Geçen sayıdaki yazımızda Rahmanın kullarının vasıflarını izah etmeye çalışmıştık. Bu yazımızda da kaldığımız yerden Rahmanın kullarının vasıflarını yazmaya devam edeceğiz inşallah.
Allah azze ve celle Furkan suresindeki bu ayetlerde müminlerin taşıması gereken vasıfları anlattığı gibi aynı zamanda üzerlerinde bulundurmamaları gereken vasıfları da zikretmektedir. Her zaman sadece olumlu olan hususları değil, olumsuz olan hususları da zikretmek gerekir. Çünkü yapılması gerekenler kadar yapılmaması gerekenler de önemlidir.
Örneğin Rabbimiz Kehf suresi 110. ayetinde şöyle buyurmaktadır;
“Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa yararlı bir iş yapsın ve Rabbine ibadette kimseyi ortak koşmasın.”
Başka bir ayette ise
“Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.”[1]
Bu ayetlerde salih amel yapmayı, kendisine ibadet etmeyi emrettiği gibi kendisine hiçbir şeyi ortak koşmamayı da emretmiştir. Yani namaz kılmak gerekir ama aynı zamanda yalan da söylememek gerekir. Oruç tutmak gerekir ama gıybet de etmemek gerekir. Zekâtı vermek gerektiği gibi zulmetmemek de gerekir. Çünkü kulluk bir bütündür.
İşte Furkan suresindeki ayetlerde Rabbimiz Müslümanlar için müspet vasıfları zikrettiği gibi menfi vasıfları da zikretmektedir.
ALLAH’TAN GAYRISINA YÖNELMEMEK
Dolayısıyla bu minvalde Rahmanın kullarının vasıflarından biri de Allah’ın dışında hiçbir şeye dua etmemeleridir. O’ndan başkasına yönelmemeleridir.
“Onlar, Allah ile beraber başka bir ilâha kulluk etmeyen, haksız yere, Allah'ın haram kıldığı cana kıymayan ve zina etmeyen kimselerdir. Kim bunları yaparsa ağır azaba uğrar.”
Rahmanın kulları Allah’tan başkasına dua etmezler, bel bağlamazlar. İlah insanın hayatını şekillendiren, karışan, müdahale eden, insanın sevdiği her şeydir. Kendisine yönelinen manasındadır. Bir Müslüman bir tevhit ehli için bu durum olmaz zannetmeyelim. İnsan eşini, çocuğunu, malını mülkünü ilah edinebilir. Allah’ın da bahsettiği gibi hatta nefsini bile ilah edinebilir.
“Kendi nefsinin arzusunu kendisine ilâh edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın?”[2]
Rahmanın kulları Allah’tan başkasına dua etmezler. Başka ilaha yönelmezler. Onların hayatlarında Allah gibi sevdikleri başka ilahlar yoktur.
HAKSIZ YERE ÖLDÜRMEK
Rahmanın kulları başka insanların canlarına kastetmezler. Çünkü o kullar yaşatmaya yönelik davranırlar. Yaptıkları, üstlendikleri bir görev olan davet de aslında insanları manevi yönden diriltmeye yönelik bir harekettir. Haksız yere insan canına kastetmek büyük günahlardandır.
Peki, haklı yere insan öldürmek nasıl olur?
Haklı yere insan öldürmek, şeriatın belirlemiş olduğu bir hukuk gereği ölümü hak eden bir insana o haddin uygulanması ise cinayet işlemek değildir, haddi aşmak değildir. İşte bunun gibi hususlar hariç o kullar insanların canlarına kıymazlar.
Allah’ın Rasulü (sav) şöyle buyurmaktadır;
“Müslüman bir kimsenin kanı şu üç durumda helal olur. Zina eden evli kimse, nefse karşılık nefsi ve İslâm toplumundan ayrılarak (riddet ile) dinini terk edeni öldürmek.”
Bu hususlara ek olarak Allah yolunda cihadı ve yol kesicilik gibi suçlara verilen cezaları da saymak gerekir. Savaş esnasında kâfirler ile savaşmak ve onları öldürmekte haksız yere insan canına kıymak değildir. Bizzat bu husus ayetlerde ve hadislerde geçmektedir.
Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;
“Baskı ve şiddet kalmayıncaya ve din tamamen Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer (küfürden) vazgeçerlerse, şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını hakkıyla görendir.”[3]
Yol kesicilik ve haydutluk diyebileceğimiz suçun cezası da ölümdür. Bu suçtan dolayı öldürülen kimse de hukuki yani haklı bir şekilde öldürülmüştür.
