Felak Suresi, isminden hareketle bir şeyin yarılması, ondan çıkış ve kurtuluş anlamlarını çağrıştırmaktadır. Nitekim Allah Teâlâ tohumu yararak içerisinden bitkiyi çıkardığı gibi, gecenin karanlığını da yararak sabahı ortaya çıkarmıştır. Aynı şekilde kötülüğü de yararak mazlumların ondan kurtulmasını sağlamıştır.

Felak Suresi ve Nas Suresi Muavvizeteyn olarak bilinmektedir. Zira bu iki surenin okunmasıyla her türlü şerden ve yaratılmışların kötülüklerinden Allah’a sığınılır. Surede, Allah Teâlâ’dan —ki O, felakın Rabbi, karanlıkların ve nurun yaratıcısı, her şeyin Rabbi ve sahibidir— kendisinden sığınılan kötülüklerden özellikle dört tanesi zikredilmiştir: Genel olarak yaratılmışların şerri, karanlık çöktüğü zaman gecenin şerri, şeytanlara bağlılık gösteren sihirbazların şerri ve haset ettiği zaman hasetçinin şerri. Ele aldığımız konu çerçevesinde bunlardan çıkarılabilecek birtakım faydaları zikredeceğiz.

“De ki: Felakın Rabbine sığınırım. Yarattığı şeylerin şerrinden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, düğümlere üfleyenlerin şerrinden ve haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden.”[1]

1. “De ki: Felakın Rabbine sığınırım.”

Allah Teâlâ, kâinatta birtakım hadiseler yaratmış ve bunlara şer‘î anlamlara işaret eden özellikler vermiştir. O’nun yarattığı sabah, uzun ve koyu bir gecenin ardından gelir. Gece ne kadar uzun sürerse sürsün, mutlaka şafak doğacaktır. Hatta sabah karanlıkların içerisinden çıktığında gökyüzünün görünümü değişir; koyu bir karanlıktan, çevresini aydınlatan parlak bir nura dönüşür.

Burada, hakkın batılı ortadan kaldırmasındaki güce benzeyen temsili bir tablo vardır. Sanki gece batılın, sabah ise hakkın bir görüntüsüdür. Şafağın nuru gecenin karanlığını yarıp ortadan kaldırdığı gibi hak da batılı ortadan kaldırır. İşte bu kâinattaki ilahi düzenin şer‘i bir işareti bulunmaktadır. Bâtıl ne kadar güçlenmiş veya yayılmış görünürse görünsün, nihai olarak hak karşısında kalıcı olamayacaktır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“De ki: Hak geldi, bâtıl yok oldu. Şüphesiz bâtıl, yok olmaya mahkûmdur.”[2]

Burada ayrıca hakkın gelişindeki güce dair başka bir işaret daha vardır. Hak, batılı yarıp ortadan kaldıran bir güçle gelir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Bilâkis biz, hakkı batılın başına çarparız da onun işini bitirir; bir de bakarsınız ki bâtıl yok olup gitmiştir. (Allah’a) yakıştırdığınız sıfatlardan dolayı yazıklar olsun size!”[3]

Bunun aksine, gecenin gündüzün üzerine girişine baktığımızda onun yavaş yavaş gerçekleştiğini görürüz. Gece, kâinatın üzerine giydirdiği ince ve şeffaf siyah bir örtü gibidir; bir örtünün üzerine bir başka örtü gelir ve nihayet gökyüzü kararır, yeryüzü karanlığa bürünür. Allah Teâlâ’nın şu buyruğuna bakınız:

“Geceyi de bir örtü yaptık.”[4]

Dolayısıyla bâtıl, ancak hile, kötülük ve kurnazlıkla galip gelmeye çalışır. Bu sebeple hak ehlinin, kendilerini bütün yaratılmışların şerrinden koruması ve himaye etmesi için Rabbinden ve yaratıcısından yardım istemeleri gerekir.

