Hayatımızın önemli bir bölümünü diğer insanlarla kurduğumuz sosyal ilişkiler oluşturuyor. Vela ve bera akidesi bizi kimi insanlara yakınlaştırırken kimilerinden de uzaklaştırarak aramızda belli mesafelerin korunmasını zorunlu kılıyor. Bu akide sayesinde kâfirleri, müşrikleri, münafık karakterinde olanları, dinsizliği kendilerine hayat tarzı olarak benimsemiş olanları tanıyıp kendi konumumuzu belirliyor, gereken mesafeyi oluşturabiliyoruz. Yazılarımızın bu son bölümünde kendileri Müslüman oldukları halde yine de bazı günahları işlemeye devam edenlere ve bazı bidatlerini sürdürenlere karşı nasıl bir tutum içerisinde olacağımızı ardından da Müslüman olduktan sonra küfre giren mürtetlere karşı nasıl davranmamız gerektiği üzerinde duracağım.
Öncelikle Vela ve bera akidesinin bir gereği olarak velamızın Allah’a, Resulüne ve iman edenlere ait olduğunu, müminlerin de namaz ve zekât gibi temel vazifelerini yerine getirenlere olduğunu hatırlayalım.
“Sizin veliniz ancak Allah'tır, Resulüdür, iman edenlerdir; onlar ki Allah'ın emirlerine boyun eğerek namazı kılar, zekâtı verirler. Kim Allah'ı, Resulünü ve iman edenleri dost edinirse (bilsin ki) üstün gelecek olanlar şüphesiz Allah'ın tarafını tutanlardır. (Maide, 55-56)
Müslüman kardeşlerimizle velayet bağlarımız imanımızın bir gereği olarak kurulur, iman ehli olduğu sürece velayetimiz sürekli olarak devam eder imanına şirk karıştırmayan her Müslümanla vela ilişkisi tamamen koparılamaz. Kendilerini dinden çıkarmayan büyük günahlara yahut bidatlere bulaşmış olan Müslümanlara ise asıl vela bağımızı tamamen iptal edecek değiliz. Bu durumda temelde vela bağımızı koparmadan günah veya bidat işleyen Müslümanlara karşı ikinci bir kısım vela gösterme şekli zorunlu olarak ortaya çıkıyor.
İman ve salih amel üzere yaşamaya gayret eden ve günahlardan ve bidatlerden kaçınmaya özen gösteren Müslümanlara velamız tam vela; bidatleri veya günahları işleyen Müslümanlara olan velamız da nakıs, eksik vela olarak adlandırılır.
Salih ameller üzere çabalayan, bidatlerden uzaklaşan ve günahlardan olabildiğince sakınan Müslümanlar, ister istemez bir günaha düşse bile tevbe eder, durumunu düzeltir. İşlediği günaha kefaret olacak ameller işleyerek diğer Müslüman kardeşleriyle tam vela ilişkilerini sürdürürler.
Günahtan tevbe eden kimse günah işlememiş gibidir. Müslümanların ilgi ve alakasından sevgi ve muhabbetinden bir şey kaybetmez, birbirlerine faydalı olurlar. Şirkten sakınmakla birlikte bazı günahlara veya bidatlere bulaşan Müslümanlar ise imanlarının kemaline zarar verdiklerinden dolayı diğer Müslümanlarla olan vela bağlarını kısmen zayıflatmış olurlar. Müslüman kendisini günahlara doğru çeken bir Müslüman ile olan muhabbetini kendisini isyana sevk etmeyen Müslüman kardeşlerinin ilgi ve alakasıyla aynı seviyede tutamaz. Kendisini Allah’a ve Resulüne isyandan koruması gerektiği için günahkâr Müslüman kardeşinin çekim alanından korur. Bu da vela ilişkisinin bir derece zayıflamasını yani nakıs vela kısmına gerilemesini gerektirir. İfrat ve tefrite düşmeden günahkâr Müslümanın imanı derecesinde kendisine vela gösterilirken; günahlarından bidatlerinden İslam ahlakına muhalif davranışlarından da uzak kalınmalıdır.
