Allah azze ve celle Müslümanları vasat ümmet olarak tanımlamıştır. Vasat olmak işlerinde itidalli, orta yollu olan ve adaleti ayakta tutan anlamlarına gelmektedir.
“Böylece, sizler insanlara birer şahit (ve örnek) olasınız ve Peygamber de size bir şahit (ve örnek) olsun diye sizi vasat bir ümmet yaptık.”[1]
Vasat kelimesi bugün insanlar tarafından yanlış anlaşılan kelimelerden bir tanesidir. Vasat olmak, her konuda ortayı bulmak ve bir konuda tam ortada olmak olarak anlaşılmaktadır. Ancak bu hatalı bir anlayıştır. Vasat kelimesi birkaç anlama gelmektedir. Delilleri ile öncelikle bunları zikretmeye çalışalım;
- Vasat, adaletli olma anlamına gelir ki bu eşitlik anlamına gelmez. Her şeye, her kişiye hakkını vermek anlamındadır.
Adalet kavramı eşitlik kavramı ile aynı değildir. Eşitlik herkese aynı ölçüde aynı şeyi vermektir. Ancak adalet, herkese hak ettiğini hak ettiği kadar vermektir. Bunun anlaşılması da itidal kavramının anlaşılmasına büyük bir katkı sağlayacaktır.
Vasat kelimesinin adalet manasında kullanıldığına dair kalem suresi 28. ayet delil olarak zikredilebilir. Ayette şöyle geçmektedir;
“Onların en akl-ı selim sahibi olanı (adaletli olanı) "Ben size ‘Rabbinizi tespih etseydiniz ya! dememiş miydim?" dedi.”[2]
Ebu Said El Hudri’den (ranh) rivayet edilen bir hadiste Rasulullah (sav) vasat ümmeti ‘adaletli ümmet’ olarak ifade etmiştir.
Yine ayette de geçtiği üzere diğer ümmetlerin peygamberlerinin ümmetlerine yaptığı çağrı ile alakalı yapacakları şehadet ötürü adaleti ayakta tutacak olmalarından dolayı bu ümmet vasat bir ümmettir.
Rasulullah (sav) şöyle buyurmaktadır;
“Kıyamet günü Nuh (as) çağrılır ve kendisine "Tebliğ ettin mi?" denilir. O da "Evet" der. Sonra kavmi çağrılır ve onlara "Size tebliğ etti mi?" denilir. Onlar da "Bize uyarıcı gelmedi ve bize kimse gelmedi" derler. Nuh'a "Size kim şahitlik edecek?" denilir. O da 'Muhammed ve ümmeti' diyecek." Dedi ki: "Bu, Allah'ın şu sözüdür: 'Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık.”[3]
Bir başka rivayette ise Allah Rasulü (sav) şöyle buyurdu: “Kıyamet günü bir peygamber yanında bir kişiyle gelecek ve bir peygamber yanında iki veya daha fazla kişiyle gelecektir. Sonra kavmi çağrılır ve onlara “Bu size tebliğ etti mi?” diye sorulur. Onlar “Hayır” derler. Ona “Kavmine tebliğ ettin mi?” diye sorulur. O da “Evet” der. Ona “Senin için kim şahitlik edecek?” diye sorulur. O da “Muhammed ve ümmeti” der. Muhammed ve ümmeti çağrılır ve onlara “Bu size tebliğ etti mi?” diye sorulur. Onlar “Evet” derler. Denilecek ki “Bunu nereden bildin?” Onlar da “Peygamberimiz bize geldi ve bize elçilerin mesajı tebliğ ettiğini söyledi.” diyecekler. Bu Allah'ın şu sözüdür; “Böylece sizi adaletli (ve en iyi) bir ümmet kıldık.” Dedi ki; Adaletli olun ki siz insanlara şahit olasınız ve Resul de size şahit olsun.”[4]
- Vasatın bir başka anlamı ise seçkin demektir.
Bunun böyle olduğunun delili şu ayettir: “Böylece, sizler insanlara birer şahit (ve örnek) olasınız ve Peygamber de size bir şahit (ve örnek) olsun diye sizi vasat bir ümmet yaptık.”[5]
Ya da Arap dilinde “Falanca bizim nesep olarak en vasatımızdır” denildiğinde en seçkini kastedilmektedir.
