Rabbimiz Teâlâ’ya her gün beş vakit namazımızın her rekâtında bir duada bulunmaktayız.

“Ya Rabbi bizleri doğru yola ilet. Gazaba uğrayan ve sapanların yoluna iletme…”

Adiy ibni Hatim'den rivayet edilmektedir ki o, Rasulullah’a (sav) gazaba uğrayanların kimler olduğu­nu sorduğunda “Onlar Yahudilerdir” dedi ve sapanların da Hristiyanlar olduğunu buyurdu.

Bu duanın içerisinde iki gruptan olmak istemediğimizi belirtiriz. Gazaba uğrayanlar ve sapanlar… Gazaba uğramış olan kimseler Yahudilerdir. Sapanlar ise Hrıstiyanlardır. Asıl itibariyle Yahudiler, Hrıstiyanlardan daha sapkın ve azgın bir topluluktur. Bunun sebebi kendilerinin gazaba uğramalarıdır. Gazaba uğramalarının sebebi ise ilim sahibi olup da amel etmemeleridir. Hrıstiyanlar ise bilgisizce amel etmeleri neticesinde yollarını şaşırmış olmalarından sapmışlardır. Elbette her iki grup da Allah’ın muradı üzere değillerdir.

Yahudilerin gazaba uğramalarının sebebi ilimsiz olmaları değil de, ilimlerinin gereği ile amel etmemeleridir. Allah Teâlâ’nın kendilerine indirmiş olduğu kitabın gereği ile amel etmemeleri, bu sorumluluk altına girdikten sonra sorumluluğun gereğini yerine getirmemelerinden kaynaklanmaktadır.

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

“Tevrat'la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerle kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah'ın ayetlerini inkâr eden topluluğun hâli ne kötüdür! Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.”[1]

Yani tıpkı ne taşıdığını bilmeyen üzerine kitaplar yüklenmiş eşekler gibidirler. Yahudiler de, adeta bir merkep gibi Tevrat'ı yüklenmişlerdir ve o kitabın kendilerine ne tür sorumluluklar getirdiğini bilmemekte, bilseler de gereğini yerine getirmemektedirler.

Onların durumu eşekten daha beterdir. Çünkü eşek kendisine şuur verilmediği için mazurdur. Yani bun­ların durumu üzerine kitap yüklenen ancak içinde ne olduğunu bilme­yen ve hissî olarak onları taşıyıp muhtevasını anlamayan merkeplerin durumu gibidir.

Yahudiler de onun lafzını ezberleyerek, ruhunu anlamamışlar ve gereğince amel etmeyip aksine te'vil, tahrif ve değiştirme yoluna sapmışlardır. Önemli olan bu kitaplardakini güzelce kavramak ve gereğini yerine getirmektir, anlamak ve yaşamaktır.

İnsanlar ile hayvanları birbirlerinden ayıran şey iradedir. İnsanlarda olduğu gibi hayvanlarda da akıl vardır. Ancak insanı hayvanlardan ayıran şey iradedir. İşte bu irade ile insan hayvandan daha aşağı da olabilir daha faziletli bir yaratılmış da olabilir.  Onlara verilen şuur ve irade ile Tevrat'ı okuyor ve anlıyorlar. Fakat buna rağmen, yine de bu öğretiyi uygulamaktan kaçınmakta ve Peygamber'i (sav) bile bile reddetmektedirler. Oysa bu peygamberler, Tevrat'a göre hak bir peygamberdir.

Bu ayeti Yahudiler açısından iki yönü ile anlamak mümkündür;

a) Kendilerine Tevrat verilmesine ve ona göre amel etmekle sorumlu tutulmalarına rağmen, bu sorumluluklarının bilincinde olmamış ve bunu yerine getirmemişlerdir.

b) “Tevrat” yüklenmiş kimseler olmaları nedeniyle, Rasulullah’a (sav) herkesten önce uymalıydılar. Çünkü Tevrat'ta açıkça Rasulullah’ın (sav) geleceği müjdesi verilmişti. Ancak buna rağmen Yahudiler, Tevrat'ın mesajına aldırmaksızın, Rasulullah’a (sav) herkesten daha fazla karşı çıkmışlardır.

