Hamd, bizlere geçmiş ümmetleri anlatarak ibret almamızı murad eden Allah’a, salat ve selam ise tüm peygamberlerin sonuncusu olan, hayatı ile bizlere yol gösteren Muhammed’e (sav) olsun.

Müslümanların geçmiş ümmetler içerisinde hallerini en ince ayrıntılarıyla okumaya ve anlamaya çalışmaları gereken topluluk Yahudilerdir. Rabbimiz bizlere diğer ümmetlere nazaran onlar hakkında çok fazla detay aktarmaktadır. Onların yaşadığı her bir aşamadan dersler çıkarmak gerekir. Bu ders çıkarma salt bir okuma ve sadece Yahudileşmeme gayreti ile sınırlı kalmamalıdır. Aynı zamanda biz Müslümanların İslami hareket anlayışlarına da sirayet etmelidir.

Rasulullah’ın (sav) ümmeti olarak Allah tarafından kendisine çok büyük nimetler verilmiş bir ümmetiz. Son ümmet olmak, son peygambere ümmet olmak Allah tarafından bizlere verilmiş nimetlerdir. Bizlere bizden önce yaşamış olan ümmetlerin hallerinin Rabbimiz tarafından anlatılması büyük bir nimettir. Aslında bu kavimler ile daha iyiye, daha güzele ulaşmak, daha güzel kulluğa ulaşmak ve bu imkânın Rabbimiz tarafından verilmesi söz konusudur ki bu elbette büyük bir nimettir.  

Yahudilerin ve geçmiş ümmetlerin özelliklerinden birisi de gereksiz ve aşırı detaycı olmalarıydı. Bu özellik bizlerin de sakınması gereken bir vasıftır. Çünkü övülmeyen, aşırı ve gereksiz detaycılık insanın amel etmesine bir mani, bir engeldir. Yahudilerde de bu övülmeyen detaycılık hastalığı mevcut idi.

Hemen hemen herkes tarafından bilindiği şekliyle Rabbimiz Yahudilerden bir inek kesmelerini istemişti. Ancak onlar bu emri neredeyse yapamayacaklardı. Burada göz önünde bulundurmamız gereken şey onları bu amelden alıkoyanın onların detaycılıkları olduğudur.

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

“Hani Musa kavmine, ‘Allah, size bir sığır kesmenizi emrediyor’ demişti. Onlar da, ‘Sen bizimle eğleniyor musun?’ demişlerdi. Musa, ‘Kendini bilmez cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım’ demişti.

‘Bizim için Rabbine dua et de onun nasıl bir sığır olduğunu bize açıklasın.’ dediler. Musa şöyle dedi: “Rabbim diyor ki: O, ne yaşlı, ne körpe, ikisi arası bir sığırdır. Haydi, emrolunduğunuz işi yapın.”

Onlar, “Bizim için Rabbine dua et de, rengi neymiş? açıklasın” dediler. Musa şöyle dedi: "Rabbim diyor ki, o, sapsarı, rengi, bakanların içini açan bir sığırdır.” dedi.

“Bizim için Rabbine dua et de onun nasıl bir sığır olduğunu bize açıklasın. Çünkü sığırlar, bizce, birbirlerine benzemektedir. Ama Allah dilerse elbet buluruz” dediler.

Musa şöyle dedi: “Rabbim diyor ki; o, çift sürmek, ekin sulamak için boyunduruğa vurulmamış, kusursuz, hiç alacası olmayan bir sığırdır.” Onlar, "İşte, şimdi tam doğrusunu bildirdin" dediler. Nihayet o sığırı kestiler. Neredeyse bunu yapmayacaklardı.[1]

Yahudiler Rablerinin kendilerinden istediği emri yerine getirmemek için sordular da sordular. Niyetleri işi daha iyi yapmak için soru sormak değildi. Anlamadıklarından ya da gerekli olduğundan da değildi bu soru sormaları. Ancak diretmek içindi. Laf olsun diyeydi. Emir kendilerine ağır gelmişti. Bu sebeple buna icabet etmek istemiyorlardı. Ancak Rabbimiz hallerini çok iyi bildiğinden dolayı Yahudiler sordukça Rabbimiz emri daha da artırdı, zorlaştırdı. Nerede ise yapamayacaklardı ki son anda son bir hamle ile yapabildiler.