- Vasatın bir diğer anlamı ise orta anlamında kullanılmasıdır.
Dinde ifrat ile tefrit arasında orta yol anlamındadır. Ya da bir şeyin ortasında olmak, ortasını bulmak anlamındadır.
“Namazlara ve orta namaza devam edin. Allah'a gönülden boyun eğerek namaza durun.”[6]
Yani bu anlamı ile itidalli ve ölçülü olmak anlamına gelmektedir.
Yukarıdaki seçeneklerden de anlayacağımız üzere vasat olmak sadece orta olmak, ortada olmak anlamına gelmemektedir. İtidalli olmak, adaleti tesis etmek anlamında kullanılmaktadır. Vasat olmak demek adaletli olmak demektir. Sadece ortada olmak demek değildir. Bu anlam onun anlamlarından sadece bir tanesidir. İki ya da daha fazla taraf olduğunda onların tamamının ortasında durmak ya da tüm taraflara eşit mesafede durmak demek değildir. Bu taraflar arasından adalete uygun olana yakın olmak vasat olmaktır. Ya da taraflardan hakka yakın olandan taraf olmak vasat olmak demektir. İtidalli ve orta yollu olmak herkese ve her şeye hakkını, hak ettiğini vermek demektir. Herkese ve her şeye aynı şeyi vermek değildir.
İtidalli olmak, ibadetlerde, ilişkilerde, düşmanlıkta, anlayışlarda, hassasiyetlerde itidalli olmanın hepsini kapsamaktadır.
Bugün bizler vasat olmayı ciddi manada yanlış anlamaktayız. Ya sadece bu kelimeden ortada olmayı anlayarak taraflara ya da kesimlere eşit mesafede olmaya yormaktayız. Ya da ölçüyü kaçırıp tamamen itidalsiz bir tavır sergilemekteyiz. Hâlbuki dinimiz bizlere birçok konuda ölçülü olmayı, vasat olmayı ve itidalli olmayı emretmiştir.
Bize emretmiş olduğu bu hususları teker teker ele almaya çalışalım.
İbadetlerde İtidal
Üç kişi Peygamber’in (sav) hanımlarının evlerine Peygamber’in (sav) ibadeti hakkında soru sormak için geldiler. Kendilerine bunlar söylenince sanki bunu az görmüşler gibi davrandılar. Dediler ki; Biz Peygamber’in (sav) yanında kimiz ki? Allah onun geçmiş ve gelecek günahlarını bağışladı.
İçlerinden biri “Ben ebediyen gece boyunca ibadet edeceğim” dedi. Bir diğeri “Ömür boyu oruç tutacağım ve hiç iftar etmeyeceğim” dedi. Bir diğeri ise “Kadınlardan uzak duracağım ve hiç evlenmeyeceğim” dedi.
Allah'ın Resulü (sav) geldi ve şöyle buyurdu: “Şöyle şöyle diyen siz misiniz? Allah'a yemin ederim ki sizin aranızda Allah'tan en çok korkan benim ve en takvalı olan benim. Fakat ben bazen oruç tutuyorum ve bazen iftar ediyorum, bazen namaz kılıyorum ve bazen uyuyorum ve kadınlarla evleniyorum. Sünnetimden yüz çeviren benden değildir.”[7]
Bu hadiste Rasulullah (sav) ibadetlerde sahabesine itidalli olmayı öğretmektedir. Çünkü ibadetlerde de insan aşırıya gidebilir.
Kul, peygamberin yapmış olduğu en nihai noktanın en takvalı nokta olduğunu iyi bilmelidir. Onun için en takvalı durum onun vardığı en son noktadır. Onun yapmadığını yapmak, yaptığından daha ileri gitmek takva değildir. Peygamberimizden daha hassas ve daha takvalı olamayız. Onun kılmadığı bir namazı kılarak, onun tutmadığı bir orucu tutarak ya da onun din adına belirlemediği bir husus ile Rabbimize yakınlaşamayız.
