Allah azze ve celle, kitabını peygamberine parça parça indirirken hem inanç hem de ahlak ilkelerine dair ayetleri indirmekte idi. Henüz Mekke döneminde iken dahi Allah azze ve celle toplumun ve insanların inanç esaslarını düzenleyen ayetlerin yanı sıra ahlaka dair esasların da üzerinde durmaktaydı.

Furkan suresi Mekkî surelerden bir suredir. Ve içeriğinde inanca dair birçok husus vardır. Ancak surenin sonuna doğru Allah azze ve celle Rahmanın Kullarının özelliklerinden bizlere bahsetmektedir. Üzerinde düşündüğümüzde zikri geçen hususların tamamına yakını -birkaç husus hariç- ahlak ilkelerine dair öğretilerdir.

Aslında bizim önemsemediğimiz basite indirgediğimiz hususlarda dahi Rabbimiz ilk dönemde inanç ile beraber öğretileri serdetmektedir. Bundan şunu anlamak mümkündür; Allah azze ve celle Müslüman bireyin sadece düşüncelerine, fikirlerine, inancına değil dış görünüşüne, malı ile olan ilişkisine, yürüyüşüne, konuşmasına dahi karışır ve yönlendirir. Bunları tastamam tamamladığında ise bir kul A kalite bir mümin, kâmil bir mümin vasfını alabilir.

Allah azze ve celle Furkan suresinde bize Rahmanın Kullarından şu şekilde bahsetmektedir;

“Rahman’ın kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara laf attıkları zaman "selâm!" der (geçer)ler.

Onlar, Rablerine secde ederek ve kıyamda durarak geceleyenlerdir.

Onlar, şöyle diyenlerdir: "Ey Rabbimiz! Bizden cehennem azabını uzaklaştır, gerçekten onun azabı sürekli bir helâktir!"

"Şüphesiz, ne kötü bir durak ve ne kötü bir konaktır orası."

Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik edenlerdir. Onların harcamaları, bu ikisi arası dengeli bir harcamadır.” [1]

Rahmanın Kullarının vasıflarının üzerinde durmadan önce öncelikle niçin bu kullar, Allah’ın Kulları değil de Rahmanın Kulları diye vasıflandırılmıştır?

Çünkü Rahman ismi sadece Allah’a ait olan ve gerçek müminler tarafından kabul gören bir isimdir. Mekkeli müşrikler Allah’ı kabul etmekteydiler. Ancak Rahman’ı kabul etmiyorlardı. Dolayısıyla aslında Allah’a kul olan hakiki müminler ile Allah’ı tanıyan, bilen ancak hayatına müdahil ettirmeyen kullar arasında bir ayırıcı alamettir.

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

“(Ey Muhammed!) Böylece seni, kendilerinden önce nice ümmetlerin geçmiş olduğu bir ümmete gönderdik ki, onlar Rahman’ı inkâr ederken sana vahyettiğimizi kendilerine okuyasın. De ki: "O, benim Rabbimdir. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Ben yalnız O'na tevekkül ettim, dönüşüm de yalnız O'nadır.”[2]

O müşrikler, er-Rahmanı kabul etmiyorlardı. Onlar Allah’ı kabul ettiklerini söylemekteydiler. Bunun benzerini Hudeybiye Antlaşmasın’da da görebiliriz.
Suheyl bin Amr, antlaşma metni yazılırken “Bismillahirrahmanirrahim” yazan Ali’ye (ranh) itiraz ederek “Biz Rahman nedir Rahim nedir” bilmeyiz diyerek karşı çıkarak “Allah’ın ismi” ile yazılmasını talep etmişti. Bundan sonra;

VAKARLI YÜRÜMEK

Vakar demek; ağırbaşlılık demektir.

“İslam yürümemize karışır mı?” diye aklımıza bir soru gelebilir. Elbette! Çünkü bir insanın yürüyüşü, içinde taşımış olduğu düşüncelerin ya da düşünce dünyasının dışa vurumudur. İnsan kendisini başkalarından üstün görüyor ise çalım sata sata yürür. İnsan korkup çekinmiş ise tedirgin yürür. İnsan bir şeylerden kaçıyor ise arkasına bakarak yürür. Kısacası; insanın yürüyüşü insanın içindekileri gösterir bir alamettir. Bundan dolayı Rahmanın kulları yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürürler. Onlar kibirlenerek, böbürlenerek kendilerini üstün görerek yürümezler.