Allah Teâlâ önce genel bir ifade kullanmış, ardından ayrıntıya geçmiştir. “Yarattığı şeylerin şerrinden” ifadesi, Allah Teâlâ’nın bu kâinatta yarattığı varlıklardan kaynaklanan her türlü şerri, herhangi bir sınırlama olmaksızın kapsamaktadır. Daha sonra bu genel şerden, yeryüzündeki şerrin en güçlü örneklerini temsil eden üç şer özellikle ayrıntılı olarak zikredilmiştir: Gecenin karanlığı, sihir ve haset.

2.“Yarattığı şeylerin şerrinden”

Havle binti Hakim es-Sülemiyye’den şöyle rivayet edilmiştir:

“Rasûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyururken işittim: ‘Kim bir yere konaklar da ardından “Yarattıklarının şerrinden Allah’ın eksiksiz kelimelerine sığınırım” derse oradan ayrılıncaya kadar hiçbir şey ona zarar vermez.’”[5]

Bu sure, Allah’ın (azze ve celle) her şeyi yarattığını ve Peygamberine bütün kötülüklerden O’na sığınmasını emrettiğini açıkça göstermektedir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Yarattığı şeylerin şerrinden…”

Allah Teâlâ Şerri Neden Yarattı?

Gerçek şu ki imtihan, ancak birbirine zıt unsurların bulunduğu bir ortamda gerçekleşebilir. Yani hayır ve şer birbirinin karşıtıdır. Eğer yaratılmış olan yalnızca hayır olsaydı, biz artık imtihan yurdunda değil, karşılığın verildiği yerde, yani cennette olurduk. Oysa cennet bir imtihan yurdu değildir. Böyle bir durumda yaratılıştaki imtihan hikmeti de ortadan kalkardı. Bu sebeple Allah Teâlâ, imtihan yurdu olan dünyada hayır ile şerrin mücadelesinin devam etmesini dilemiştir. Nitekim şöyle buyurur:

“Sizi bir imtihan olarak hayırla da şerle de deniyoruz. Sonunda bize döndürüleceksiniz.”

3. “Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden”

Allah Teâlâ, kendisinden sığınılması gereken kötülükler arasında özellikle gece çöktüğündeki gecenin şerrini zikretmiştir. Çünkü gece, bâtılın gelişip serpildiği, hareketlendiği ve adeta kendisini gösterdiği bir ortamdır. Nitekim eğlence, kumar ve içki meclislerinin çoğu gece kurulmaktadır. Aynı şekilde hırsızlar ve azılı suçlular da işledikleri çirkin fiilleri gizlemek amacıyla genellikle suçlarını gece işlemektedirler.

Şeytanlar da gecenin başlangıcından itibaren ortaya çıkarlar. Bunlar ister insanlardan ister cinlerden olsun. Aynı şekilde fareler ve zararlı hayvanlar da çoğunlukla gece ortaya çıkarlar.

Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Güneş batıp gece karanlığı bastığında, yahut akşamladığınız zaman, çocuklarınızı dışarı çıkmaktan men ediniz. Çünkü, şeytanlar o sırada etrafa dağılırlar, faaliyete geçerler. Geceden bir saat/biraz zaman geçtikten sonra çocukların eve gelmelerini sağlayın ve kapıları kapatın/kilitleyin ve Allah’ın adını anın. Çünkü, şeytan kapalı bir kapıyı açmaz. Su kırbalarının ağzını bağlayın ve Allah’ın adını anın. Yiyecek kaplarınızı -küçük bir örtüyle de olsa- örtün ve Allah’ın adını zikredin. Ve çıralarınızı/lambalarınızı söndürün.”[6]

Bu sebeple müminin, gece çöktüğünde daha dikkatli olması ve ortaya çıkabilecek kötülüklere karşı tedbir alması gerekir. Âyet de gecenin girişindeki şerre dikkat çekerek bu hususa işaret etmektedir.

“Gündüzü de geçim zamanı kıldık.”[7]

Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) geceleyin gereksiz yere konuşmayı ve uzun süre insanlarla bir arada bulunmayı hoş karşılamamıştır. Dolayısıyla Müslümanın geceleyin kapısını kapatması ve bu vakitte insanlarla gereksiz şekilde iç içe olmaktan uzak durması; gecesini ibadet, ilim mütalaası, ailesiyle ilgilenme ve onlarla hoş vakit geçirme gibi geceye uygun işlere ayırması daha güzel ve yerinde olacaktır.