İmam ibni Ebil İzz el-Hafi (rh) şöyle der: “Sevgi ve buğz onların içinde bulundukları hayra ve şerre göredir. Bir kulda velayetin ve adavetin (düşmanlığın) sebepleri bir arada bulunur. Buna göre bir yönüyle sevilir vela gösterilirken bir yönüyle buğz edilir bera gösterilir. Hüküm galibe göredir. Yani hangi tarafı ağır basarsa o yönüyle muamele edilir.”
Günahkâr bir Müslümana velanın sadece aslı gösterilir. Bir müşrike veya mürtede uygulanan bera uygulanmaz. Kendisine nasihat edilir hatta nasihat edilmesi vaciptir.
Ebu Rukayye Temim bin Evs ed-Dari (rh)’den rivayet edildiğine göre Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Din nasihattir.” “Kime?” diye sorduk “Allah’a, Kitabına, Resulüne, Müslümanların yöneticilerine ve onların geneline” diye buyurdu.[1]
Şeyhul İslam İbni Teymiyyenin de dediği gibi iki elin bir birini yıkayıp temizlediği gibi Müslüman kardeşinde bir bidat veya masiyet gören bir Müslüman hemen kardeşine nasihat eder, gereken uyarıları yapar.
Durumunu düzeltmesi, günahını tamamen terk etmesi için elinden gelen desteği verir. Kardeşini günahlarla baş başa bırakmaz. Onu isyana sevk eden etkenleri ortadan kaldırmaya çalışır. İbadetlerle ve hayır amelleriyle meşgul olacağı ortamlara ve faaliyetlere çekmeye çalışır. Hiçbir zaman isyanların içinde günaha veya bidatlere boğulup gitmesine göz yumamaz. Ancak olur da üzerine vacip olan nasihat vazifesini yerine getirmesine, bütün imkânlarını seferber etmesine rağmen yine de içine düştüğü bataklıktan kardeşini kurtaramazsa, ardından kendisinin de bazı günahlara düşeceğinden endişelenirse, kardeşinin günahları da kendisine de zarar vermeye başlarsa; bu durumda nakıs velayet göstererek günahları derecesinde kardeşiyle arasına mesafe koyar. Kardeşine nasihat etmesi kendisi için Allah katında mesuliyetini yerine getirdiğine dair geçerli bir mazeret sayılır.
Günahkâr bir Müslümana bu denli nasihatkâr davranılması gerektiğinde kendisine mesafe konulması içine düştüğü günahlarda kaybolup gitmesi veya Müslümanlarla arasının tamamen açılması için değil; günahlarından ve bidatlerinden kurtulması ve tevbe edip salih bir Müslüman olması içindir. Etrafındaki Müslüman kardeşlerinin kendisine karşı tepki içinde olduğunu kendisiyle konuşmaktan veya musafaha etmekten kaçındıklarını gören bir günahkâr Müslüman kendine çeki düzen verir. Böylelikle tıpkı Selefi Salihin’in birbirine uyguladıkları meşru tavırlardan birinin uygulamış olacağı için olumlu neticeler alınır.
Bazı günahlara düştüğünü duyduğumuz bir Müslümana nasihat etmeksizin ilgiyi ve alakayı tamamen kesmek, Müslümanlar arasında yanlış uygulanan bir bera anlayışıdır. Genellikle bir harama düşen Müslüman kınanıyor, kendisinden sakındırılmak maksadıyla gıybeti bile yapılabiliyor, ama kimsenin aklına bu bizim Müslüman kardeşimizdir kendisine sahip çıkmamız nasihat etmemiz içine düştüğü günahtan onu bizim çekip almamız gerekir diye bir düşünce gelmiyor. Sorumluluk alarak biraz da vaktini feda ederek nasihat etmek yerine eleştirerek dışlamayı tercih ediyor. Bundan daha kötüsü bazı Müslümanlar günahını gördüğü bazı Müslüman kardeşlerine aramız bozulmasın ticaretimiz kötü etkilenmesin işimiz düştüğünde bize karşı ilgisiz davranmasın diye üzerlerine vacip olan nasihat vazifesini bilerek terk ediyorlar. Bu kardeşlerimizin iş başa düştüğünde öncelikle şu ayetleri hatırlaması ve gereğince amel etmesi icab eder.
