Allah azze ve celle kullarını başıboş bırakmamıştır. Yaratıp dünyaya gönderdikten sonra onlara yol gösterici kitaplar ve bu kitapların açıklayıcısı rasuller göndermiştir. Bu başıboş bırakmama sadece kulluğun nasıl olması gerektiği ile sınırlı değildir. Bu davanın nasıl hakim kılınacağı ve mücadele yöntemi hakkında da geçerlidir. Allah azze ve celle mücadelenin yöntem, usul ve menhecini de tüm peygamberlerin ortak daveti olan tevhide, peygamberlerin n
İbadetler tevkifîdir. Namaz, oruç, zekasıl davet ettiklerini anlatmak suretiyle gözler önüne sermektedir.at ve diğer sorumluluklar… Bunların tamamının hangi şartlarda ne şekilde yapılacağı Allah azze ve celle tarafından belirlenmiştir. İnsanların herhangi bir içtihat hakkı söz konusu değildir. Davet de bir ibadettir. Allah azze ve cellenin kullarına yüklediği bir sorumluluktur. Bizler davet ve yöntemini de Rabbimizden almak mecburiyetindeyiz. İslami camianın içerisinde sürekli olarak karşılaştığımız bir cümle vardır. “Akidemiz aynı ancak menheclerimiz farklı...” Bu cümle genelde Müslümanların birbirlerinden ayrı olmalarının sebebini izah etmek için kurulan bir cümledir. Yani Müslümanların ayrı olmalarının sebebi akideleri değil, menhecleridir. Bu cümle akide yönü ile bir farklılığın olmadığını ancak menheclerin birlikte hareket etmeye engel teşkil etmekte olduğunu anlatmak için kullanılmaktadır.
Bu cümleden hareket ile menhece dair birkaç hususu yazmak yerinde olacaktır.
Davet menheci ve mücadele yöntemi hususunda her bir ferdin ve cemaatin ictihad hakkı var mıdır?
Yoksa bu menhec belirlenmiş midir?
Bu menhec belirlenmiş ise bunun kaynağı nedir?
Bu sorular Müslümanların menheclerini belirlemek noktasında elzemdir.
MENHEC HUSUSUNDA İCTİHAT MESELESİ
Menhec hususunda insanların içtihat hakkı yoktur. Davetin yöntemi, mücadele usulleri ve şekli bu dinin sahibi Allah azze ve celle tarafından belirlenmiştir, içtihada yer yoktur.
Menhec hususunda herkesin içtihat hakkı vardır dersek; bu takdirde ayrılıklarımızın menhece dayanması normaldir. Bu takdirde herkes kendi mücadele yöntemini ve dini hakim kılma usulünü kendisi belirlemekte özgürdür demiş oluruz.
Bu ifadenin gereği ve bundan daha tehlikelisi ise şeriatı seven, isteyen ve onun hakim olması gerektiğini söyleyen nice insan demokrasi ya da başka beşeri ideolojiler yardımıyla şeriatın hakim kılınabileceğini söylemektedir ki bu takdirde onlar da içtihatlarında özgür olurlar. Ve onlar da içtihat sahibidirler.
O zaman onlar da şeriatı getirmek ve bunun mücadele yöntemi ile ilgili olarak kendi batıl ideolojilerine dayanmak suretiyle bazı menheclere dayanabilirler anlamına gelir ki bu büyük bir yanlıştır.
Menhec konusunda içtihadın kapısının açık olduğunu söylemek onları da içtihadında haklı görmek anlamına gelir. Bu da büyük bir çıkmazdır, hezeyandır.
Zaten Müslümanlar onları bu konuda yanlış görmekte ve asla kabul etmemektedirler. Bunu reddederken nebevi metoda dayanmadığı ve Rabbani olmadığı için reddetmekteyiz.
Özellikle kendisini İslam’a nispet edip de başka ideolojileri kullanmak suretiyle şeriatı hakim kılmak isteyen insanlara karşı çıkmaktayız. Ve bu yaptıklarının Rasulullah’ın (sav) yolunda olmadığı, bunu peygamberimizin yapmadığını ifade etmekteyiz. Çünkü o yol ve menhec rabbani değildir. Yani Allah kaynaklı değildir.