4. “Düğümlere üfleyenlerin şerrinden”

Allah Teâlâ, kendisinden sığınılması gereken kötülükler arasında “düğümlere üfleyenlerin şerrini” de özellikle zikretmiştir. Burada özellikle kötü niyetli kimselerin başvurduğu en güçlü sihir yöntemlerine işaret edilmektedir. Genel olarak “üflemek”, hayra veya şerre yönelik bir kararlılığı ifade eder. Nitekim Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Şüphesiz Rûhu’l-Kudüs (Cebrail) kalbime şunu üfledi: Hiçbir nefis, rızkını ve ecelini tamamen tüketmedikçe ölmeyecektir. O halde Allah’tan korkun, rızkınızı meşru ve güzel bir yoldan arayın.”[8]

Âyette geçen üflemeye gelince, bu ifade sihirbazın kötülüğünü gerçekleştirme konusundaki güçlü azmini anlatan bir kinayedir. Sihirbaz, tükürüğüyle üfleyerek düğümler atar.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Şöyle dedi: ‘Benden üstün kıldığın şu kimseyi gördün mü? Andolsun, eğer beni kıyamet gününe kadar ertelersen onun soyunu, pek azı hariç mutlaka azdırıp peşimden sürükleyeceğim.”[9]

Sihirbaz, insan üzerinde hâkimiyet kurabilmek amacıyla şeytana bağlılık ve itaat yemini eder. Bu sebeple sihir, özellikle gecenin karanlığında ortaya çıkan en tehlikeli kötülüklerden biridir. Çünkü insanın zihnini etkileyerek gerçekte olmayan şeyleri varmış gibi göstermektedir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Dedi ki: Hayır, siz atın! Sonra hemen (ne görsün), sihirlerinden dolayı, onların ipleri ve asaları kendisine gerçekten koşuyormuş gibi göründü. Bunun üzerine Mûsâ içinde bir korku hissetti. ‘Korkma! Şüphesiz üstün gelecek olan sensin’ dedik.”[10]

Böylece insanın kendi nefsi üzerindeki başka bir nefsin hâkimiyeti, şerrin en tehlikeli biçimlerinden biri olmuştur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Kulumuz Eyyûb’u da an. Hani Rabbine ‘Şüphesiz şeytan bana sıkıntı ve azap dokundurdu’ diye seslenmişti.”[11]

Bu nedenle Allah Teâlâ’nın sihirden korunmak için kendisine sığınılmasını özellikle zikretmesi son derece anlamlıdır.

Düğümlere üflemek aynı zamanda şeytana bağlılığın ve onun adına verilen sözün bir tür yeminle pekiştirilmesi anlamına gelir. Bu, şeytanın Allah Teâlâ’ya karşı ettiği yemini de hatırlatmaktadır:

“İblîs, ‘Senin izzetine yemin olsun ki onların hepsini mutlaka saptıracağım. Ancak içlerinden ihlâsa erdirilmiş kulların hariç’ dedi.”[12]

Sihir o derece etkili bir kötülük olarak zikredilmiştir ki Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) üzerinde dahi etkisi görülmüş, daha önce Allah’ın nebisi Mûsâ’nın başına geldiği gibi, kendisine gerçekte olmayan bir şeyi olmuş gibi hissettirmiştir. Bunda herhangi bir çelişki yoktur. Çünkü Peygamber Efendimiz’in günahlardan korunmuş olması, onun bir insan olarak hastalanmasına ve sihirden etkilenmesine engel değildir. Zira onun beşer oluşunda, en zor ve sıkıntılı durumlarda dahi ümmetinin kendisini örnek alabilmesi bakımından önemli bir hikmet vardır. Allah Teâlâ, böyle bir sıkıntıya karşı okunacak bir korunma ve şifa vesilesi olarak Muavvizeteyn’i indirmiştir.