“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Ali İmran, 104)
“Asra yemin ederim ki, İnsan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır”. (Asr, 1/3)
Kendisine nasihat edilen Müslüman ister nasihatten etkilensin ister etkilenmesin yine de Müslümanlar üzerinden bu sorumluluk kalkmaz. Dinimizin selameti kardeşlerimizin Allah (c.c) katında mesul olmaması İslam ümmetinin gereken ilerlemeyi sağlıklı biçimde sürdürebilmesi için nasihat vazifesi hiçbir zaman önemsiz değildir.
İslam dininin öğretilerinden birçoğu yüzyıllardır unutulmaya yüz tutmuş, sapkınlıklar ise revaç bulmuştur. Sadece fertlerin değil toplumların İslam dininden döndüğü, başka yaşam standartlarına geçiş yaptığı görülmüştür. Büyük çapta fesadın yaşandığı şu asırda Müslüman kalabilenler İslam dininden dönüp başka batıl dinlere sapanlara karşı nasıl davranacaklarını kestiremiyorlar. Dininden dönenler özellikle aile fertlerinden biri ya da yakın akrabalar olduğunda bu kimselerle kuracakları münasebetleri şeriatın belirlediği esaslar çerçevesinde tutamıyorlar. Böyle bir karmaşanın içinde kalan Müslümanlar önce mürtedin kim olduğunu asli kâfirden ne kadar farkı bulunduğunu bilirse mürtetlere karşı içinde bulunacakları tutumu daha doğru belirlemiş olurlar. Hakiki anlamda Müslüman olmuş bir kimse imanı bozan bir amel işlediğinde mürted olur. Bu ameller, herhangi bir şirk amelinin işlenmesi, kâfirlere dinleri hususunda destek olmak, yasama yetkisini Allah’tan başkasına vermek, namazı tamamen terk etmek gibi amellerdir.
İmanından sonra küfre girenlere karşı nasıl davranılması gerektiği yönetimi İslam olmayan bütün ülkelerde yaygın bir sorundur. İslam’ın hâkim olduğu bir ülke olsa orada mürtedin konumu olamaz. Tevbeye davet edilir, tevbe ederse serbest bırakılır. Küfründe direnirse onun hakkından kılıç gelir yani öldürülür. Rasulullah (sav) “Dinini değiştiren kimseyi öldürün”[2] diye buyurmuştur. Başka bir hadiste İslam dinini terk edenin cezası şöyle ifade edilmiştir.
Abdullah b. Mesûd (ra)’dan nakledildiğine göre Allah Resulü (sav) şöyle buyurmuştur:
“Müslüman bir kimsenin kanı ancak şu üç şeyden dolayı akıtılır: Evli iken zinadan, adam öldürmekten, dininden dönüp cemaati terk etmekten.”[3]
Bu hadisler İslam’a girdikten sonra dinini değiştirenlere verilecek olan cezayı açıkça ifade etmektedir. İslam’ın hâkim olduğu bir yerde hiç kimseye dinini değiştirip Müslüman’lar arasında yaşamasına fesadını yaymasına müsaade edilmez.
İslam ülkesinde Yahudiler ve Hristiyanların öldürülmeyip cizye vermeleri şartıyla yaşamalarına müsaade edilmesi mürtedin öldürülmesi hükmüyle çelişmez. Çünkü ehli kitap sayılan Yahudi ve Hristiyanlar İslam’a girdikten sonra dinden dönen kimseler değil asli kâfirlerdir. Tevbe suresinde onlara ait hüküm şöyle belirtilir.