Ancak bu fikirde insanları Rabbani olmamak ile reddederken kendi menhecimizi kendimiz belirlediğimiz de bizlerin de Rabbani olmayacağı gerçeğini unutmaktayız. İnsanlara layık görmediğimizi kendimize münasip görmekteyiz. O kimselere vermediğimiz hakkı kendimize vermekteyiz. O insanların menhecleri rabbani olmadığı için reddi hak ediyor ise bizler de menheclerimizi kendi kendimize belirlediğimizde bizimki de rabbani olmaktan çıkar. Dolayısıyla reddedilmeyi hak eder.
Bizler menhecimizi Allah’tan ve peygamberlerinden almak zorundayız, Bu konuda asla içtihat hakkımız yoktur.
BELİRLENEN YÖNTEM
Menheclerde içtihat hakkı olmadığı gibi aynı zamanda Rabbimiz tarafından da belirlenmiştir.
Eğer menhec ve mücadele yöntemi belirlenmemiş ise bu takdirde vahyini gönderen Rabbimiz bu dinin nasıl yaşanıp, nasıl hakim kılınacağına dair eksik bıraktığı, indirmediği hususlar vardır anlamına gelir ki bu mümkün değildir.
Rabbimiz insanların yaşam gayesi olan bir hususu, tüm peygamberlerin gönderiliş gayesi ile alakalı çok önemli bir hususu kullarına ifade etmemesi onları kaldıramayacakları ile mükellef tutmak olacaktır. Dolayısıyla bu konuda bizi başı boş bırakmamıştır. Şeriatını bilen vahye duyarlı olan hiç kimse bunu söylemez.
Rabbimiz bizlere peygamberleri yoluyla ve onların kıssalarını anlatmak suretiyle mücadele yöntemini ifade etmektedir ve yöntemi belirlemiştir.
Kuran’ın buyrukları tarihin belirli bir dönemine özel olmayıp tüm zamanları ve davetçileri kapsamaktadır. Kuran’ın ortaya koyduğu menhec, bir zaman ve mekanla sınırlı değildir. Bilakis aslında aynı şeye davet eden birden fazla peygamberin birden fazla farklı topluma yaptığı davetin şeklini ortaya koymaktadır. İşte bu usul ile de Rabbimiz bizlere mücadelenin yöntemini ortaya koymuştur.
MENHECİN KAYNAĞI
Belirlenen bu menhecin kaynağının rabbani olması gerektiğinden bahsetmiştik. Menhec vahye, Allah’a ve Allah’ın peygamberlerine dayanmalıdır.
Aslında biz, “İçtihat hakkı yoktur” ve “Rabbimiz tarafından bu yöntem belirlenmiştir” dediğimizde kaynağına da işaret etmiş olmaktayız. Yani bizlerin hevalarına, görüşlerine, fikirlerine dayanamaz. Yada bizlerin mecbur gördüğü, bu zamanın olmazsa olmazıdır diyebileceğimiz hususlara da dayanamaz. Allah azze ve celle davetin şekli ile alakalı neyi emretmiş ise ona dayanmak zorundadır.
Rasulullah’a (sav) dayanması dahi söz konusu değildir. Bu cümlemizi izah etmemiz gerekmektedir. Allah azze ve celle Nuh peygamberden itibaren birden fazla peygamberi birden fazla farklı topluma gönderirken anlattığı her bir kıssa ile bu davetin yöntemlerini ortaya koymuştur. Bu mücadele tarihinin sadece bir kısmını peygamberimizin daveti oluşturmakta olduğundan sadece onunla dahi sınırlı değildir. Dolayısıyla peygamberimizin mücadelesi dahi tek başına yöntemi belirlemekte yeterli değildir. Çünkü bahsi geçen mücadele, mücadele tarihinin sadece 23 yıllık bir aşamasını oluşturmaktadır.
Peygamberlerin hayatları bizler için bir menhec belirleme vasıtasıdır. Sadece Rasulullah’ın (sav) hayatı değil, tüm peygamberlerin hayatları bizim için bir yöntem belirleme argümanıdır. Çünkü Allah azze ve celle tüm peygamberlere aynı daveti farklı zamanlarda ve farklı beldelerde yaptırmıştır. Farklı kavimlere yapılan bu davet ve bununla ortaya konulan mücadele, bu mücadelenin yöntemini ve onu hakim kılma şeklini bizlere göstermektedir.
