İslam dininin bazı hükümleri vardır ki günümüzde bu hükümleri anlamak için, yüzyıllar öncesinde o hükümlerin yaşam sahasında tatbik edildiği dönemleri gözümüzde canlandırmamız gerekmektedir.
Geride kalan yüzyıllar boyunca İslam ümmetinin gerilemiş olması, dinine ait değerlerin tamamının tağutlar tarafından yok edilerek İslam’ın yaşanacağı bir kara parçası bırakılmamış olmasından dolayı, İslam’ın hâkim olduğu bir ülkede yaşamamış olan Müslümanlar için önce bir İslam ülkesi canlandırıyor sonra da anlatmak istediğimiz konuyu geçmiş dönemlere ait durumlar üzerinden izah etmek zorunda kalıyoruz.
Bu yazımda üzerinde duracağım konu küfür diyarına hicret etmenin hükmü ile alakalı olduğu için öncesinde böyle bir giriş yapmak her ne kadar üzücü olsa da maalesef gerekli… Müminler hakikatini gerçekleştiremedikleri şeyin hayali üzerinden dinlerine ait hükümleri öğrenmek zorunda kalıyorlar. Şimdi kendimizi hayal âlemimizde oluşturduğumuz İslam ülkesine götürelim oradan nesiller boyu yaşıyormuş gibi kabul edelim de şu meseleyi bir anlamaya çalışalım.
İslam ülkesinde yaşayan bir mümin İslam’ın hâkim olmadığı ülkelere gidebilmesi için öncelikle şeri bir gerekçesi olması gerekir. Şeri bir gerekçesi veya gitmesini mübah kılan bir sebebi olmadıkça kendisini dini ve dünyası açısından birtakım tehlikelere maruz bırakacağından küfür beldelerine gitmesi caiz olmaz. Müminin küfür ülkelerine gitmesi bazı zorunluluklar dolayısıyla veya İslam ülkesinde imkân bulamadığı bazı tıbbi tedavi gibi mecburiyetlere dayalı olmalıdır ki caiz olabilsin. Diyelim ki bir mümin geçerli sebeplerden dolayı bir küfür ülkesine gidiyor, bu durumda yine bazı şartlar dâhilinde gitmesi gerekir ki bu şartlardan bazıları şunlardır:
Dinini ve nefsini fitneden koruyabilmesi, imanını gerektiği gibi muhafaza edebilmesi için gerekli dini bilgilere ve takvaya sahip olmalıdır ki şehvetine yenik düşmesin şüphe ve dalalet ehlinin etkisi altına girmesin. Kendini bu konularda yetiştirmemiş bir müminin karşılaşacağı ilk imtihanda, ahiretini yok edecek imani bir tehlikeyle karşı karşıya kalması halinde direniş göstermesi beklenemez. Arzularının esiri olup kulluk vazifelerinden uzaklaşması gibi bir duruma düşmesi kendisinin felaketi olur.
Küfür diyarına gidebilmenin ikinci şartı ise işini bitirdikten, tedavisini olduktan veya görevini tamamladıktan sonra hemen İslam diyarına geri dönmesidir. Orada kalmaya devam etmesi kendisine haram olduğu için hemen geri dönmelidir. İslam ülkesinin bir mensubu olan mümin kendi ülkesi tarafından daima koruma altındadır. Aslen İslam kulların akıl, can, din, ırz ve nesil emniyetini amaçladığı için İslam’ın devleti de aynı korumaları sağlamakla yükümlüdür.
Üçüncü şartı ise küfür ülkesine giden bir mümin her halükarda dinini izhar etmeli, açıkça dininin gereklerini yerine getirebilmelidir. Tevhid akidesini gizlemeye ihtiyaç duymamalı, namaz, oruç gibi ibadetlerini yerine getirirken kimseden çekinmemelidir. Gittiği küfür ülkelerinde ibadetlerini yerine getirmesine müsaade edilmez, küfür meclislerine çağırılıp küfür veya haramlar işlemeye mecbur tutulur, itiraz etmeye güç yetiremeyeceği küfür veya haramlarla karşı karşıya kalması gitmeden belli olursa gitmesi kesinlikle haram olur.
Müslümanların içinde yaşadıkları küfür ülkelerinden dinlerini rahatça açığa vuramayacakları başka küfür ülkelerine göç etmesi yaşadığımız asrın büyük dini sorunlarından biri olarak bile görülmemektedir. Kendi ülkelerinde hak ettikleri konumlara getirilmeyen, malları, emekleri gasp edilen uyduruk gerekçelerle hapsedilen nice Müslümanlar vardır ki bin bir hayalle Avrupa, Amerika gibi batı ülkelerine gitmişler yerleşmişlerdir.