O ne kadar yaptı ise biz de o kadar yaparız, yapmalıyız. Çünkü ibadetlerde aşırıya gitmek insanı tamamen kulluktan da alıkoyabilir. Nitekim insanın sağlığı, gücü ve kuvveti her dönemde aynı değildir. Allah azze ve celle imtihanı gereği insanı gençlik dönemlerinde daha diri ve güçlü kılarken, yaşlılığında ise eski gücünü ve kuvvetini almakta, yaratılışının aslı üzere onun geri döndürmektedir. Nasıl ki çocuk iken düşüncesi, duyguları ve vücudu zayıf ise yaşlılığında da bunları tekrar eski haline çevirmektedir. Bundan dolayı ibadetlerdeki fazlalık ile asla mücadele edilemez.
Nitekim bu konuda Abdullah ibni Amr ibni As (ranhuma) bizler için örnektir. Rasulullah’a (sav) Kur’an’ı hatmetme noktasında ısrarcı davranmış ve izin almıştır. Ancak yaşlılığında ise Rasulullah’ın ısrar edip de kendisinin kullanmadığı ruhsatı kullanmadığından dolayı pişmanlığını dile getirmiştir.
Müslüman bir kulun ibadetlerinde itidalli olması gerekir. Gücünün üzerinde bir sorumluluk ile kendisini sorumlu tutarak bunun altında ezilmemelidir. Ya da kendisinden şu kadar namaz kılacağım, şu kadar oruç tutacağım, şu kadar sadaka tasadduk edeceğim gibi iddialı ve kendisinin üzerinden sözler sarf etmemelidir. Elinden geldiği kadar gayret etmeli, elinden gelmeyen hususunda ise bağışlanma dilemelidir.
Aslında burada itidal konusunda bu kısım ile başlamamız şu hususa dikkat çekmek içindir; Asıl itibariyle Allah’a kulluktan o kadar uzaklaştık ki bizler şu anda Müslümanlar olarak ibadetlerde aşırılığa gidecek mecalimiz yok. Ancak bu konunun önemi adına ibadetlerde bile itidalli olmamız gerekiyor ise diğer hususlarda itidalli olmak çok daha fazla gerekli olan bir husustur. Çünkü ibadetler Allah’ın sevdiği, razı olduğu insanın kendisi için yarattığı hususlardandır. Ancak bununla beraber Allah azze ve celle hiçbir hususta ise aşırılığı sevmemektedir. Bu velev ki ibadetler olsun.
İlişkilerde İtidal
Ölçülü olunması gereken hususlardan birisi de insanların birbirleriyle olan ilişkilerinde ölçülü olmalarıdır.
Ne yazık ki insanlar arasındaki ilişkilerde de ölçü yok. İnsanlar birbirlerini severlerken de, birbirlerine öfkelendiklerinde de haddi aşmaktadırlar.
Birbirleri ile iyi olduklarında birbirleri ile vakit geçirmeden yapamamaktadırlar. Her günleri, her anları, yedikleri, içtikleri birdir. Sevdiklerinde nerede ise sıkmaktan dostlarının canlarını çıkaracak iken ufak bir meseleden ayrılık yaşadıklarında ise nerede ise gözlerini oyacak duruma gelmektedirler.
Ayrılıklarında o kadar ileriye gitmektedirler ki silsile tavır sahibi olmaktadırlar. O ayrıldığı ya da ihtilaf yaşadığı kişi ile konuşan, görüşen onunla oturup kalkan olursa o kimse ile de ilişkisini kesme durumuna gelebilmektedir.
Bunun temelinde ise ölçüsüzlük ve itidalsizlik yatmaktadır. Hem baştaki sevgide ölçüsüzlük hem de sonrasındaki düşmanlıkta ölçüsüzlük.
Sevgideki durum neden ölçüsüz diye soracak olursak buna cevaben şöyle deriz; Çünkü insanların arasındaki sevginin ve samimiyetin gelişmesi için vakit geçirmeye, eskimeye ihtiyaç vardır. Ancak insanlar arasındaki hızlı samimiyet buna ihtiyaç bırakmadan bir anda geliştiğinden bir ölçüsüzlük söz konusudur.
Bugün bir anda ya da hızlıca sizi olmadığınız şeyler ile övenler başka bir zamanda sizi olmayan şeyler ile yereceklerdir.