Çünkü tevhid daveti evrensel bir çağrıdır ve bu çağrıyı toplumlara peygamberler aracılığı ile ulaştıran Rabbimiz, her toplumda o toplumun özelliklerini, nasıl davet ulaştırmak gerektiğini, bunun neticesinde nasıl karşılık vermek gerektiğini bizlere öğretmektedir. Bunun nasıl yaşanması ve nasıl davet edilmesi gerektiğini sürekli yapılan bu çağrıların toplamından öğrenmek gerekmektedir.
Menhec rabbani olmak zorundadır.
Bu dini hakim kılma, yaşama ve davet etme yöntemi itibariyle bunların tamamı Allah’a dayanmalıdır. Allah azze ve celle kaynaklı olmak zorundadır. Çünkü dinin sahibi O olduğundan dolayı, bu din ile alakalı tüm tasarruf O’na aittir. Peygamberler dahi bu hususta söz hakkına sahip değildir. Hiçbir peygamber aldığı emaneti kavmine iletirken geçirdiği merhalelere kendisi karar vermemiştir. Aldığı bir emri kendi tasarrufu ile icra etmek ya da geciktirmek söz konusu değildir.
Peygamberimiz davete ne zaman başlayacağına, daveti kime yapacağı, bu davetten sonra sabır merhalesine, hicret merhalesine ya da cihad merhalesine bunların hiçbirisine kendi arzusuyla ya da kendi fikriyle karar vermemiştir. Allah azze ve celle O’nu neye yönlendirmiş ise onunla hareket etmek zorundadır ve o şekilde de hareket etmiştir. Bunun böyle olduğunu Rasulullah’ın (sav) hayatındaki bir örnek ile daha iyi anlayabiliriz. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;
“Eğer biz sana sebat vermiş olmasaydık, az kalsın onlara biraz meyledecektin.”[1]
Bu ayetin sebebi nüzulü ile ilgili olarak aktarılan rivayetlerden birisi de şudur ki; Mekkeli müşrikler tarafından peygamberimize sunulan birtakım teklifler vardı. Bir teklif de putlara sadece el sürmesi yönünde idi. Sıradan bir el sürmeden ziyade o putlara meşruluk kazandırma gayesi taşıyan bir el sürme idi bu... Allah azze ve celle Rasulullah’a (sav) bu ayeti indirerek bunun uygun olmadığını ifade etmiştir. Rasulullah (sav), bu işe azmetmedi yada bunda kanaat sahibi olmadı elbette. Ancak sadece hatırından geçirdiğinden ötürü Rabbimiz bu ayeti indirdi.
Bu olay bu ayet ile birlikte bize şunu ifade etmektedir; Efendimiz dahi bu davetin mücadele yöntemini belirlemek noktasında söz sahibi değildi.
Buradaki kastettiğimiz husus yani tüm peygamberlerin mücadele yöntemini ortaya çıkarmaları hususu son şeriatın diğer şeriatları nesh etmemesi manasında değildir. Son şeriat emir ve yasakları açısından tüm şeriatların üstündedir. Ancak tevhidin ve davetin mücadele yöntemini almak ve uygulamak hususunda tüm peygamberlerin hayatları ve Allah azze ve celle’nin onlarla ilgili bizlere verdiği her detay bu konuda belirleyicidir.
BAZI NOTLAR
Vakıanın gerekleri ile menhec doğru orantılıdır. Bizim kendi meyillerimiz ile yaptıklarımız bizim menhecimizi belirleyemez. Her bir fert ya da cemaat kendi kanaatleri, varmış oldukları neticeler ile hareket etmekte ve bu kanaatleri, yapmış oldukları eylemleri “İslami Hareket” olarak isimlendirmektedirler. Bugün İslami hareket icra eden nerede ise tüm yapılar ve hareket sahipleri vakıanın kendilerine yükledikleri sorumluluktan daha ziyade kendi istekleri, talepleri ve meyilleri ile İslami hareketin yöntemini belirlemektedirler.