“Kendilerine Kitap verilenlerden Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve Resulünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendine din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.” (Tevbe 29)
Cizye vermeyi kabul edenler eman almış zimmet ehlinden olurlar ve kendilerine İslam toprakları içerisinde yaşama hakkı tanınır canlarına ve mallarına dokunulmaz. Mürtetlerin İslam ülkesindeki durumu ise ehli kitabınkinden tamamen farklıdır ve İslam dininden çıkmalarının cezası daha şiddetlidir. Yahudi ve Hristiyanlar gibi asli kâfirler henüz İslam’a girmemiş hidayete erişmemişken İslam’a girip de hak davayı idrak edip sonrada terk edenlerle aynı seviyede sayılmazlar. Bu yüzden mürtede verilen ceza dünyada ve ahirette daha ağır olur.
“İman edip sonra küfredenleri, sonra yine iman edip tekrar küfredenleri, sonra da küfürlerini arttıranları Allah ne bağışlayacak, ne de onları doğru yola iletecektir.” (Nisa, 137)
Dünya hükümleri olarak mürtetlerle cizye ve ateşkes yapılmaz. Eman verilmez. Kendi hallerine bırakılmaz. Ya İslam’a dönerler ya da öldürülürler. Bu hükümler daha çok İslam mahkemesinin onlar hakkında vereceği hükümlerdir. Müslümanların mürtetlere karşı şahsi olarak ortaya koyacağı davranışlar ise farklıdır. Mürtetlere kız verilmez. Mürted kadınla evlenilmez, evlenilecek olursa nikâh batıl; ilişki de zina olur.
Mürted birinin Müslüman olan çocukları üzerinde velayeti olmaz. Müslüman bir kızı mürted babası evlendiremez; nikâhına ailesinden veya akrabalarından başka bir Müslüman velayet eder. Buradaki örnekler ve fıkıh kitaplarımızın mürted bölümünde yer alan birçok hüküm maalesef tevhid akidesini yaşamaya çalışan Müslüman kardeşlerimizin birçoğu tarafından bilinmemektedir. Telafisi zor sorunların içine düşüldükten sonra çözüm arayışları ise çoğu zaman başarısızlıkla sonuçlanmaktadır.
Eğer mürted olan kimse bizim bir yakınımız ise ve kendisinin islama dönmesi umuluyorsa önce hikmet ve yumuşak davranarak nasihatle yaklaşırız. İslam’a davet ederiz. Şüphelerini gideririz. Alanında uzmanlaşmış ilim sahiplerine götürürüz. Hikmet ve güzel öğütle yaklaşmamız bize Kurani bir emirdir.
“(Resulüm!) Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et! Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri de çok iyi bilir.” (Nahl, 125)
Hikmetle ve güzel öğütlerle mürtedi İslama davet etmekten kendisine bera uygulamayı kerih görmeyi ve buğz etmeyi bırakmamız gerektiği anlaşılmaz. Vacip olan bera akidesi anında devreye girer. Mürted olan kişi tevbe eder, durumunu düzeltirse yeniden kardeşimiz olur. İslam kardeşliğinin bütün gereklerini hak eder kendisine bir Müslüman kardeşimize nasıl davranıyorsak öyle davranırız. Tevbe etmeye yanaşmaması ve küfründe ısrarlı davranması halinde ise kendisine düşmanlığımızı ve nefretimizi açıklarız. Bütün ilgi ve alakamızı keseriz. İslam’a karşı savaşan kâfirler konumunda değerlendirir, düşman oluruz. İslam’a davet etmek dışında mürted üzerinde artık bir bağlantımız kalmaz. En yakınlarımız mürted olduğu zaman başlangıçta başvuracağımız çareler iyimserlik üzerine olacaktır. İyilikten anlamayan, davetimize icabet etmeyen, Müslümanları düşman bilen bir yakınımız kendi ailemizden bile olsa bütün aile bağlarımız kopmuş olur. Artık İslam’a ve Müslümanlara düşman olan bu mürted bizim de apaçık düşmanımızdır.