Bir de işgüzarlıklarını devam ettirerek, sanki bu konuda samimiymiş gibi yaparak Musa (aleyhisselam) kesilecek ineğin son özelliklerini zikrettiğinde “Şimdi işte hakkı getirdin” dediler. Hâlbuki ilk söylediğinde de Musa (aleyhisselam) hakkı getirmişti. Ancak cehaletlerinden ve yapıyormuş gibi yapmacık hareketlerinden dolayı son gelenin hak olduğunu söylediler. Emir en başından beri apaçık ortadaydı. Ancak onlar işin içinde bir karmaşıklık var gibi iddia ettiler.

Yahudiler peygamberlerine sordukları sorular ya da kendilerine gelen emirleri kabullenmek yerine münakaşa ederler, ihtilafa düşerler ve emirleri yerine getirmezlerdi. Yerine getirmemek için de çeşitli bahaneler, sorular ve detaylar ile olayı mecrasından saptırmaya çalışırlardı. İşte bu onların helakine sebep oldu.

Yahudilerin bu kıssasından çıkarılacak olan ders; onların gereksiz detaycılığa dalmaları, gereksiz sorular sormaları neticesinde amellerden mahrum kalmalarıdır.

Peki, bugün bizim Müslümanlarda, bizim müntesibi olduğumuz ümmetin içerisinde Yahudilerin bu vasfı ve sıfatı yok mudur? Elbette bizlerin içerisinde de Yahudilerin bu ayetlerde öne çıkan ve buna benzeyen vasıfları vardır.

Gereksiz detaylara girmek, bu detaylarda boğulmak, faydası olmayan, amelleri artırmayacak teorisel gündemler içerisinde bocalamak, olmamış olayları varsayımlar ile tahlil etmek, sürekli selefimizin olmadığı konularda konuşmak, vakıası olmayan, lazım olmayan şeyler üzerinde soru sormak ve sonrasında ortaya çıkan cevaplar ile tekrar ihtilaflar etmek özellikle son dönem tevhid ehli camianın içerisinde yaygın bir hal almıştır.

Elbette işi iyi yapmak adına, önümüzde var olan bir olay üzerine onu güzelleştirmek için sorular sormak ihsandan sayılabilir. Ancak olmayan meseleler ve amel etmek adına değil de laf olsun diye soru sormak ve soruları çoğaltmak, detaylarda boğulmak Yahudilerin bir vasfıdır.

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

“Ey iman edenler! Size açıklandığı takdirde, sizi üzecek olan şeylere dair soru sormayın. Eğer Kur'an indirilirken bunlara dair soru sorarsanız size açıklanır. (Hâlbuki) Allah onları bağışlamıştır. Allah, çok bağışlayandır, halîmdir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir.)”[2]

“Sizden önceki bir millet o tür şeyleri sordu da sonra o yüzden kâfir oldu.”[3]

Bu ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayet şu şekildedir;

Ali İmran suresindeki hac ayeti[4] indiğinde sahabeden birisi gelerek Rasulullah’a (sav) “Her yıl mı haccedeceğiz ey Allah’ın Rasulü!” diye sordu. Efendimiz bu sorudan hoşlanmadı. Daha sonrasında aynı kişi iki defa daha ısrarla soruda ısrar etti. Bunun üzerinde “Hayır, eğer ben evet deseydim her yıl hacca gitmeniz zorunlu olurdu.” dedi. Bu rivayet Müslim’de geçmektedir.

Bir başka hadiste ise Rasulullah (sav) şöyle buyurmaktadır;

“Allah Teâlâ üç şeyi sizler için kerih gördü; Kıylu-kal, malı zayi etmek ve çok soru sormak.”[5]

Yine Rasulullah (sav) şöyle buyurmaktadır;

“Herhangi bir konuyu size emredip yasaklamadığım sürece, siz de beni kendi halime bırakın. Sizden önceki ümmetleri çok soru sormaları ve peygamberlerine karşı münakaşaya dalmaları helâk etti. Size herhangi bir şeyi yasakladığım zaman ondan kesinlikle sakının, bir şeyi emrettiğimde de onu, gücünüz yettiği ölçüde yerine getirin.”[6]

Sahabîler Rasulullah’a (sav) sorular sordular. Soruda öylesine aşırı gittiler ki, bir gün minbere çıkıp (öfkeyle) “Sorun, her sorunuza cevap vereceğim” dedi. Cemaat bu sözü işitince korkuyla başlarını öne eğdiler. Başlarına mühim bir hadise gelmekte olmasından korktular.”

