Zihninizi ve kalbinizi şu sorularla bir anlığına baş başa bırakın:
· Kendinizin yahut ailenizin zaruri ve acil bir ihtiyacı varken bunu hiçe sayıp başkasının yardımına koşabilir miydiniz? Belki evsiz, belki aşsız kalma pahasına bir başkasının derdiyle dertlenmek sizin için mümkün müdür?
· Böyle bir fedakârlık yaptığınızda ailenize ne açıklama yapardınız? Sizi hoş görürler miydi?
Elbette ki insanın kendi darlığını görmezden gelmesi her zaman istenecek bir durum değildir. Ailenin zaruri ihtiyaçlarını karşılamak en başta babanın boynunun borcudur. Dinimiz de insanı gücünün yetmediği şeylerle sorumlu tutmamıştır. Ancak öyle bir an gelir ki; insan kendi ailesinin hakkından, kendi boğazından vazgeçer ve Allah’ın dini ve davası uğruna büyük bir fedakârlık ortaya koyar. Peki, fıtrata âdeta meydan okuyan bu îsâr ahlâkının mükâfatı nedir?
Gelin, bu sorunun cevabını bizzat Efendimizin (sav) huzurunda yaşanan o eşsiz kıssada arayalım:
Ebû Hureyre (ra) şöyle anlattı: Bir adam Nebî’ye (sav) gelerek “Ey Rasûlullah! Ben açlıktan helak olmak üzereyim” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (sav), hanımlarına haber gönderdi; fakat hiçbirinin yanında (yiyecek) bir şey bulunamadı. Bir diğerine gönderdi, yine onun yanında da bir şey bulunamadı. Sonra: "Açlıktan helak olmak üzere olan bu adamı kim misafir eder?" buyurdu. Ebû Talha (ra) "Ben, ey Rasûlullah!" dedi.
Onu alıp evine getirdi ve hanımına “Yanında yiyecek bir şey var mı?” diye sordu. Hanımı: "Hayır, sadece çocukların yiyeceği var" dedi.
Ebû Talha: "Onları bir şeyle oyala, sonra uyut. Açlıktan helak olmak üzere olan misafir içeri girdiğinde kandili söndür; biz de yiyormuş gibi yapalım" dedi.
Hanımı denileni yaptı. Misafir oturup yemeğini yedi, karı-koca ise yiyormuş gibi davrandılar.
Sabah olunca Nebî’nin (sav) yanına geldiler. Nebî, Ebû Talha’ya (ra): “Bu gece ikinizin yaptığından Allah razı oldu / taaccüp etti (beğendi)” buyurdu ve Allah Teâlâ şu âyeti indirdi:
"Kendileri zaruret içinde olsalar bile (mümin kardeşlerini) kendi canlarına tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir." (Haşr 9)[1]
Şerh:
Âlimlerimiz bu hadis-i şerifi, îsâr ve muvâsât (yardımlaşma/kardeşlik) bölümlerinde zikretmişlerdir.
Îsâr; insanın kendisi de muhtaç olduğu halde elindeki nimeti kardeşine vermesi, onu kendi nefsinin önüne koyabilmesidir. Îsâr, katıksız bir fedakârlığın ve cömertliğin en üst zirvesidir. Muvasat ise sahip olduğu şeyi başkasıyla paylaşması, ona yardım etmesidir.
Hadisten çıkartacağımız dersler ise şunlardır;
· Bizi dünya kesmemeli! Hedef öteler olmalı! Yani ahiret… Hadiste dikkatimizi çeken hakikatlerden biri de Rasulullah Efendimizin (sav) evinde sudan başka ikram edecek hiçbir şeyin olmamasıdır.
Meseleyi gözümüzde canlandıralım: Dokuz ayrı hanesi bulunan ve Medine’de kurulan İslam devletinin lideri olan bir Allah Resulü’nün evindeki durum işte buydu... Acaba günümüz liderlerinin ve topluma yön veren kişilerin evleri nasıldır? Yahut hiç mütevazı davranan bir lider gördünüz mü? İstese Rabbi onun için dağları altın yapardı. Ancak Rasulullah (sav), zenginliğin değil, şükür ile sabrın harmanlandığı mütevazı bir hayatı tercih etmişti.