“Allah'a ve Resulüne savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezası; ancak öldürülmeleri yahut asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi yahut o yerden sürülmeleridir. Bu cezalar onlar için dünyadaki bir rezilliktir. Ahirette de onlara büyük bir azap vardır.”[4]
ZİNA ETMEMEK
Allah azze ve celle zinaya yaklaşmamayı emretmektedir. Zina yapmamak ile birlikte zinaya yaklaştıran şeylere dikkat edilmelidir. Yaklaşılan şeye düşmek kolay olur. Zinaya götüren yolların tamamı şu anda açıktır.
“Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, son derece çirkin bir iştir ve çok kötü bir yoldur.”[5]
Müslüman camia zinadan belki uzak durabiliyordur. Ancak önümüze çıkan videolardan, reklamlardan ya da benzeri hususlardan gözleri ve kulakları korumak ise pek mümkün olmamaktadır. Zinadan sakınmak noktasında bu hususa dikkat edilmelidir.
Şu an yaygın şekilde görülen bir başka zina çeşidi de sanal flört diye isimlendirebileceğimiz iki karşı cinsin sosyal medya ya da mesajlaşma uygulamaları üzerinden birbirleri ile konuşmaları ve samimi olmalarıdır. Bu da caiz olmayan ve zinanın çeşidi diye zikredebileceğimiz hususlardandır.
Bu üç hususu bir başka hadiste de yine Rasulullah (sav) zikretmektedir. Bakıldığında ayetteki üç hususa benzer hatta aynısı diyebileceğimiz hususları zikretmiştir. Bu durum bu üç konunun ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.
Abdullah bin Mes'ud (ranh)'dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir;
“Allah indinde en büyük günah hangisidir diye sordum?”
“Seni yaratmış olduğu halde Allah'a şirk (ortak) koşmandır.” diye buyurdu.
Ben de “Şüphesiz bu çok büyüktür” dedim. Bundan sonra hangisidir? dedim.
“Seninle beraber yemek yiyeceğinden korkarak evladını öldürmendir” dedi. “Ondan sonra nedir?” dedim.
“Ondan sonra komşunun hanımı ile zina etmendir” diye buyurdu.[6]
Zina etmek ile haksız yere öldürmek arasında da bir bağ vardır. Çünkü insanlar zina gibi bir günaha bulaştıklarında bundan kaynaklı olarak bir çocuğun doğması, buradan bir neslin gelmesi muhtemeldir. Bundan korkarak insanların anne karınlarındaki çocuklara kıymaları haksız yere onu öldürmeleri söz konusu olabilir.
Başka bir bağlantı ise haksız yere adam öldürmek, nesli yok etmek anlamına geleceği gibi zina ederek nikâhsız bir toplum oluşturmakta nesli yok etmek anlamına gelecektir. Dolayısıyla her iki husus nesli yok etmek anlamında ortaktırlar.
ZUR VE LAĞV İLE MEŞGUL OLMAMAK
Rahmanın kulları yalan söylemez, yalana da şahitlik etmezler. Yalan, yaşanılan ve meydana gelenin aksini söylemek veya yapmaktır. Vakıaya ters ve muhalif söze yalan denir.
Rahmanın kulları yalana, boş şeylere, batıl şeylere şahitlik etmezler yani böylesi ortamlarda bulunmazlar. Bu şekilde genel bir mana verilmesinin sebebi (الزُّورَ) kelimesi yalan, boş ve batıl şeyler anlamına gelmektedir. Sadece yalan demek değildir. Çünkü Arapçada yalan kelimesi (الكِذْبُ) kelimesi ile ifade edilmektedir. ,
Yalana şahitlik iki şekilde de anlaşılabilir. Bir mahkeme vs gibi durumlarda kendisinden şahitlik edilmesi istenildiğinde Rahmanın kulları bildiklerini söyler, yalana şahitlik etmezler. İkincisi ise yalan, sahtekârlık, hile ve kötülüğe seyirci kalma niyeti taşımazlar.
(الزُّورَ) kelimesinin, müzik için kullanıldığını söyleyenler de olmuştur. Öylesi bir durumda ise eğlence ortamlarına, çalgı çenginin olduğu, Allah’ın sınırlarının aşıldığı ortamlarda bulunmazlar, ona şahitlik etmezler anlamına gelmektedir.
Yani Rahmanın kulları yalancı şahitlik etmezler, günahın olduğu ortamlarda bulunmazlar. Bugün yaşadığımız toplum içerisinde her bir mecliste ve her anda günahın ortamında bulunmak ile karşı karşıyayız. Gıybet edilen bir Müslüman meclisinden kurtulsan, birbirlerine küfürler saydıran bir müşrik toplum meclisine denk gelebilirsin, oradan kurtulsan müzikli bir dolmuş, otobüs ortamına denk gelebilirsin. Orada kurtulsan parklarda, bahçelerde birbirleri ile flörtleşen gençlere denk gelebilirsin. Dolayısıyla yaşadığımız toplum içerisinde her an bir günah ortamına kendimizi şahitlik ederken bulabiliriz. Bundan ise rahmanın kulları sakınırlar.