Enes (ranh) devamla dedi ki:

“Ben sağıma soluma bakmaya başladım. Bir de ne göreyim, herkes elbisesini başına sarmış ağlıyordu. Derken, münakaşa ettiği zaman, babasından başka birisine nispet edilen bir kimse ilk konuşan oldu. “Ey Allah'ın Rasulü! Babam kimdir?” dedi.

Rasulullah (sav) “Baban Huzafedir” buyurdu. Ömer (ranh) ise “Rabb olarak Allah'tan, din olarak İslâm'dan, peygamber olarak da Muhammed'den razıyız. Fitnelerden Allah'a sığınırız” dedi.

Rasulullah (sav) “Hayır ve şer her ikisinin de bugünkü kadar bol indiğini hiç mi hiç görmedim. Bana cennet ve cehennem gözle görülecek hale getirildi ve onları şu duvarın önünde gördüm” dedi.[7]

Bir rivayette ise şu ziyade vardır;

"... Bunun üzerine şu ayet indi:

“Ey iman edenler! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın. Kur'ân indirilirken onları sorarsanız size açıklanır, (ama üzülürsünüz). Allah sorduğunuz şeyleri affetmiştir. Allah bağışlayandır, halimdir. Sizden önce bir millet onları sormuştu. Sonra da onları inkâr etmişlerdi.” (Maide 101-102).

Yahudilerin vasıflarından sakınmak adına çok soru sormak ile birlikte aynı zamanda bizim şeriatimiz de gereksiz soru sorma ve gereksiz detaylara girmeyi yasaklamıştır. Yani bu konu sadece Yahudilerin vasıflarından kaçınmak adına değil, kendi şeriatımıza muhalefet etmeme adına da dikkat etmemiz gereken bir husustur.

İslam şeriatı yaşanılabilir, güncel, vakıa ile uyumlu, karşılığı olan bir şeriattır. Olmayan olaylar ile uğraşmak İslam dininin pratik olmadığını zannetmektir. İslam şeriatı, güncel ve pratik olmasından kaynaklı yaşanan olaylar ile alakalı olarak olaylar üzerine peyderpey inen bir şeriattır. İslam’a göre vakıadan uzak konular ile uğraşmak abes ile iştigaldir.

Örneğin Bedir savaşındaki esirler ile ilgili olan olaylara bakacak olursak savaşa girilmiş, zafer elde edilmiş ve esirler ele geçirilmiş olmasına rağmen hâlâ esir ahkâmının inmediği dikkatimizi çekecektir. Bizlerin penceresinden değerlendirsek belki de -haşa- Rabbimiz geç kaldı zannederiz. Ancak durum öyle değildir.

O savaşa gidenler bizler ve bizim topluluklarımız olsaydı muhtemelen henüz hicret gerçekleşmeden ele geçirilen esirlerin ne yapılacağı tartışılmaya başlanırdı.

Hicret gerçekleştikten sonra Müslümanlara cihad konusunda izin verildi. Bu izinden sonra kâfirler ile savaşa dair tüm ahkâmı Rabbimiz hemen indirebilirdi. Ancak bunu yapmadı. Savaş yolculuğu başladığında yapabilirdi, yapmadı. Esirler ele geçirildiğinde Rabbimiz konu hakkındaki emrini peygamberine indirebilirdi. Bunu da murad etmedi. Rasulullah (sav) ashabı ile istişare etti. İstişare neticesini uyguladı ancak Allah Teâlâ’nın muradı ile örtüşmedi. Bunun üzerine vahiy indi. Artık ihtiyaç tamamen vuku bulmasına rağmen dahi henüz vahiy inmemişti, sonrasında indi.