Her iki vecihle de anlaşıldığında ortak nokta şudur ki; Yahudiler yüklendikleri kitabın gereği ile amel etmediler, ilimlerini, öğrendiklerini arkalarına attılar.

Yani öz bir ifade ile ilimleri ile amel etmemeleri ve kitaplarının gereğine uygun davranmamalarının neticesinde İsrailoğulları gazaba uğramışlardır.

İlim ile amel etmemek, kazanılan ilim ile toplulukların kendini üstün görmesi, kendilerinin sorumlu oldukları kitabın gereği ile amel etmemek ve kitabı dikkate almamak bir Yahudileşme emaresidir.

Bugün biz Müslümanların problemi de bilgisizlik ya da ilimsizlik değildir. Eski yıllara nazaran bugün müminler daha çok şey bilmekte, daha hızlı bilgiye ulaşmaktadırlar. Ancak eskiye kıyasla amelleri daha azdır.

Bundan 20 yıl önce ilme, bilgiye ulaşmak çok daha zordu. İnsanlar bir kitaba ulaşma noktasında çok meşakkat içerisinde idiler. Günümüzde ise bir tuşla, internet siteleri ile bilgiye, ilme, kitaba daha rahat ulaşılmaktadır. Artık internette arayıp da bulamadığımız ilmî bir mesele kaldı mı ki? Neredeyse yok.

Sahabe neslini bir düşünelim mi? Kütüphanelerinde ne kadar kitap vardı acaba?

Bizler tüm kitapları tek bir kitabı anlamak ve sahabelerin neler yaptığını anlamlandırmak için okuyoruz. Ancak Kur’an’ın ana fıkhından ya da onunla amel etmek suretiyle onu taşımaktan gün geçtikçe uzaklaşıyoruz. Bu halimize bilgi obezliği ismini verebiliriz. Bilgiden dolayı obezleşmiş hareket edemeyen insanlar olduk.

Amele önem vermeyen ancak bilgiye amelden daha fazla önem veren bir topluluk haline dönüştük. Bizim için çok hadis okumak, çok kitap okumak az olan birkaç amelden daha sevimli hale geldi. Bu da bizleri aslında bilip de, amel etmemeye götürmektedir. Bu problem bizlerde derinleştikçe Yahudilere olan benzerliğimiz artmış olmaktadır.

“Ne için ilim tahsil ediyoruz? Yaptığımız sohbetler, dinlediğimiz dersler ne içindir?” diye bir soralım. Bunların sebebi boş kalmamak için midir yoksa adet yerini bulsun diye midir? Yıllardır gidilip gelinen dersler amelimizi artırdı mı? Basılan kitaplar ile Müslümanların toplulukları kalitelileşti mi yoksa kaliteden uzak zıvanadan çıkan bir topluluk mu oldular? Bu soruları kendimize ve topluluklarımıza sormak mecburiyetindeyiz. Bu soruların cevapları aslında topluluklarımızın ne kadar Yahudileşme vasıflarına yaklaşıp yaklaşmadığını bizlere gösterecektir.

Amel etmeyen, ilim sahibi olmaya ise her şeyden fazla önem veren ancak sorumluluklarını tanımlama ve yerine getirme noktasında ise gayet tembel bir topluluk elbette Yahudilere benzeyip benzemediğini düşünmelidir.

Meseleyi sadece kitabın ahkâmına taalluk ettirsek de sadece ahkâmdan ibaret değildir, ahlakî ilkeleri esastır diyerek ahlâka taalluk ettirsek de her iki şekilde de ne yazık ki imtihanımızı geçmiş olamıyoruz.

Topluluklarımızın ne kadar Kur’an ahlâkını taşıyıp taşımadığını en avamımızdan en havasımıza hepimizin tespit ettiği büyük bir gerçekliktir. Hepimiz müminlerin ahlâkının Kur’an ahlâkından uzak olduğunu, cahiliyelerimizi bir türlü bırakamadığımızdan dert yanıyoruz. Bunun en büyük sebeplerinden birisi öğrendiklerimiz, okuduklarımız ile amel etmeyişimizdir.