Âişe (radıyallahu anha)’dan rivayet edildiğine göre Zurayk oğulları Yahudilerinden Lebid bin A'sam adında bir yahudi, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e sihir yaptı. Bundan dolayı Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bazı işleri yapmadığı halde o iş kendisine yapıyormuş gibi geliyordu. Nihayet bir gün yada bir gece Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) dua etti. Sonra tekrar dua etti, sonra tekrar dua etti.''

Sonra bana: ''Ey Âişe! Kendisinden fetva istediğim şey hakkında Allah bana fetva verdi. Bana iki kişi Cebrâil ile Mikâil geldi. Biri başımın ucuna ve diğeri de ayak ucuma oturdu. Baş ucumda olan, ayak ucumda olana ya da ayak ucumda olan, baş ucunda olana: ''Bu kimsenin rahatsızlığı nedir?'' diye sordu. O da ''Büyülenmiştir'' dedi. Öteki: Onu kim büyüledi?'' dedi. Diğeri: ''Lebid bin A'sam” diye cevap verdi. Öteki: ''Bu büyü, hangi şeyle yapılmıştır?” dedi. Diğeri: ''Bir tarak, saç döküntüsü ve erkek hurma tomurcuğu ile yapılmıştır'' diye ce­vap verdi. Öteki: ''Bu büyü, nerededir?” diye sordu. Diğeri:' 'Zervan kuyusunda” diye cevap verdi.

Âişe (rha) demiş ki: ''Daha sonra Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) sahabilerinden bazı kimselerle bir­likte oraya gitti. Sonra bana: ''Ey Âişe! Vallahi, kuyunun suyu kına ıslatılmış su gibi kırmızımtırak, hurma­sı da şeytanları başları gibi idi” buyurdu. Ben:''Ey Allah'ın Rasulü! O büyüyü (çıkarıp) yakmadın mı!” dedim. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Hayır, yakmadım! Allah bana şifa verdi. O büyüyü çıkarmak suretiyle sihrin kötülüğünün insanlar arasında yayılmasını istemedim. Kuyunun kapa­tılmasını emrettim. Kuyu da kapatıldı''[13]buyurdu.''

Bu hadiste dikkat çeken husus, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’ın Âişe’nin (radiyallahu anha) önerdiği gibi sihri kuyudan çıkararak çözmemiş olmasıdır. Aksine Allah’a sığınmış, O’na yönelmiş ve zikirlerle korunmuştur. Nitekim Muavvizeteyn’i okuyarak Allah’a sığınması, Allah’ın izniyle kendisine isabet eden bu hastalık ve sihirden kurtulmasına vesile olmuştur.

Şeytanın, insan Rabbini zikretmekten gafil olduğunda ona zarar vermeye çalıştığı bildirilmiştir. Özellikle uyku hâlinde insanın gaflete ve şeytanın vesveselerine daha açık hâle gelmesi sebebiyle uyku öncesinde zikir ve ibadetlerle Allah’a sığınmak teşvik edilmiştir. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Şeytan, sizden biriniz uyuduğu zaman ensesine üç düğüm atar. Her düğümü atarken, düğüm attığı yere vurarak üzerine uzun bir gece var, yat, uyu der. Eğer kişi uyanır da Allah’ı zikrederse bir düğüm çözülür. Abdest alırsa bir düğüm daha çözülür. Namaz kılarsa bir düğüm daha çözülür. Böylece sabaha dinç ve gönlü huzurlu olarak çıkar. Aksi halde gönlü huzursuz ve tembel olarak sabahlar.”[14]





[1] (113/Felak 1-5)

[2] (17/İsrâ, 81)

[3] (21/Enbiya 18)

[4] (78/Nebe 10)

[5] (Müslim)

[6] Buhari

[7] (78/Nebe 11)

[8] İbn-i Mace

[9] (17/İsrâ 62)

[10] (20/Tâhâ 66-68)

[11] (38/Sâd, 41)

[12] (38/Sâd, 82-83]

 

[13] (Buhari; Müslim)

[14] (Buhari; Müslim)