İnsanın yürüyüşü insanı göstermelidir. İnsanın imanını, heybetini, ahlakını göstermelidir.
Yani vakarlı yürümek ne aciz, miskin, göstermelik bir boynu büküklük ile yürümektir. Ne de küçük dağları ben yarattım dercesine ukalaca, çalım satarak yürümektir. Bu ikisi arasında orta yollu bir vaziyette mütevazı bir şekilde yürümektir.

Kulun koşması gereken yerde koşması, sakince yürümesi, acele etmemesi gereken yerde sakin yürümesi vakarlı yürümesine engel değildir. Çünkü yerine göre hareket etmek vakara uygun olandır.

Rabbimiz bu konu ile alakalı da sadece bir ayet indirmemiştir. Başka ayetlerinde de şöyle buyurmaktadır;

“Küçümseyerek surat asıp insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah, hiçbir kibirleneni, övüngeni sevmez.”[3]

“Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen yeri asla yaramazsın, boyca da dağlara asla erişemezsin.”[4]

Yürümekten kastın yeryüzünde geçer giderler manasını anlamamız da mümkündür. Yani gençliklerinde, yaşlılıklarında, imkân sahibi olduklarında, olmadıklarında yeryüzünde tevazu ile geçip giderler, böyle bir hayat sürerler. Önemli olan vakar ve tevazu sahibi olmaktır.

CAHİLLER İLE DİYALOGLARI

Kur’an’da cehalet ve cahillik kavramı eğitim ve öğretim seviyesi ile ilişkili değildir. İsterse kişi profesör olsun Rabbini tanımıyor, peygamberini bilmiyor ise Kur’ani kavramlara göre cahildir, diploması ve tezleri dahi olsa… Ancak kişi okuma yazma bilmese de Rabbini biliyor ise, vahiyden haberdar ise, Rabbani emirleri ve yasakları gözetiyor ise, peygamberinin ahlaki öğretilerini biliyor ise o kimse âlimdir.

Müslüman kendisi için yaşayan bir kimse değildir. Müslümanın bir davası vardır. Dolayısıyla başkaları için de yaşar Müslüman... Başkalarına etki etmek, onları hayra ve hidayete yönlendirmek gibi vazifeleri vardır. Bu ise insanlar ile diyalog halinde olmaktan geçer. Müslüman birey, diğer insanlar ile iletişim halindedir. İşte bu iletişimin parçalarından bir tanesini Rabbimiz bize hem öğretiyor hem de nasihat ediyor.
Rahmanın kulları cahil kimseler ile muhatap olduklarında selam derler. Peki, bu selam kelimesi saygı ifadesi olan selam mıdır? Elbette hayır! Tıpkı İbrahim peygamberin selamı gibidir.

“İbrahim, şöyle dedi: "Esen kal! Senin için Rabbimden af dileyeceğim. Şüphesiz O, beni nimetleriyle kuşatmıştır.”[5]

Bu selam o insan ile iletişim yollarının açık kalması için o kimseye hidayet, davet, irşad kapısı açık kalsın diye ortama uygun sözün söylenmesidir. Yani “selam der geçerler” derken aldırmamazlık ederler, kaale almazlar, küçük görürler, muhatap almazlar manasında değildir. Müslümanın izzetine ve heybetine yakışır biçimde adama söylenmesi gereken sözü söylerler. Çünkü Müslümanın bir gayesi vardır. Müşrikler dahi olsa bu şekilde davranmalıdır. Selam demek; iletişim yollarını kapatacak değil de, diyalog yollarının açık kalacağı sözleri sarf etmektir.

Bu cahil kavramından hem tevhidi yerine getirmiş laf anlamaz söz dinlemez, nerede ne yapacağını bilmeyen Müslümanları da anlayabiliriz. Hem de Rabbini tevhid etmemiş, tevhidden bi haber asıl bilmesi gerekeni öğrenmemiş cahil insanları da anlayabiliriz.
Müslüman boş insanlar ile, boş sözler ile, boş gündemler ile arasına mesafe koyandır. Bu ortamlara ve şahıslara uygun davranmaktır. Rabbimiz başka bir ayetinde ise şöyle buyurmaktadır;

“Boş sözü işittikleri vakit ondan yüz çevirirler ve "Bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz de size. Selâm olsun size! Biz cahilleri istemeyiz" derler.”[6]

RABLERİ İLE OLAN BAĞLARI

İnsanın nasıl bir Müslüman olduğunun en büyük kanıtlarından birisi o Müslümanın gece ibadetleridir. Müslümanlar sokakta, caddede, mescitte, ders halkalarında, sosyal mecralarda olmadıkları gibi gözükebilir, davranabilirler. Ancak Müslümanın kalitesini evinin içindeki hali ve gece ibadetleri tam manasıyla ortaya koyacak bir mihenk taşıdır. İnsanın kulluğu geceleri belli olur.