Ali’ye (ranh) ait olan bir söz de Ali (ranh) şöyle demektedir;
“Sevdiğini ölçülü sev bir gün öfkelendiğin bir kimse olur. Öfkelendiğine ölçülü öfkelen bir gün sevdiğin birisi olur.”[8]
Bu söz hadis olarak da rivayet edilmiştir. Ancak hadis olarak gelen rivayeti hakkında âlimler hasen ve zayıf olduğu hakkında ihtilaf etmişlerdir. Ancak Ali’den (ranh) mevkuf olarak gelen rivayet ise sahihtir.
Yine ölçüsüzlük ortaya çıkan şekillerinden birisi de insanların ihtilaf yaşaması ile birbirleri hakkındaki tüm faziletleri unutmaları ve komple aleyhte şahitlik etmeleridir. Birileri ile ihtilaf yaşamak kadar doğal bir süreç yoktur. İnsanlar ihtilaf edebilirler, birbirlerinden ayrılabilirler ancak böylesi durumlarda muhatabımızı komple yermek ilişkide bariz ölçüsüzlüktür.
Halbuki Allah Rasulü (sav) kendisine yapılan iyilikleri asla unutmaz ve bunları vefası gereği ara ara da zikrederdi. Bedir gününde esirler hakkında Mutim bin Adiyy’in kendisinden onları istemesi halinde hepsini bırakıvereceğini ifade etmiştir. Mutim, Rasulullah’a iyilik eden özellikle Taif dönüşü himayesine alarak Mekke’ye girmesine sebep olan ancak kendisi Bedir savaşından önce küfür üzere ölen bir kimsedir. Ancak efendimiz böylesi bir kimsenin dahi iyiliklerini anmıştır.
İyi olduğu hususlarda düşmanımız dahi olsa iyiliklerini ve faziletlerini unutmamalı, o konudaki lehteki şahitliklerimizi yapabilmeliyiz. Tüm faziletleri unutmak olmayan şeyler ile karşı tarafı suçlamak itidalli olmamaktır.
Müslümanlara sır verilemez, gizli bir iş yapılamaz hale geldi. Çünkü ufak bir problemde kişiye emanet verilen sırların tamamı ortaya çıkmaktadır.
Bu bir başka yönü ile de nifakın bir alametidir. Rasulullah (sav) şöyle buyurmaktadır;
“Dört huy vardır ki bunlar kimde bulunursa o kişi tam münafık olur. Kimde de bu huylardan biri bulunursa, onu terk edinceye kadar o kişide münafıklıktan bir sıfat bulunmuş olur;
Kendisine bir şey emanet edildiği zaman ona ihanet eder. Konuştuğunda yalan söyler. Söz verince sözünden döner. Düşmanlıkta haddi aşar, haksızlık yapar.”[9]
Bunun bir başka şekli ise karı koca ilişkilerinde yaşanmaktadır. Aileler boşandıktan sonra genelde birbirlerinin tüm ayıp ve kusurlarını ortalığa saçıvermektedirler. Nerede ise yatak odası mahremleri dahi ortalığa yayılmaktadır.
Bunun bir başka şekli de güven hususundaki ölçüsüzlüktür. Bugün çokça rastlanan bir husus da; ortaklık ya da ticaret yapıldığında birbirine gereksiz ve hadsiz bir güvenin neticesinde taraflar arasında yaşanılan problemlerdir.
İki ortak birbirine aşırı güvenmekte hiçbir şeyi kaydetmemekte, yazmamakta sonrasında ise yazan kimseye karşı güven problemi yaşamaktadırlar. İlk baştaki sonsuz güven de, sonrasındaki her şeyi ince detayına kadar sormak da ilişkilerde ölçüsüzlüktür.
Ben yazmam güvenirim demek ilişkide, güven hususunda ölçüsüzlüktür. Kontrol ve tedbir güvene mani değildir. Bilakis ortağımızın, kardeşimizin, beraber çalıştığımız insanların fitneye düşmemesi için birer engeldir ve olması gerekendir.
İnançta İtidal
İtikat hususunda da ölçülü olmak gerekir. Ehlisünnet ve’l cemaatin inanç hususundaki yolu vasat ve orta yoldur. Ehlisünnet Cebriyye ile Kaderiyye mezhebi arasında, Mürcie ile Harici mezhebi arasında vasat olan yola sahiptir.