Burada anne ve babanın haklarıyla ilgili bir soru akla gelebilir. Anne ve baba müşrik de olsalar şirki, küfrü, haramları ve Allah’a isyan içeren bir şeyleri emretmediği sürece kendilerine itaat etmemiz vacip değil midir? Onlar mürted oldukları zaman değişen bir şey olacak mıdır? Anne, baba, abi, abla kardeş kim olursa olsun İslam dininden çıkınca ortada sıla-i rahim iyilik, ihsan hiçbir şey kalmaz.
“Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz ancak banadır. O zaman size, yapmış olduklarınızı haber veririm.” (lokman 15) ayetinde belirtilen ebeveynler asli kâfir ya da ehli kitap sayılanları kapsar. Mürted olanlara yönelik muamele kendileriyle savaş halinde bulunulan kâfirlere karşı olması gereken muamele gibidir.
Ebu Ubeyde b. Cerrah (rh)’ın savaşta karşısına islam düşmanı olarak kendisini yok etmeye gelen babasını öldürmesi İbrahim (as)’ın babasına ey babacığım diye defalarca davette bulunduktan sonra Allah ın düşmanı olduğu açıkça belli olunca ondan tamamen teberri etmesi bir müslümanın aile fertlerinden biri olsa bile islama düşman olduğunda nasıl muamele etmesi gerektiğini gösterir. Artık Müslüman iken gördükleri sevgiden saygıdan hürmetten iyilikten hiçbir şey kalmaz. İslam davetine sırt çevirdikleri ve Müslümanlara düşman oldukları sürece Müslüman evlatlarından aynı karşılığı göreceklerdir.
“Allah'a ve ahiret gününe inanan bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa- Allah'a ve Resulüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah'tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, Allah'ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecekler de sadece Allah'ın tarafında olanlardır.” (Mücadele, 22)
Kendi babalarımız kardeşlerimiz akrabalarımız bile olsalar mürtetlere Allah ve Rasulünün düşmanlarına dinsiz imansız kitapsızlara karşı bera akidesinin gereğini yerine getirmemiz halinde Allah (cc)’den sadece bir mükâfat değil birkaç mükâfatı birden kazanmamız mümkündür. Allah’ın kalbimize imanı yazması bizden razı olması cennetlere girdirmesi Allah c.c ile hudut mücadelesine girişenlere karşı koymamız sayesindedir. Mücadele ne kadar meşakkatli olursa mükâfat ta o kadar kallavi olacaktır. Dünya ve ahiret mükâfatını elden yitirmek mi daha acıdır aileden akrabadan eş dosttan vazgeçememek mi daha acıdır?
İşte seçimimizi doğru yaptığımızda Allah (cc)’ın tarafında olanlar inşallah bizler olacağız.
Vela ve bera, Kelime-i tevhidin bir gereği imanın ve İslam’ın özünü teşkil eden bir akide esasıdır. İmanın aslındandır. Kâfir-Mümin ayrımını yapar. Mümin’i, kâfirlerden ve şeytanların hilelerinden nasıl korunacağına dair eğitir. Yazılarımda bütün mümin kardeşlerimizi yakından ilgilendiren meselelere ışık tutmaya gayret ettim. Konunun güncel boyutunu ön planda tutarak önemli meselelere dikkat çekmeye çalıştım. Başarılarım Allah’tan, yanlışlarım ve eksiklerim kendimdendir. Allah c.c okurlarımıza istifade etmeyi vela ve bera akidesinin gereğince bir yaşam sürdürmeyi kolaylaştırsın.
(Allahumme amin).
[1] Müslim, 1/237.
[2] Buhari, Cihad (2794).
[3] Muttefekun aleyh.