İşte bu durum şeriatın ne kadar da boş ve manasız işleri tartışmaktan uzak olduğunu, insanların ihtiyaçları üzerine indiğini göstermektedir. Şeriatın, vahyin gündeminde vakıası, günceli olmayan hususları konuşmak, tartışmak, gereksiz detaylara girmek yoktur. Bilakis hakikatler, gerçekler ve pratikler vardır.

Rasulullah (sav) şöyle buyurmaktadır;

“Müslümanların cürüm yönüyle en büyüğü o kimsedir ki, haram edilmemiş bulunan bir şeyden soru sorar da onun sorusu üzerine o şey haram kılınır.”[8]

Yine bir başka hadiste ise Rasulullah (sav) şöyle buyurmaktadır;

“Sözde ve işte ince eleyip sık dokuyan, haddi aşan kimseler helâk oldular.” Bu sözü üç kez tekrar etti.[9] 

Bu delillerden ve rivayetlerden anlaşılması gereken detaycılık, ihsandan dolayı yani işi daha iyi yapmak için değil de zora sokmak için yapılan detaycılık ve soru sorma ahlakıdır. Asıl kastedilen budur. Çünkü gereksiz soru sorma ahlâkı detaycılığı, detaycılık ise gereksiz soru sormayı gerektirir bir husustur.

İbni Abdil Berr (rahimehullah) şöyle der: “Bir kimse ilme arzusu ve bilgisizliğini gidermek isteği, dini bakımdan bilinmesi gereken bir konuyu anlamak hakkında soru soracak olursa, bunda bir sakınca yoktur. Çünkü cahilliğin çaresi soru sormaktır. Kim de işi yokuşa sürmek veya bilgisini artırmak kastı ya da öğrenmek amacı olmaksızın soru soracak olursa, işte az da olsa, çok da olsa soru sorması helal olmayan budur.”

Ne amaçla söylendiğini bilmediğim ancak “Şeytan ayrıntıda gizlidir.” cümlesi zannımca bizim tarafımızdan detaylarda boğulmanın şeytanın ağına takılma olacağı olarak değerlendirilirse daha doğru bir şey yapılmış olacağıdır. İnsanlar detaycı olmayı zekilik, şüphecilik ve sorgulamacılık ile bir tuttuklarından iyi bir şey yaptıklarını zannedebilirler. Bundan dolayı bir meselenin özünü anlamanın detaylarda saklı olduğunu sanabilirler. Ancak durum pek de böyle değildir. 

Örneğin günümüzde genelde Müslümanlar özellikle akide ile alakalı meselelerde aşırı bir şekilde detaycılığa gitmektedirler. Sürekli kâfir olma korkusu ile insanlar detaycılığa yönelmektedirler. Ancak sürekli kâfir olacağım korkusu ile vesveselenmek doğru bir şey değildir. Çünkü Rabbimiz dini tamamıyla açıklamış ve insanlara peygamberler aracılığıyla daha da yaşanır ve açık hale getirmiştir. Sürekli vesveselenmek ve detaylarda boğulmak din açısından çok düşünceli olunduğundan değil, yerilen vesvese sahibi olunduğundan kaynaklanmaktadır. Böyle düşünerek sürekli detaycı davranmak dolaylı olarak Rabbimize zalim demektir aslında. Çünkü bizi bize aktarmadığı bir şeyden hesaba çekmesi, kâfir olunacak bir konuya kitabında değinmemesi ve peygamberinin sünnetinde bize o konuyu anlatmaması onun -haşa- adalet vasfını zedeler. Ancak durum böyle değildir. Rabbimiz her şeyi izah etmiş izah etmediğinden ise bizleri sorumlu tutmayacaktır.

Olmamış olaylara dalmak ne kadar da kötüdür. Çünkü olmamış olaylara dalmak bizleri amel etmekten alıkoyar. Sonrasında ise varsayımlar ile ortaya çıkan fikirlerin ve tezlerin ihtilaf etmesine, netice olarak da ihtilafların, güç ve kuvveti dağıtmasına yol açar.

Bu bağlamda selefin konuşmadığı şeyleri konuşmak ya da selefin konuştuğu ancak günümüzde karşılığı olmayan şeyleri konuşmak da doğru değildir. Selefe sorular sorulduğunda bunun meydana gelip gelmediğini sorarlar sonrasında meydana gelmiş bir durum ise cevap verirler, konuşurlardı.