Bu vasatlık bizlerin akidesinde de etkisi göstermelidir. Allah azze ve celle ve Rasulü (sav) kullara neyin emredildiği ve neyin yasaklandığını haber vermiştir. Ayrıca iman nedir, küfür nedir bunları da öğretmiştir. Bunları yerine getiren mümin, bunları bozan ise kafirdir.
Akide hususunda bir aşırıya meyletmek, bir gevşekliğe meyletmek ölçüsüzlüktür. Her gün yeniden Müslüman oluyor gibi, yeni bir konu keşfedercesine hareket etmek yanlıştır. Bu satırlar elbette tevhidi yerine getiren, şirki terk eden, Allah’ı rab, peygamberi önder kabul eden insanlar içindir. Bunu yerine getiren Müslüman ismini almıştır. Kuran bu konular üzerinden durmaktadır. Yalnız Allah’a ibadet edeceksin, Allah’ın gayrısındakini terk edip, Rasulullah’ın (sav) peygamberliğini kabul edecek ve ondan gelenlere boyun eğeceksin. Ayrıca bunu yerine getirenlerin yollarının hak, yerine getirmeyenlerin yollarının ise batıl olduğunu kabul edeceksin. İşte İslam budur.
Her yıl yeni yeni imana giriş ya da dinden çıkış konularını ele almak ve sürekli bunlar üzerinden yeni konular tesis etmek imani konularda ve inanç meselelerinde itidalsizliktir. Her yeni kitap okuduğunda yeniden Müslüman olduğunu ifade etmek sonra başkalarını tekfir etmek aşırılıktır, ölçüsüzlüktür. O yeni kitaba ulaşılmasaydı kâfir olarak öleceğini zannederek hareket etmek elbette kantarın topuzunu kaçırmaktır. Ne yazık ki bu tür kardeşlerimiz her sene, her ay “Ben Müslüman olalı şu kadar oldu.” diyerek birkaç gün öncelerine işaret etmektedirler. Peki, o günden önce akidemiz şek üzere miydi?
Allah azze ve celle bizlere sorguya çekileceğimiz ne var ise indirmiş, Rasulullah (sav) da bizlere bunların tamamını izah etmiştir. Bundan sonraki vakıf olduğumuz her meseleyi dinin asıl meselesi olarak kabul etmek ve herkesin bu konuda hata yapmaması gerektiği kanaatine varmak yanlıştır.
Rasulullah (sav) şöyle buyurmaktadır;
“Allah azze ve celle bir takım farzları farz kılmıştır onları sakın zayi etmeyin. Bazı sınırlar da çizmiştir onları da aşmayın. Bazı şeyleri de haram kılmıştır onları da çiğnemeyin. Bazı şeyler hakkında da unutmaksızın rahmetinden dolayı susmuştur onları da araştırmayın.”[10]
Bizler asıl meseleleri yerine getirip diğer hususlarda ise doğruya ulaşmak için duacı olacağız. Ancak kendimizin doğruya ulaştığını zannetsek de ısrarcı olmayacağız. İnsanların fikirleri değiştiğinde önce kendisinden ilk olarak dini duyup öğrendikleri insanlardan tekfire başlamaktadırlar. Bu ölçüsüzlük değil de nedir? Allah azze ve celle bizleri ıslah etsin.
Ayrıca inanç hususundaki ölçüsüzlüklerden birisi de şudur; hassasiyetlerimizi din kabul etmemizdir. Allah azze ve celle kesin haram ve kesin helal olan şeyleri belirlemiştir. Bazı konular ise haklarında ayet ve hadis olmasına rağmen ihtilaflıdır. İnsanlar ihtilafın olduğu yerlerde farklı hususlara meyledebilirler. Bu ihtilafı bilmeli ve kardeşlerimizin başka görüşte olmasına müsamaha edebilmeliyiz. İhtilaflarda hep bizim meylettiğimiz görüşün tercih edilmesini talep etmemeliyiz.
Ya da mübah olan bir şeyde dahi bizlerin hassasiyetleri farklı ise karşımıza müsamaha edebilmeliyiz. Mübah olan şeylerde ölçüsüzlük göstermemeliyiz.