Ahlâk kitabı okuyoruz ama ahlâklı olamıyoruz, zühd kitabı okuyoruz ama zahid olamıyoruz. Takva ile ilgili dersler dinliyor ama muttakilerden olamıyoruz. İşte bu kitabımızdan uzaklaştığımızı ve kitabın bize yüklediği sorumlulukları amel etmemek suretiyle yerine getirmediğimizden kaynaklıdır.

Herkesin dert yanması, ancak bir türlü sıkıntılı Müslümanları bulamayışımızda büyük bir ironidir. Bunu da zikretmeden geçemeyeceğim. Herkes ahlâki problemlerden ve sıkıntılardan bahsediyor. Ticari alanda, sosyal alanda, ikili ilişkilerde vahye uygun davranmamaktan, İslam’a uygun yaşamadığımızdan hep birlikte bahsediyoruz. Ancak bu suçluları bir türlü tespit edemiyoruz. Bazen insan bu kadar insanın bu olanların farkında olmasına, ancak durumların değişmemesine hayret ediyor.

Diğer bir husus olan kitabın ahkâmına dair sorumlulukları yerine getirmemeye örnek verecek olursak; Bir boşanma, ortaklık ya da iddet ile alâkalı hüküm olduğunda Müslümanların -istisnaları hariç- kitaba uygun davranmadıklarını, kendi hevalarından, isteklerinden, canlarının isteklerinden hareket ettiklerine şahit olmaktayız. Nikâh kıyarken üzerine düşenleri yapan bir erkek, boşanma söz konusu olduğunda nafaka gibi sorumluluklardan kaçma peşinde olup iddetini kocasının evinde beklemek zorunda olan bir kadın da nefsine uyup arkadaş evinde iddet beklemeyi gündeme getirebilmektedir.

Nikâh kıyılırken anlık lazım olan veli sonrasında başka bir veli ile anında değiştirilebilmektedir. Velisiz olmaz! Kitabın, şeriatın emrettiğinin dışına çıkmamak lazım tabi!!!

Ya da bir ortaklık, mudarebe[2] hukuku söz konusu olunca ne yazık ki Müslümanlar Allah’ın sınırlarını koruyamıyor. Kâr elde ederken sesi çıkmayan insanlar ya da başlangıçta şeriatın ışığında hareket etmeyenler, zarar edip ellerinden sermayeler gidince ortaklarından şeriatın izin vermediği hak talebinde bulunabiliyorlar.

Yahudileşmemek için ne yapacağız?

Bilgi yönünden dolduk, taştık. Artık hareket edecek halimiz kalmadı. Her meseleyi, her konuyu en ince detaylarına kadar ihtilafları ile öğreniyor ya da öğrenme gayretinde oluyoruz. Ancak pratik bizim için çok da önemli bir konu olarak karşımıza çıkmamakta. Bu konu bizlere ilim amel dengesizliğini göstermektedir. 

Bizim artık amel eden insanlara ve amellere ihtiyacımız var. Bu Yahudileşme emaresini üzerimizden atmamızın çözümü budur. İnanın bugünden itibaren okumayı bıraksak hiçbir zarar görmeyeceğiz desek haksız çıkmayız herhalde.

İnsanların kütüphanelerini, okuduklarını değil de ne kadar amel ettiklerine bakalım artık. Ne kadar vaaz ettiklerine, ne kadar konuştuklarına, ne kadar whatsapp durumu yaptıklarına, ne kadar sosyal medyada yazdıklarına değil de amellerine, icraatlarına bakalım. Böyle olunca bizler de kendi amellerimize odaklanacağızdır.

Çünkü bu durum bizlerin bakış açısını, hassasiyetlerini, değer yargılarını değiştirecektir. Amel üzere yani pratik üzere bir bakış açısı geliştirmemize sebep olacaktır. Bizim nezdimizde ilim ve bilgi amel edilmeksizin ya da pratiği olmayan bir bilgiyi elde etmenin bir değeri olmamalıdır.

Bu değişimi sağlamadığımızda Yahudilerin bir vasfını kazanmış olacak ve -Allah bizleri korusun.- gazaba uğramışlardan olacağızdır.