Darimi Müsned'inde Hz. Ömer'in bu tavrına yer verir.

Darimi Zühri'den aldığı bir rivayette ise, kendisine bir soru sorulduğunda Zeyd b. Sabit el-Ensari, “Böyle bir şey oldu mu?” diye sorardı. Eğer onlar “Evet oldu” derlerse o konuda bildiğini söylerdi. Eğer “Olmadı” derlerse “Bırakın da olsun” derdi.

Ammar bin Yasir'den aldığı bir rivayette ise Ammar'a bir soru sorulmakta, Ammar “Böyle bir şey meydana geldi mi?” diye sorduğunda “Hayır” cevabını alınca, “Bırakın meydana gelsin. Meydana geldiğinde onu halletmek için hemen harekete geçeriz” karşılığını vermektedir.

Yukarıda zikredilen ayet ve rivayetler ayrıca İslam dininin sadece bir akideden ibaret olmadığına da vurgu yapmaktadır. Soru sormanın bir adabı olduğunu ve adaba riayet edilmesi gerektiğini de bu rivayetlerden anlayabiliriz. İslam dini sadece bir inanç ortaya koymak ile yetinmez. Kuşatıcı olmasından ötürü insan ilişkileri ve adaba yönelik de öğretilerini bize sunar.

Bu husus ile ilgili olarak Seyyid Kutub (rahimehullah) bu ayetin[10] tefsirinde şu açıklamalara yer vermektedir;

“Kur'an-ı Kerim, sırf bir akideyi yerleştirmek, sırf bir yasa koymak için gelmemiştir. Akide ve yasa ile beraber, bir ümmeti eğitmek, bir toplum meydana getirmek, kendisinin öngördüğü bir akıl ve ahlâk sistemine göre insanları oluşturmak ve yetiştirmek için gelmiştir. İşte bu nedenle onlara soru sormanın adabını, araştırmanın sınırlarını ve öğrenmenin yolunu göstermektedir. Mademki, bu şeriatı gönderen ve gaybtan haber veren yüce Allah'tır. Öyleyse kulların, bu şeriatın hükümlerinin öz olarak veya detaylı biçimde gönderilmesini, bu gayba ilişkin konuları açıklayıp açıklamamasını Allah'a bırakmaları, O'na karşı terbiyelerini takınmalarının gereğidir. Kulların bu konuda, herşeyi bilen ve hepsinden haberi olan Allah'ın belirlediği sınırlamalara bağlı kalmaları gerekir. İlahî hükümlerin kapsamını daraltarak kendilerini zora koşmamaları, ihtimaller ve faraziyelerin peşine düşmemeleri lazımdır. Allah'ın kendilerine açıklamadığı ve onların hiç bir zaman elde edemeyeceği gayb konularını aydınlatmaya kalkışmamaları gerekir. İnsanın gücünü ve kaldırabileceği yükü en iyi bilen Allah'tır. Allah insanlar için güçlerinin sınırlarını aşmayan kanunlar koyar. Onlara yapılarının kaldırabileceği, gayb konularını açıklar. Allah'ın özet olarak verdiği ve kapalı bıraktığı birtakım işler, konular olabilir. Bunların böyle Allah'ın dilediği biçimde bırakılması, insanlara hiçbir zarar getirmez. Fakat peygamber döneminde ve Kur'an'ın inmeye devam ettiği sırada bu tür konularla ilgili soru sormak, bazı kişilerin hoşuna gitmeyen, herkese zor geldiği gibi kendilerinden sonra gelecek olan nesillere de zor gelebilecek konuların belli hükümlere bağlanmasına neden olabilirdi.”[11]

Rabbim bizleri amel eden, vakıasını tahlil eden Müslümanlardan eylesin.

Selam ve dua ile…

 


[1] (2/ Bakara 67-71)

[2] (5/ Maide 101)

[3] (5/ Maide 102)

[4] (3/ Ali İmran 97)

[5] (Buhari)

[6] (Buhari-Müslim)

[7] (Buhari-Müslim)

[8] (Buhari)

[9] (Müslim)

[10] (Maide 101. ayet ile ilgili)

[11] (Fizilalil Kur’an)