerleşme ve ikamet yeridir” buyurduğu kullardan olması gerekir. İşte bu, birbirlerine merhamet eden ve din kardeşlerinin Allah’ın gazabından kurtulup cennete girmeleri için çaba gösteren Cennet ehlinin bu dünyadaki vasıflarındandır. Allah (Subhanehu ve Teala) onlar hakkında şöyle buyurmuştur:
“İman eden ve soylarından gelenlerde, imanda kendilerine tâbi olanlar (var ya)! İşte biz, onların nesillerini de kendilerine kattık. Onların amellerinden de bir şey eksiltmedik. Herkes kazandıklarına karşı bir rehindir. Onlara canlarının istediği meyve ve etten bol bol verdik. Orada karşılıklı kadeh tokuştururlar ama burada (içki yüzünden) ne saçmalama vardır ne de günaha girme! Hizmetlerine verilmiş, (kabuğunda) saklı inci gibi gençler etraflarında dönüp dolaşırlar. Cennettekiler birbirlerine dönüp şöyle derler: Daha önce biz, aile çevremiz içinde bile (ilâhî azaptan) korkardık. Allah bize lütfetti de bizi vücudun içine işleyen azaptan korudu. Gerçekten biz bundan önce O'na yalvarıyorduk. Çünkü iyilik eden, esirgeyen ancak O'dur.” (Tur, 21-28)
Allah (Subhanehu ve Teala) bu dünyada ne kendisini ne de ailesini düşünmeyen dünya ve ahiretlerini mahveden müşrikler hakkında ise şöyle buyurmuştur:
“De ki: “Gerçekten hüsrana uğrayanlar, kıyamet günü hem kendilerini hem de ailelerini ziyana sokanlardır. Bilesiniz ki bu, apaçık hüsrandır. Onların üstlerinde ateşten tabakalar, altlarında da (öyle) tabakalar vardır. İşte Allah kullarını bununla korkutuyor. Ey kullarım! Yalnızca benden korkun!” (Zümer, 15-16)
Allah (Subhanehu ve Teala)’dan afiyet ve selamet diler, anne-babamız, eşlerimiz, çocuklarımız, akrabalarımız ve dostlarımızı doğru yola sevk etmesini ve Cennette bizleri bir araya getirmesini isteriz.
[1] Ahmed b. Hanbel, Tirmizi.
[2] Müslim.
[3] Müslim, Tirmizi, Ahmed b. Hanbel.
[4] Ahmed b. Hanbel, Tirmizi, İbn Mace.
[5] Muttefekun Aleyh.
[6] İmam Buhari, İbni Abbas (radıyallahu anhuma)’dan rivayet etmiştir.
[7] Muttefekun Aleyh.