Örneğin son zamanlarda yaygın olan düğün davetiyelerine kadınların isimlerinin yazılmaması ele alınabilir. Kadınların isimlerinin zikredilmesi ya da bilinmesi ile alakalı herhangi bir yasaklama İslam tarafından getirilmemiştir. Ancak bunun yazılmasından kaçınmak ya da bu konuda kendimiz hassas isek yapanları kınamak ölçüsüzlüktür. Bu hassasiyetlerde ölçüsüzlüktür. Muhammed Mustafa (sav) bizlerin en takvalısı ve Allah’tan en çok korkanı iken böyle bir yasak getirmemiştir. Bizler ise kendimiz bu tür hassasiyetler belirleyerek ölçüsüzlük etmemeliyiz.
Ya da gıda maddeleri içerisindeki bazı katkı maddelerinden dolayı sakınmaya çalışmak bizim bir hassasiyetimiz olabilir. Ancak karşımızda bu hassasiyetlere dikkat etmeyen bir kişiyi görünce onu az takvalı olarak lanse etmemiz hassasiyetlerde itidalsizliktir.
Davette İtidal
İnsanları tevhide davet ederken, islamı onlara anlatırken hatta islamı temsil ederken de ölçülü olmak zorundayız. Günümüzde nice insanın islama girmesi ya da bir islam davetçisi sükûnet içerisinde dinleyememesinin önündeki en büyük engel bizlerin davetteki ölçüsüz sözleri ve tavırlarıdır.
Çoğu Müslümandan şu cümleleri duymuşuzdur; “Ben tevhidi biliyordum ancak tanıdığım Müslümanlar sebebiyle hidayette geciktim.” Bu cümlenin temelinde yanlış ve usulsüz davet yöntemleri yatmaktadır.
Karşımızdaki kişiye davet ettiğimizde o kimsenin hidayetine vesile olunamıyorsa dahi o kimsenin küfrünü ya da dine olan düşmanlığını artırmayacak şekilde hareket etmek yerinde olacaktır.
Bizler tebliğ ederken karşımızdaki kişinin kendince değer atfettiği şeylere dil uzattığımızda bu kimse de bizim değerlerimize saldıracaktır. İşte bu davetteki bir ölçüsüzlüktür.
Ya da en son anlatmamız ya da söylememiz gereken şeyi ilk başta söylediğimizde bu davetteki bir itidalsizlik olacaktır.
Rabbimiz bu konuya dair şöyle buyurmaktadır;
“Onların, Allah'ı bırakıp tapındıklarına sövmeyin, sonra onlar da haddi aşarak, bilgisizce Allah'a söverler.”[11]
Bugün twitterda ya da diğer sosyal medya mecralarında tevhid ehlinin muhaliflerine karşı haddi aşmaları, ileri gitmeleri, muhaliflerinin hoca olarak gördüğü çoğu kimseyi onların karakterlerine saldırarak konuşmalarını örnek olarak zikredebiliriz.
Allah Rasulü (sav) dahi Uhud günü Ebu Süfyan Müslümanlara hitaben bağırarak ileri gittiğinde kendi nefsi ya da Ebubekir, Ömer (ranhuma) gibi sahabelerin bahsi geçtiğinde sahabelere cevap vermelerini emretmemiş ancak Allah azze ve cellenin hakkı ve ismi söz konusu olduğunda cevap vermelerini emretmiştir. Çünkü insanlar liderlerini övmek ya da tazim etmek ile değil, Allah azze ve celleyi övmek ile sorumludur. İslam dini her ne kadar önemli figürler olsalar da şahısları kendisinin önüne asla geçirmemektedir. Bu kimseler peygamberler dahi olsa…
Bizler davet hususunda da ölçülü olmak ve muhataplarımıza itidal ile yaklaşmak zorundayız. Bunu ise kendimiz ve nefsimiz adına değil, taşıdığımız dava adına yapmalıyız.
Velhamdulillahi rabbil alemin…
[1] Bakara, 143
[2] Kalem, 28
[3] (Ahmed bin Hanbel)
[4] (İbni Mace)
[5] Bakara, 143
[6] Bakara 238
[7] Buhari, Müslim.
[8] (Buhari, Edebül Müfred)
[9] (Buhari)
[10] (Hakim)
[11] (6/En’am 108)