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

De ki: “Allah katında cezası bundan daha kötü olanları size haber vereyim mi? Onlar, Allah'ın lânetlediği ve gazabına uğrattığı, içlerinden maymunlar ve domuzlar çıkardığı kimseler ile tağutlara tapan kimselerdir. İşte bunların yeri daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok sapmışlardır.”[3]

Öğrenme noktasında gayretimizi amel etmemiz oluşturmalıdır.

Rasulullah (sav) şöyle buyurmaktadır;

“Hiçbir kul, kıyamet gününde, ömrünü nerede tükettiğinden, ilmiyle ne gibi işler yaptığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından, vücudunu nerede yıprattığından sorulmadıkça bulunduğu yerden kıpırdayamaz.”[4]

Sahip olduğumuz bilgiler ile ne yaptığımızdan sorguya çekileceğiz. Kıyamet günü bu hesap verilmeksizin kişi yerinden dahi kıpırdayamayacaktır. Bunun farkında olan bir insan sırf öylesine bir şey okur ya da dinler mi? Elbette hayır. Düşünün her okuduğunuzda ya da dinlediğinizde ilminiz ve bilginiz artmaktadır. Peki, o dinlenilen ya da okunulandan sorguya çekileceksiniz. Bu gözle bakıldığında insan kendisine çeki düzen verip, neyi, niçin okuduğunun derdi içerisinde kendisini bulacaktır.

İlim elde etmek, okumak, kitaba sarılmak, kitabı üstlenmek insanın aleyhine ya da lehine bir netice ile sonuçlanır. Kişi bunlar ile fazilet ve değer de elde edebilir, lanetlenmiş birisi de olabilir.

Kur’an ile izzeti amel ettiğimiz, arkamıza atmadığımız, sorumlulukları yerine getirdiğimiz takdirde bulabiliriz. Aksi takdirde bilgili ancak lanetli bir kavim olabiliriz. Rabbim bizi bu kavimlerden eylemesin. Amin…

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

“Dileseydik o ayetlerle onu elbette yüceltirdik. Fakat o, dünyaya saplanıp kaldı da kendi heva ve hevesine uydu. Onun durumu köpeğin durumu gibidir: Üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur; kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte bu, ayetlerimizi yalanlayan toplumun durumudur. Şimdi onlara bu olayları anlat ki düşünsünler.”[5]

Yine Ömer (ranh) şöyle buyurmaktadır;

“Allah Teâlâ bu kitap ile bazı kavimleri yüceltir, bazılarını ise alçaltır.”[6]

Bu yükseliş ve değer kazanma kitabın salt olarak indirilmesi, okunması ya da bilinmesi ile elde edilecek bir husus değildir. Amel edilmesi ve sorumluluklarının yerine getirilmesi ile bu yükselme ancak elde edilebilir. Aksi takdirde kitabın bir kavme indirilmiş olması tek başına bir yüceliği barındırmaz.

Kişi amelleri kadardır. Amelleri ne kadar ise kişinin değeri o kadardır. Aslında dahası da vardır. Yapılan ameller bile tek başına değil ihlas ile yapıldığında değer kazanacaktır.

Ebu Zeyd Usame ibni Zeyd ibni Harise (ranhuma) şöyle dedi:

Rasulullah’ı (sav) şöyle buyururken işittim; “Kıyamet günü bir adam getirilir ve cehennem ateşine atılır. Bağırsakları karnından dışarı çıkar ve onlarla birlikte değirmen döndüren merkep gibi döner durur. Cehennem halkı onun yanına toplanırlar ve derler ki:

– Ey filân! Sana ne oldu? Sen iyiliği emredip kötülükten nehyetmez miydin? O kişi de:

– Evet, iyiliği emrederdim fakat kendim yapmazdım, münkerden nehyederdim fakat kendim yapardım, der.”[7]

Rabbim bizleri Yahudileşmekten ve Yahudi ahlâkından muhafaza etsin. Amin…

 


[1] (62/ Cuma 5)

[2] (Sermayenin bir ortağa, emeğin ise bir diğer ortağa ait olduğu ortaklık şekillerinin bir çeşididir.)

[3] (5/ Maide 60)

[4] (Tirmizi)

[5] (7/ Araf 176)

[6] (Müslim)

[7] (Buhari)