Peki, yapılması gereken nedir? Böylesi ortamlarda kesin bunun olacağını bilen kulların buralardan sakınması gerekir. Bilmeden gidip de şahit olacak olursa buna müdahale etmesi gerekir. Müdahalesi söz konusu değil ise o ortamda bulunmaması, ona şahitlik etmemesi gerekir.
“Onlar, zûra (yalana, batıl ve boş şeylere) şahitlik etmeyen, faydasız boş bir şeyle karşılaştıkları zaman, vakar ve hoşgörü ile geçip gidenlerdir.”
Rahmanın kulları lağv ile de uğraşmazlar. Lağva denk gelirler ise vakar ile geçip giderler, onunla ilgilenmezler.
Lağv nedir? Lağv; boş, faydasız, anlamsız, lüzumsuz dünya ve ahirete yaramayan şeylerdir.
Allah azze ve celle sadece bu ayetlerde değil müminlerin böylesi bir özelliğinin olduğunu başka ayetlerde de ifade etmektedir. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;
“Onlar ki, faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çevirirler.”[7]
“Boş sözü işittikleri vakit ondan yüz çevirirler ve“Bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz de size. Selâm olsun size (bizden size zarar gelmez). Biz cahilleri istemeyiz" derler.”[8]
Bu özellik Müslümanların boş şeyler ile meşgul olmamalarını ifade ettiği gibi aynı zamanda onların ciddi oldukları ve ciddi şeyler ile meşgul olduklarını da ifade etmektedir. Çünkü her Müslümanın başta ahiret gibi temel bir sorumluluğu vardır. Boş şeyler ile meşgul olan kimseler ise bu sorumluluklarını unutan kimselerdir.
Ayrıca dava adamlarını düşünecek olursak yani kulluğunu bir adım ileriye taşıyıp bir davaya kendini nispet eden bir kulun ise boş şeylerden çok daha fazla uzak durması gerekmektedir.
Özellikle ne dünyaya ne ahirete fayda vermeyen videoları izlemek, bunlar ile ilgilenmek, arkadaş meclislerinde saatlerce boş ve anlamsız konuşmalar yapmak, bilgisayar ve telefon oyunları ile geceler geçirmeyi bunlara örnek olarak verebiliriz.
Şüphesiz ki Rahmanın kullarının bir davaları vardır. Sıradan insanlar gibi davranamazlar ki! Böylesine vazife ve sorumlulukları olan bir kul boş şeyler ile nasıl vakit geçirsin? Kendisiyle, ailesiyle, ümmetiyle, dava arkadaşlarıyla, akrabalarıyla ilgilenmesi gerekirken nasıl bunlara vakit bulsun ki!
Rahmanın kulları, boş işlerle uğraşan kimselere, böylesi ortamlara denk gelebilir. İşte o zaman, onları oldukları hal üzere onları terk etmesi, onlardan bir fert haline dönüşmemesi gerekir.
Yani bir meclisten kalktıktan sonra ne dünyamıza ne ahiretimize fayda olacak bir şey elde edememiş isek işte bu lağvdır. İnsan sürekli ahiretten ve onunla alakalı konulardan bahsedemeyebilir. Dünyalık hususlardan da konuşabilir, bahsedebilir. Bir meclisin ya da bir iş ile ilgilenmenin neticesinde dünyalık bir bilgi ya da fayda hâsıl olabilir. Ancak lağv, neticesinde hiçbir şeyin elde edilmediği işler ve ortamlardır. Yapıldığında da, yapılmadığında da günahın ve sevabın olmadığı şeylerdir.
Lağv bu anlamda haram değildir. Gıybet, dedikodu, yalan gibi bizzat haram olan şeylerden değildir. Ancak haram olmamasına rağmen cennete vesile olmayan şeylerdir. Sadece kafa dağıtmak, vakit geçirmek için yapılan işlerdir.
KİBİRLENMEMEK
“Onlar, kendilerine Rablerinin ayetleri hatırlatıldığı zaman, onlara kör ve sağır kesilmezler.”
Rahmanın kulları vahye ilgisiz değildirler. Allah’ın ayetleri kendilerine hatırlatıldığında kendilerine hemen çekidüzen verirler. Duymamış gibi, görmemiş gibi öncesinden farksız yaşamazlar. İnsan olmanın gereği ile onlar unutabilirler. Hata edebilirler ancak hatırlatıldığı anda onlar için durum eskisi gibi değildir.
Başlıkta vasıf olarak kibirlenmemek olarak zikrettik. Çünkü hakka karşı ilgisizlik bir kibirdir, büyüklenmedir.
Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;
“Ona "Allah'tan kork" denildiği zaman, gururu onu daha da günaha sürükler. Artık böylesinin hakkından cehennem gelir. O ne kötü yataktır!”[9]
Bu ayette insanı günaha sürükleyen taşıdığı gurur ve kibir sebebiyle nasihat almaması ve halini ıslah etmemesi durumudur. İşte rahmanın kulları duyarsız, nasihate kapalı, kibirli kullar değildir.
Abdullah İbni Mes’ud (ranh)’tan rivayet edildiğine göre Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: “Kalbinde zerre kadar kibir olan kimse cennete giremez.”
Sahabeden birisi; “İnsan elbise ve ayakkabısının güzel olmasını arzu eder, deyince şunları söyledi; “Allah güzeldir, güzeli sever. Kibir ise hakkı kabul etmemek ve insanları küçümsemektir.”[10]
İşte Rahmanın kulları kendilerine ayetler ile hatırlatma yapıldığında göz ve kulakları açarak kendilerini ona verirler. Dış görünüşlerinden çok dinliyormuş gibi yapıp gereğini yapmayan sağırlar gibi değildirler. Sanki çok şaşırmış gibi “Subhanallah”, “Allahuekber” gibi lafızlar kullanıp görmemiş gibi davranmazlar. Kendilerine nasihat geldiğinde kibirlenmezler, onunla ilgilenirler.
“Allah’tan kork!” denildiğinde kendilerinde bir rahatsızlık hissedip suçu başkasında bulmaya çalışmazlar. Kendilerinin hatalarını bulmaya ve düzeltmeye çalışırlar. Nasihatlere, ayetlere karşı duyarsız kesilmezler. Çünkü sorunu sürekli başkasında aramak ya da her ayeti okuduğunda ya da dinlediğinde o ayetin hep başkaları ile ilgili olduğunu zannetmek de bir nevi kör ve sağır kesilmektir.
Bu bağlamda aslında Kuran’ı anlamak için iki şeyin gerekliliğine vurgu yapabiliriz.
- İlmî şart; Yani Kuran’ı okumak ve doğru anlamak. Bunun için gerekli hususları yerine getirmek.
- Kalbî şart; Yani insanın Kuran’ın önünde kendisini vahye bırakarak ondan gelen emirler ve yasakları kendisine iniyormuş gibi okuyarak değişime hazır olmak.
DERTLENMEK
“Onlar, "Ey Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve bizi Allah'a karşı gelmekten sakınanlara önder eyle" diyenlerdir.”
Bu ayette Rahmanın kullarının birden fazla vasfını anlamamız mümkündür. Onlar dua eden kullardır. Sadece kendilerini düşünen değil, nesillerini de düşünen kullardır. Ümmetlerini dert edinen kullardır.
Rahmanın kulları kendi çocuklarını düşünür ve onların inşası için dertlenirler, ellerinden geleni yapmaya çalışırlar. Burada bahsi geçen şey sadece sözlü bir dua değildir. “Allah’ım bizim için çocuklarımızı göz aydınlığı kıl.” demek değildir. Bunun için de sebepleri yerine getirmektir.
Çocuğun ve eşin göz aydınlığı olması onların hayatlarını Allah’a itaat üzere geçirmeleri demektir. Çünkü böylesi evlatlar ve kadınlar hem dünyada bir huzur, hem de ahirette bir sevinç kaynağıdır.
Bizlerin sermayeleri paraları ya da gayrimenkulleri değildir. Bizim sermayelerimiz evlatlarımızdır. Çünkü ölsek de arkamızdan salih bir evlat ile amel defterimiz devam eder. Bu ise ahiret için müthiş bir yatırımdır.
Ayetin sonundaki muttakiler için önder olunması duası ise bu kulların dertlerinin Müslümanlar olduğunun göstergesidir. “Ben kurtulayım da ne olursa olsun kim ne yaparsa yapsın” anlayışında olmadıklarını aksine hem çocukları, nesilleri hem de Müslümanlar için dertlendiklerini ifade etmektedir.
Allah azze ve celle bu ayetlerden sonra ise bu kullara verilecek olan mükâfatlardan bahsetmektedir.
“İşte onlar, sabretmelerine karşılık cennetin yüksek makamlarıyla mükâfatlandırılacaklar ve orada esenlik dileği ve selâmla karşılanacaklardır.”
Rabbim bizi bu kullarından eylesin. Amin…
[1] (24/Nur 55)
[2] (25/ Furkan 43)
[3] (8/ Enfal 39)
[4] (5/Maide 33)
[5] (17/ İsra32)
[6] (Muttefekun Aleyh)
[7] (23/ Müminun 3)
[8] (28/ Kasas 55)
[9] (2/ Bakara 206)
[10] (Müslim)