Rahmanın kullarının özelliklerinden birisini de rabbimiz bize gecelerinin kıyam ve secde ile geçirmeleri ve dua etmeleri olarak ifade etmektedir. Bu husus ise o kimselerin Rableri ile olan yakın bağını göstermektedir. Bununla birlikte korku ve ümit arasında yaşayan kullar olduklarını da gösterir. Çünkü hem ibadet etmekte hem de buna güvenmeyerek dua etmektedirler.

İSRAF ETMEMEK

Allah azze ve cellenin insana vermiş olduğu mal bir emanettir. Dolayısıyla emanet olan bir hususta insan dilediği gibi davranamaz. Nasıl ki birisinden bir emanet araba aldığımızda o mala karşı üzerimizde sorumluluklar var ise, o mal ile alakalı olarak istediğimizi yapamıyor isek, herhangi bir ihmal göstermemek zorunda isek her ne kadar sahip olduklarımız bizim zimmetimizde olsa da sahip olduklarımızın asıl sahibi Allah’tır. Biz kullar ise o malların ve sahip olduklarımızın emanetçisiyiz.

İsraf etmek haddi aşmak manasında kullanılmaktadır. Yani bir şeyi yerlmi yerince kullanmamaktır. Nasıl ki kazancımız, sahip olduklarımız helal yoldan olmak zorunda ise harcamalarımız da helal üzere olmalıdır.

İnsanın zaruretleri, ihtiyaçları vardır. Bir de sahip olduklarını daha kaliteli hale getirmek için yaptığı harcamalar vardır. Bunların dışındakiler ise israftır. Yani bir şey zaruret ise almak zorundasın. İhtiyaç ise onun için harcamak zorundasın. Bir de sahip olduğunun biraz daha iyisi ve kalitelisi için harcama yapabilirsin.

Örneğin; yiyecek temin etmek, mesken temin etmek bunlar zaruretlerdir. Sonrasında yemek yapmak için bir fırının olması, mutfak eşyaları ihtiyaçtır. Sonrasında yenilen yemeğin malzemelerinin daha kalitesini kullanmak ise onu daha kaliteli hale getirmek için karşılığı olan bir harcamadır. Bunun dışında kalanlar için ise israf söz konusudur. Helal kazanıp tasarruflu harcamamak israftır.

Hiçbir yararı olmayan harcamalar israftır. Haksız yere, gereksiz yere harcamalar israftır. Allah’a isyan için, günah için yapılan harcamalar israftır.

Rabbimiz başka ayetlerde de şöyle buyurmaktadır;

“Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya haklarını ver, fakat saçıp savurma.Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankörlük etmiştir.”[7]

Rahmanın kulları cimrilik ile savurganlık arasında bir orta yol üzeredirler. Ne savurgandırlar ne de ihtiyaçlar için harcama yapmaktan uzak dururlar. Bolluk yıllarında tasarruf yapılması, darlık yıllarından etkilenmemenin garantisidir. Genelde insanlarda, toplumlarda, devletler işler çıkmaza girdiğinde tasarruf etmeyi tercih ederler. Ancak yokluk anında kısılmasının bir faydası yoktur. Asıl önemli olan bolluk ve varlık zamanında savurganlık etmemek, tutumlu olmaktır. Böyle davranılması halinde darlık zamanı sıkıntılardan kurtulmak mümkün olabilir. Yani bolluk zamanı israf etmemek darlık zamanı rahatın garantisidir.

Bir sonraki yazımızda Rahmanın Kullarının vasıflarını izah etmeye devam edeceğiz.

Allah azze ve celle bizleri bu vasıflar ile vasıflanan kullarından eylesin.
 
 


[1] Furkan, 63-67.

[2] Rad, 30.

[3] Lokman, 18.

[4] İsra, 37.

[5] Meryem, 47.

[6] Kasas, 55.

[7] (17/ İsra 26-27)