Hamd, Âlemlerin rabbi olan Allah (celle celaluhu)’a aittir. Salât ve selam, kendisine itaat etmek ve yolundan gitmekle emrolunduğumuz âlemlere rahmet olarak gönderilen Allah (celle celaluhu)’ın resulü Muhammed Mustafa’nın üzerine olsun.
“Müminler ancak Allah'a, Rasulüne iman edip sonra da asla şüpheye düşmeyen ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad eden kimselerdir, işte imanlarında sadık olanlar bizzat onlardır.
De ki: Siz dininizi Allah'a mı öğretiyorsunuz? Halbuki Allah göklerde ve yerde ne varsa hepsini bilir. Allah şüphesiz her şeyi bilendir.
Müslüman olmalarını senin başına kakıyorlar. De ki: Müslüman olmanızı başıma kakmayın. Aksine, şayet gerçekten de iman sahibi iseniz sizi imana muvaffak ettiği için size Allah minnet eder.
Şüphesiz ki Allah göklerde ve yerdeki gaybı bilmektedir. Allah yaptıklarınızı çok iyi görmektedir.”
Müminler yani imanlarında sadık olanlar ancak Allah ve Resulüne iman edip sonra da şüpheye düşmeyen, hiçbir şekilde imanlarından şüphe duymayan ve Allah yolunda yani Ona itaat ve O'nun rızasını kazanma yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad eden kimselerdir. Yoksa kalpleri iman etmediği ve sadece zahiren müslüman oldukları halde "İman ettik" diyenlerin bu sözleri doğru değildir.
Bir önceki ayette bedevilerin “Ya Rasulallah! Bizler iman ettik. Araplar sana karşı savaşırken bizler savaşmadık” diyerek islama girmelerini onun başına kakmışlardı. Bunun üzerine Allah (Subhanehu ve Teâlâ), onlar bu sözü söylerken kalplerindeki olanın gerçek yüzünü ortaya çıkarmakta ve onların islama teslim olma anlamında girdiklerini fakat kalplerine henüz imanın yerleştirmediğini bildirmişti. Bununla birlikte Allah (Subhanehu ve Teâlâ) bir lütuf olarak, onların yaptıkları her iyi amele, hiçbir azaltma yapılmayarak karşılığını vereceğini bildirmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken mesele; Henüz kalbe yerleşmemiş zahiri bir islam dahi onların yaptıkları iyi amellerin kendi lehlerine yazılması için yeterlidir.
Dolayısı ile onların iyi amelleri kâfirlerin amelleri gibi boşa gitmez. Ve onlar itaat ve teslimiyet içinde oldukları müddetçe amellerinin karşılığından hiçbir şey eksiltilmez. Çünkü Allah (Subhanehu ve Teala) “Şayet Allah'a ve Resulüne itaat ederseniz yaptıklarınızdan bir şey eksiltilmez. Doğrusu Allah bağışlar, merhamet eder.” buyurmuştur. Çünkü Allah bağışlama ve rahmeti çok sever. Dolayısı ile kulu hak yoluna ilk adımını atar atmaz, onu kabul eder, kulun kalbi imanın aslını, özünü hissedene kadar onun itaat ve teslimiyetinden hoşnut olur. Sonra Rabbimiz (azze ve celle) onlara imanın aslını açıklıyor:
“Müminler ancak Allah'a ve Resulüne iman eden”
İman; Allah'ı ve Resulullah'ı sözlerinde doğrulamaktır. Bu öyle bir doğrulamaktır ki; içine hiçbir şüphe ve kuşku karışmaz. Sarsılmayan, kararsızlık kabul etmeyen, duygu ve heveslerin sesinin duyulmadığı kalbin ve hislerin tereddüt duymadığı yerleşik, değişmez ve güven verici bir doğrulamadır bu iman. Mal ve can ile Allah yolunda cihadın kaynaklandığı bir imandır. Bir kalp bu imanın tadını tattığı ve onda huzur duyup da o iman üzerinde değişmeden kaldığı zaman, kalbin dışında, hayat sahnesinde, insanların dünyasında o imanın gerçek karakterini hayata geçirmek için mutlaka bir atılım olması kaçınılmazdır. İnsan bu durumda, içinde hissettiği gerçek iman ile, dışarıdan kendini çevreleyen gelişmeler ve hayatın akışı arasında bir birlik kurmayı isteyecektir. Ve hissindeki iman şekli ile çevresindeki gerçek şekil arasında bir ayırıma asla sabredemeyecektir. Çünkü bu ayrılık, sürekli onu rahatsız edecek ve içinde çatışmaya yol açacaktır.
“Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad eden kimselerdir”
Müminler yani imanlarında sadık olanlar ancak Allah ve Resulüne iman edip sonra da şüpheye düşmeyen, hiçbir şekilde imanlarından şüphe duymayan ve Allah yolunda yani Ona itaat ve O'nun rızasını kazanma yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad eden kimselerdir. Yoksa kalpleri iman etmediği ve sadece zahiren müslüman oldukları halde "İman ettik" diyenlerin bu sözleri doğru değildir.
“İşte imanlarında sadık olanlar bizzat onlardır”
Onlar inançlarında sadık olanların ta kendileridir. İşte onlar kendilerinin mü'min olduklarını söylerken doğru söyleyenlerin ta kendileridir. Bu duygular kalpte yer etmedikçe, bu duyguların izi gerçek hayatta uygulanmadıkça, iman gerçekleşmiş olmaz. İnançta doğruluktan ve inancın olduğu iddiasından söz edilemez.
“De ki: Siz dininizi Allah'a mı öğretiyorsunuz? Hâlbuki Allah göklerde ve yerde ne varsa hepsini bilir. Allah şüphesiz her şeyi bilendir.”
Bu ayette dinin sadece Allah için olması gerektiğine işaret edilmiştir. Allah Tealâ onların Müslümanlığının Allah için olmadığını şu kavliyle açıklamıştır:
“Müslüman olmalarını senin başına kakıyorlar. De ki: Müslüman olmanızı başıma kakmayın. Aksine, şayet gerçekten de iman sahibi iseniz sizi imana muvaffak ettiği için size Allah minnet eder.
Yani ey Peygamber! Onlar “Bütün sahip olduğumuz şeyler ve ailelerimizle sana geldik. Falan filan kabileler gibi sana karşı savaşmadık da” diyerek müslüman olmalarını sana yapılmış bir iyilik olarak görüyorlar. Onların bu davranışını Allah Teâlâ şöyle reddetmiştir: “De ki: Müslüman olmanızı başıma kakmayın. Aksine gerçekten de iman sahibi iseniz sizi imana muvaffak ettiği için size Allah minnet eder.”
İman etmenin faydası yine bizzat mümin olan kimseye döndüğü için bir kimsenin Müslümanlığını başka bir kimsenin başına kakması doğru değildir. Aksine bütün bu minnet, ihsan ve nimetin sahibi olan, iman yolunu kullara gösterip irşad eden ve onları iman etmeğe muvaffak kılan Allah'tır.
Bu konuda sadık olanlar Allah'ın kendilerini hidayete erdirdiğini itiraf edenlerdir. Burada hidayetin manası iman yolunu göstermektir.
De ki: Ey bedeviler, İslâm dinine girmeyi bana yapılmış bir iyilik saymayın. Zira imanın faydası yine size dönecektir. Dolayısıyla Allah'ın bunu başınıza kakma hakkı vardır. Zira şayet sizin mümin olduğunuz iddiası doğru ise, sizi imana irşad edip imanın yolunu göstermesi ve İslâm dinini kabule sizi muvaffak kılması sebebiyle asıl size nimet verip minnet eden, noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah'tır. Burada onların iman iddiasında yalancı olduklarına da işaret edilmiştir.
“Şüphesiz ki Allah göklerde ve yerdeki gaybı bilmektedir. Allah yaptıklarınızı çok iyi görmektedir.”
Zihinlerde ve kalplerin derinliklerinde iyice yerleşsin ve daima gönüllerde ifadesini bulsun diye, ayette Allah'ın bütün kâinatı bildiği gerçeği tekrar edilip vurgulanmıştır.
Şüphesiz ne yerde ne de gökte Allah'a gizli kalan hiçbir şey bulunmaz. Kalpler ve gönüllerde bulunan duygu ve düşünceler de buna dahildir. Dolayısıyla Allah Tealâ hakiki iman ile yalancı imanı, korkuları, istekleri ve İslâm'a girmeye götüren sebepleri çok iyi bilmektedir.
Velhamdulillahi rabbil alemin