Örneğin; bugün İslami hareket bir varsayım olarak bizlerden ulu orta yerlerde açıkça davet etmemizi istiyor ise bizler medreselere kapanarak “Ben bunu yapamam” diyerek ders vermekle yetinemeyiz. Çünkü vakıa bizden ilkini istiyor ise ikincisi ile yetinemeyiz. İkincisini biz kendi meyillerimiz ile kararlaştırmışken ilkini ise bizim vakıamızın gerekleri bizden talep etmektedir.
Bizler vakıanın bizden istediği hususları yerine getirerek ya da bu hususlara sebep, yardımcı hususları yerine getirerek İslami hareketi icra edebiliriz. Kendi isteklerimiz ile, kafamıza ve meylimize göre icra edemeyiz.
İslam dini karşılığı olan, ciddi, vakıaya uygun bir dindir. Aksi takdirde yaşanılamaz, gayri ciddi bir ideoloji değildir. İslami hareketin yöntemi de aynı şekildedir. Yani vakıaya uygun, karşılığı olan bir yönteme sahiptir. Karşılığı olmayan şeyler ile İslami hareket icra edilemez.
Yöntemde hata etmemiz Allah azze ve cellenin bizlere yardımını indirmemesine sebep olur. Ayrıca sorumluluğumuzu gerektiği şekilde yapmamış da oluruz. Dolayısıyla da başarıya ulaşmak ancak yöntemi doğru belirleyip, doğru icra etmekle mümkün olur.
Davetin yöntemine işaret eden iki ayeti zikrederek yazıyı tamamlamak istiyorum.
Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;
“De ki: “İşte bu benim yolumdur. Ben ve bana uyanlar bilerek Allah'a çağırırız. Allah'ın şanı yücedir. Ben, Allah'a ortak koşanlardan değilim.”[2]
“Ben Allah’a çağırırım.” Yani Allah’ın dinine, O’nu birlemeye, O’nu tevhid etmeye ve O’nun vahyine çağırırım. Davetimizin içerisinde herhangi bir şahsi fikre, bir gruba, bir hocaya, bir cemaate çağırmak yoktur. Aksine Rabbimize, asırlardır peygamberler vasıtasıyla çağrılan tek hakikate çağrı vardır. Dolayısıyla yüceltilmesi gereken de bu din ve bu çağrıdır. Bu çağrının yanında ya da önünde cemaatlerin, şeyhlerin, şahısların yüceltilmesi olmamalıdır.
“Basiret üzere.” Yani bilgi üzere, ilim üzeredir bu çağrının kaynağı. Bir davetin ilme dayanabilmesi için ise Allah’a ve peygamberine dayanmalıdır. Bu iki kaynağa dayanmayan hiçbir bilgi kesinlik ifade etmez.
Allah azze ve celle de zaten kendisinden başkasına ibadet edenleri kitabında zemmederken sürekli “Hakkında delil olmayan şeyleri.” Allah’a ortak koşmaktan bahsetmektedir. Yani onlar bu eylemi yaparken kesinlikle delile dayanmamaktadırlar.
Rabbimiz başka bir ayette ise şöyle buyurmaktadır;
“(Ey Muhammed!) Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir.”[3]
Bu ayette de hikmet ve güzel öğütle davete dikkat çekilmektedir. Çünkü sakinlik ve dinginlikle, öfkeden uzak olarak yapılmayan davet, insanlardaki kibri ve inadı ortaya çıkarır. Bu da insanların davete icabet etmemesine yol açar.
Ayetin son kısmında davetçinin görevinin sadece davetten ibaret olduğuna dikkat çekilmektedir. Rabbimiz yoldan çıkanları da, hidayet bulanları ve bulacak olanları da bilendir. Davetçi yaptığı davetin neticesini somut olarak ele alamadığında bundan hayıflanmamalıdır. Çünkü o bir işçidir. İşçi kişi kendi işini en iyi yapmakla mükelleftir. Sonuçları ise bu dinin ve davetin tek sahibi olan Allah azze ve celle’ye kalmıştır.
Bir sonraki yazı görüşmek duasıyla…
Selam ve dua ile…
[1] (17/ İsra 74)
[2] (12/ Yusuf 108)
[3] (16/ Nahl 125)