Kendilerini gittikleri ülkeye uyum sağlamak zorunda hissetmeleri o ülkede konuşulan dili öğrenmeleri yaptıkları işten para kazanıp memleketlerine para göndermeye başlamaları yıllarına mal olmuştur. Bu arada çocukları büyümüş çoktan o küfür ülkesinin kreşlerinde sonra da kolejlerinde tıpkı bir gavur gibi yetiştirilme sürecini tamamlamışlardır. Bir traktör parası kazanıp geri gelmek üzere başlayan küfür ülkesine gidip gelme hayalleri yitip gitmiş artık bağlandıkları gizli ve açık bağlardan nasıl kurtulabiliriz sorularına dönüşmüştür. Gerçekte kırılması gereken kalın zincirlere dönüşen bu soruların hiçbir zaman cevabını verenler çıkmamıştır. Kendilerini ve evlatlarını küfür ve şirkin bataklığından kurtarıp dinini yaşayabileceği başka bir küfür diyarına dönenlerin sayısı ne kadar da azdır. Başta aklımızda canlandırarak izah etmeye çalıştığımız meselenin günümüz dünyasındaki gerçekleri işte böylece yüzümüze çarpmaktadır.
İslam’ın diyarını yüzyıllardır yitirmiş İslam ümmeti kirli elbiselerden en az kirli olanı üzerine geçirmeye gayret eden birisi gibi küfür diyarları arasından kendine diyar seçmeye mecbur kalmıştır. Bu mecburiyet yine de müminlerin gözetmek zorunda olduğu bir mecburiyet olmuş, küfrün yeryüzündeki azgın temsilini üstlenen beldelerde tedavi olmak zorunda kalan müminler en azından bazı ibadetlerini özgürce yapabilecekleri, imani düşüncelerini daha rahat ifade edebilecekleri alternatif ülkelerin arayışına girmişlerdir. Daha üstün mevki peşinde olanlar daha fazla kazanma hırsına düşenler, dinini ve kulluk vazifelerini önemsemeden hayvani zevklerini tatmin arayışında olanlar ise zaten bu ülkelere kapağı atmak, içkinin, fuhşun ötesindeki aşağılık zevklerle tatmin olmaya çalışmaktadırlar. Daha ötesinde ise kendilerini cinsiyet değiştiren uyuşturucu batağına düşen insanlık dışı zevklerin yanı sıra ateistlerin deistlerin hatta satanistlerin şeytana tapınma ayinlerine katılan aşağılıklarla beraber buluyorlar.
Yüzyıllardır daha rahat yaşam uğruna ömürlerin tüketilmesi makam mevki uğruna feda edilen gençlikler ve onların ardından gelen nesiller İslam’ın yaşanacağı bir ülkenin varlığından söz etmeyi hayal âleminden dışarı çıkaramıyor. Cihad terk edildiği sürece İslam hâkimiyetine doğru ufukta bir nokta gibi de olsa ışığın görünmesine mani oluyor. Konunun tam burasında Rasulullah (sav)’in şu hadislerini hatırlamak ne kadar da doğru olacaktır.
Abdullah b. Ömer (rhuma) Rasûlullah (sav)'i şöyle buyururken dinlediğini haber vermiştir:
“Iyne yoluyla alışveriş yaptığınız, öküzlerin kuyruğuna yapıştığınız, tarımı seçtiğiniz ve cihadı terk ettiğiniz zaman Allah size öyle bir zillet musallat eder ki dininize dönünceye kadar onu üzerinizden atamazsınız.”[1]
Sevban (ranh)’tan rivayet edildiğine göre Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: “Yakında kafir millet ve toplumları yemek yiyenlerin bir sofra etrafında toplandıkları gibi sizinle savaşmak için birleşip toplanacaklar.” Bir kimse “O gün biz sayı olarak az mı olacağız?” diye sordu. Rasulullah sav “Hayır siz o gün kalabalık ve çok olacaksınız fakat selin önündeki çer çöp gibi zayıf olacaksınız. Allah (cc) düşmanlarınızın kalbinden sizden korkma hissini söküp çıkaracak ve sizin kalbinize de vehn atacaktır” buyurdu. Yine bir kimse “Vehn nedir ey Allah’ın Rasulü?” diye sorunca Rasulullah (sav) “Vehn; dünyayı aşırı sevmek ve ölümden hoşlanmamaktır” buyurdu.”[2]
Cihadın terki bir günah olması yanı sıra ardından kâfirlerin diyarlarında yaşama günahını da doğurmuştur. Ardından dünyaya düşkünlük, lükse aşırı meyledilmesi, alışverişlerde helal haramın hiçe sayılması, Müslümanların korkusunu kâfirlerin kalbinden tamamen söküp çıkarmıştır. Özellikle Yahudilerin oluk oluk kan dökmeleri de bundandır. İlerleyen yıllarda daha ne kadar kan döküleceği, cihadı terk eden ümmetin hangi belalara gark olacağı artık bir tahmin değil yaşadığımız gerçekler olarak gözler önündedir.