Şayet dünyanın Allah katında bir sivrisineğin kanadı kadar değeri olsaydı şüphesiz O’nun Resulü’nü bunlardan mahrum bırakmazdı. Fakat dünya gelip geçici bir imtihan sahnesidir; geçici olanın değeri ise Hak katında az bir metadır.
"De ki: Dünyanın metaı/menfaati azdır. Ahiret ise sakınanlar için daha hayırlıdır."[2]
· Sahabenin Edebi. Hadiste dikkat çeken bir diğer incelik, sahabenin Rasulullah (sav)’e olan derin saygı ve terbiyesidir. Ensar’dan olan o sahabi, eve geldiğinde hanımına "Bizim misafirimize ikram et" dememiş “Rasulullah’ın misafirine ikramda bulun” demiştir. Misafiri kendi şahsına değil, Efendimize ait bir emanet olarak görmek, nasıl yüce bir aidiyet ve edep örneğidir!
· Zorlaştırmadan Davet: Efendimiz (sav), misafiri ağırlamak için ismiyle birini görevlendirip onu darda bırakmamış, umumi bir teklifte bulunmuştur. Nezaket, muhatabın halini gözetmeyi gerektirir.
· Asık suratlı kalınacak bir günden korkmak! Ebu Talha (ra)’ın başardığı büyük îsâr’dır. Kendisi eşi ve çocukları aç yatmışlardır. Derler ki: “Biz sizi Allah rızası için doyuruyoruz. Yoksa sizden ne bir karşılık bekliyoruz ne de bir teşekkür. Çünkü biz o asık suratlı, çatık kaşlı, korkunç ve dehşetli günde Rabbimizin azabından korkarız.” (İnsan 9-10)
· İncelik göstermek yüce ahlâkın göstergesidir! İnsan, yaptığı iyiliği başkasına hissettirmemeli, misafirini asla minnet altında bırakmamalıdır. Nitekim o sahabi, tabağın boşluğunu veya kendi yemediğini misafiri fark edip mahcup olmasın diye lambayı söndürmüştür. Misafire hissettirmeden ikramda bulunma zarafeti, İbrahim (as)’in o meşhur misafirperverlik ahlâkının en canlı tezahürüdür.“Hemen gizlice ailesine giderek semiz bir danayı kızartıp getirdi.”[3]
Gizli hayır işlemekle ilgili bir nükte: İşlediğiniz günahları ve çirkin işleri gizlediğiniz gibi, yaptığınız iyilikleri de gizleyin! Gizli yapılan iyilikler daha ihlâslıdır. Çünkü birinin rızası aranmamıştır. Ama açıktan iyilikler ihlâs süzgecinden geçince ecir olarak karşımıza çıkacaktır. İhlâslı olmayan iyiliklerin Allah katında bir değeri de olmayacaktır.
· İnsanın misafirini ailesine tercih etmesi caizdir. Tabi ki bu sıklıkla değil, nadiren karşılaşılan acil durumlarda olabilir. Çünkü Nebi (sav): “Önce kendi nefsinle başla ve ona sadaka ver. Bir şey artarsa o da ailenindir” buyurmuştur.[4]
Îsâr konusuyla ilgili bir başka hadis de şöyledir: Sehl b. Sa’d (ra) anlatıyor: Bir kadın, kenarları dokunmuş giyilebilir çizgili bir kumaş (bürde) getirerek “Ey Allah’ın Rasulü! Bunu kendi elimle dokudum, size giydirmek için getirdim” dedi.
Rasulullah (sav) de böyle bir elbiseye ihtiyacı vardı. Onu aldı ve belinden aşağısına sararak (izar yapıp) dışarıya yanımıza çıktı. Sahabilerden biri "Ey Allah’ın Rasulü! Bu ne kadar güzelmiş, bunu bana giydirseniz!" dedi.
Efendimiz (sav) "Peki, olur" buyurdu. Sonra mecliste bir süre oturduktan sonra eve döndü, elbiseyi katlayıp o adama gönderdi.
Sahabiler o adama dönüp: "Hiç de iyi bir şey yapmadın! Allah Resulü’nün ona ihtiyacı olduğunu bildiğin halde istedin. Oysa sen çok iyi bilirsin ki, Allah Rasulü kendisinden istenen bir şeyi asla geri çevirmez!" diyerek onu kınadılar. Adam şu cevabı verdi: "Vallahi ben onu giymek için istemedim! Ben onu, öldüğüm gün kendime kefen olsun diye istedim."
Sehl b. Sa'd der ki: "Gerçekten de o elbise, o sahabi vefat ettiğinde onun kefeni oldu."[5]
Bu hadisten bize ne dersler çıkar?
· Mükemmel îsâr örneği: Rasulullah (sav) elbiseye ihtiyacı varken onu isteyene vererek muhatabını nefsine tercih etmiştir. Çünkü O (sav), insanların en cömertidir.
· Hediyede ihtiyaç gözet: Hediyenin en güzeli, karşı tarafın yarasına merhem olan ve temel ihtiyacını karşılayandır. Kullanılmayacak süs eşyaları değil, darlık anında dokunan hediyeler iz bırakır.
· Sahabenin ulvi hedefi: Sahabenin dünyalığa bakışındaki derinliğe bakınız... Bir şey isterken bile hedefleri dünyalık birikim değil, ahireti kazanmaktı. Atı, deveyi cihad için; Efendimizin hırkasını ise kefen yapıp ahirete şeref getirmek için istiyorlardı.
· Konfor bataklığı ve biz: Rasulullah (sav) ve ashabının hayatındaki imkânların sadeliği ile bizim bolluk içindeki durumumuzu kıyaslamak zorundayız. Kuş tüyü yataklar ve lüks binekler içinde konforunu kaybetmekten korkanlar asla yol alamazlar; zira büyük davalar ancak zorluğa göğüs gerenlerin omuzlarında yükselir.
· Ey nefsim! Sözüm önce sana! Bilesin ki; vermekle mal eksilmez, paylaşmakla rızık daralmaz. Sen elindekini tuttukça onun kölesi olursun; Allah için dağıttıkça ise onun efendisi... Kendi darlığından korkup kardeşine sırt dönmek, dünyayı kalbe yerleştirmenin alametidir. Oysa hakiki mümin; kendi sofrasında açlık varken kardeşinin doyduğu an tebessüm edebilendir. Bir de işin fıkhı boyutu var ki, gücümüz nispetince buraya da temas edelim. Îsâr üç kısma ayrılır. 1) Caiz olmayan 2) Mübah ve mekruh olan 3) Mübah olan
1) Caiz olmayan
Bu, dinen yapman farz olan bir hususta başkasını kendine tercih etmendir. Mesela, yanında bir kişinin abdest almasına yetecek su var. O suyu arkadaşına verip senin teyemmüm alman caiz değildir. Çünkü suyun sahibi sensin, teyemmüm yapmak ancak su bulamayan kimse için caiz olur. Dolayısıyla farzlarda ve dini yükümlülüklerde îsâr haramdır. Çünkü bu durum, yapman farz olan bir şeyi yapmamana yol açar.
2) Mübah veya mekruh olan îsâr
Bu da müstehab olan durumlarda yapılan îsârdır. Bazı âlimler bunu mekruh görürken, bazıları mübah görmüşlerdir. Ancak belli bir maslahat yoksa bunu yapmamak iyidir.
Mesela, birinci saftaki yerini başkasına vermen gibi. İlim ehli bunu mekruh görmüşlerdir. Bu, insanın hayır işlemeye fazla rağbetinin olmadığına delalet eder. Hayra rağbeti olmamak da mekruhtur. Çünkü senin hakkın olan (önce gelip oturduysan) faziletli yeri nasıl başkasına bırakırsın! Ancak bir maslahat varsa âlimler bunu istisna tutmuşlardır.
3) Mübah olan îsâr
Yani yeme, içme, uyku gibi ibadet olmayan hususlardır. Arabanı verirsin, evini kullandırır, keçini verirsin. İşte bu durumda arkadaşını/kardeşini kendine tercih edersen bu îsârdan dolayı övgüye layık olursun.