Bugün dünya ülkeleri arasında kendini İslam ülkesi olarak tanıtan bazı ülkeler arasında öne çıkan birkaç ülke vardır ki bu ülkeler Arap yarımadası üzerinde yer almalarına rağmen dünyanın küfür düzenine hizmet etmeye, varlıklarını bu düzene feda etmeye devam ediyorlar.
Rasulullah (sav) “Müşrikleri Arap yarımadasından çıkarın.”[3]
Başka bir hadiste “Arap yarımadasında iki din bırakılmaz”[4] diye buyurmuştur.
Arap yarımadası diye Rasulullah (sav)’in kastettiği bölge bugün haliç (körfez) devletleri diye bilinen bölgedir. Sünnetle sabit olan bu hükme göre bu bölgelerde müşriklerin barındırılmaması gerekir. Buralar islam orduları tarafından fethedildiği andan itibaren tekrar müşriklerin eline terkedilmemeli dahası müşriklerin buralarda barınmasına müsaade edilmemelidir. Rasulullah (sav) hayatta iken buralar müminlerin ikamet edeceği beldeler halinde Rasulullah (sav) tarafından içinde müşrikler barındırılmamak kaydıyla İslam diyarı kılındı.
Ayrıca Rasulullah (sav) “Yahudileri ve Hıristiyanları Arap yarımadasından çıkaracağım, ta ki orada sadece Müslümanları bırakacağım”[5] diye buyurarak bu hükmün kesinliğini ifade etti.
Bu hükme göre kâfir veya ehli kitaptan Liberalist, Rafızî, Laik, Siyonist kim olursa olsun bu beldelerde yerleşmeleri aslen haramdır. Şu anki yerleşenlerin kimler olduklarına bakılırsa hakiki müminler hariç bütün küfür ve şirk toplumlarının üstün bir konumda yerleştikleri görülür. Haçlıların, Rafızilerin ve laiklerin her birerlerine ait askeri üstler yerleşim alanları, şehirleri ve kasabaları vardır. Radyo ve televizyon yayınları gazeteler dergiler ve sayılamayacak kadar faaliyetleri icra ederek bu bölgeleri ellerinde tutuyorlar. Hristiyanlar haliç bölgesinin içerisinde son dönemde Medine-i Münevvere’ye bile kilise açarak bölgedeki otoritelerini sağlamlaştırma yolundadırlar.
Arap yarımadasında küfür idarelerinin kurulması, içerisinde yaşayanların kurulan küfür devletlerine sahip çıkarak benimsemeleri, onlara velayet ilişkisinde bulunmaları, küfür önderlerini kendilerine emir, halife, şeyh gibi unvanlarla baş edip kendilerini onların bekası için dua eden tebalar konumuna getirmeleri, kendi küfürlerini ikrarla birlikte Rasulullah (sav)’in müşrikleri o bölgelerden çıkarın emrine de ayrıca bir muhalefet anlamına gelir. Bundan daha ötesi ve en çirkini yarımada içerisinde müşrik ve kafir düzenlerin kurulmasına ses çıkarmayan aksine onaylayıp kurulan küfür düzeni içerisinde kendine makam ve mevki devşirmeye çalışan âlim kisvesindeki belamlardır. Kendilerinin Kur’an ve Sünnet yolundan sapmaları yetmezmiş gibi bir de halkların emir şeyh halife görünümlü deccallara bağlılıklarını sağlamışlardır. Her şeyden haberdar olmalarına rağmen hakikatleri anlatmaktan çekiniyor, deccallerine bağlılık örneği sergiliyor, söz konusu yeryüzündeki mustazaf müminler olunca terörize etmekten hiçbir zaman geri kalmıyorlar. Bazı hakikatleri söylemeleri kendilerinden beklenecek olsa üzerlerindeki diktatör deccallerin zulmünden çekindiklerini ifade edecek kadar alçalıyorlar. İşte bunlar aşağıdaki ayette fitneye düştükleri belirtilen kimselere ne kadar da benziyorlar.
“Allah bir kimseyi şaşkınlığa (fitneye) düşürmek isterse, sen Allah'a karşı, onun lehine hiçbir şey yapamazsın. Onlar, Allah'ın kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir. Onlar için dünyada rezillik vardır ve ahirette onlara mahsus büyük bir azap vardır.” (Maide, 41)
Müminlerden kendilerini bu duruma düşürenlerden dinini öğrenmesi düşünülemez. Halleri Yahudi ve Hristiyan haham ve rahiplerin halinden daha da kötüdür. Onların tuzaklarına düşmekten Allaha sığınırız.
[1] Ebu Davud, 3462.
[2] Ebu Davud, 4297
[3] Müslim, 1637.
[4] Müsned, 2/395.
[5] Müslim, 1767.