Ensar, Medine’ye geldiklerinde muhacirleri sevgi, saygı ve ikramla karşıladılar. Mallarından paylaştılar, evlerini paylaştılar. Hatta istersen hanımımı boşayayım, iddeti bitince sen evlen dediler. Bu, onların muhacir kardeşlerini ne derece kendi nefislerine tercih ettiklerinin açık bir ifadesidir. Yüce Allah şöyle buyurur:
“Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.”[6]
Bu kalite sahabelerin geneline yayılmıştır ki, çok üstün bir meziyettir. Çünkü insan fıtratı gereği malı sever ve cimridir. “Onlar yemeğe ihtiyaç ve istekleri olduğu halde onu yoksula, yetime ve esire yedirirler.”[7]
Aç ve susuz birisinin de nefsinden geçip Allah için bir kardeşini gözetmesi de üstün bir meziyet ve takdire şayandır. Bunun dereceleri vardır, üçe ayırırsak…
1) En Üst Mertebe Şahsen şiddetle muhtaç olduğunuz bir şeyi, kendiniz hiç faydalanmaksızın tamamen kardeşinize teslim etmenizdir. Dışarıda soğukta kaldığınızda elinizdeki tek montu kardeşinize giydirmek veya günlerdir açken önünüzdeki tek ekmeği hiç dokunmadan ona vermek gibi... Yani kendinizin aç veya açıkta kalacağını bile bile o adımı atmanızdır. Bu mertebe, îsârın en zirve noktası ve amellerin en üstünüdür.
2) Orta Mertebe Şahsi ihtiyacınız devam ettiği halde elinizdeki imkânı kardeşinizle tam yarı yarıya paylaşmanızdır. Mesela aylığınızı veya kısıtlı bir gelirinizi aldığınızda, işsiz ve darda olan kardeşinizin yanına gidip o rızkı ikiye bölerek teslim etmenizdir. Kendinizden tamamen vazgeçmeseniz de onun yükünü kendi sırtınıza ortak etmenizdir ki bu da çok yüce bir îsâr kademesidir.
3) Giriş Mertebesi Kendinizin bizzat ihtiyacı olmayan, bir kenarda duran veya kullanmadığınız imkânları bir kardeşinizin hizmetine sunmanızdır. İhtiyacın olmayıp kardeşine verdiğin şeylerdir. Garajda bisikletin var ve kullanmıyorsun. Bunu bir kardeşine verdiğinde yine ecir olmakla birlikte elbette ki ilki veya ikincisi gibi olmayacaktır. Neticede hepsi îsâr kapsamındadır.
Lafta kalmayan fedakârlık!
Medine’ye hicret eden Muhacirler, evlerini barklarını ve daha birçok şeylerini geride bırakıp, tabiri caizse ceketlerini alıp çıkagelmişlerdi. Medineli Ensar ise Mekkeli kardeşlerinin bu mağduriyetine karşı evlerini ve gönüllerini sonuna kadar açmış, mallarını onlarla hiç tereddüt etmeden bölüşmüşlerdir.
Bizzat Abdurrahman b. Avf’dan nakledilen rivayette ise şu ifadelere yer verilmiştir: “Biz Medine’ye vardığımızda Rasulullah (sav) benimle Sa’d b. Rabî arasında kardeşlik tesis etti.
Bunun üzerine Sa’d bana: “Ben Ensar arasında malı en çok olan kimseyim. Malımın yarısını sana vereceğim. Bak iki eşimden hangisini beğenirsen onu boşarım, iddet süresi bitince onunla evlenirsin” dedi.
Ben de ona şöyle karşılık verdim: “Allah malını ve aileni sana mübarek kılsın! Benim bunlara ihtiyacım yoktur. Siz bana ticaretin yapıldığı bir pazarın yolunu gösterin yeter.' Sa’d da bana Kaynuka çarşısını tarif etti...”[8]
Burada dikkat çekilmesi gereken hususlar vardır;
· Sahabelerin birbirlerine olan bağlılığı ve kardeşlik Rasulullah’ın (sav) böyle bir infakı telkin etmemesine rağmen Allah rızasını gözeterek din kardeşine malının yarısını vermeye hazır olan Sa’d’ın bu davranışı, Muhacirlere nasıl davranıldığının açık bir örneğidir. Onlar kardeşliğin hakkını veriyorlar, dünyadan önce ahireti istiyorlardı.
· Samimiyet önemlidir Sahabiler hiçbir teklifi laf olsun diye veya yarım ağızla yapmazlardı. Bugün toplumumuzda sıkça gördüğümüz; sırf âdet yerini bulsun diye söylenen "Keşke kalsaydınız", "Aç mısınız?", "Bir şeye ihtiyacınız var mı?" türünden samimiyetten yoksun sözlerin aksine, onların teklifleri son derece ciddi ve istekliydi.
· El açmayan izzet ve hakiki iffet Diğer tarafta ise Abdurrahman b. Avf’ın (ra) muazzam izzeti vardır. Kendisine sunulan teklifi reddedip "Bana pazarın yolunu gösterin" diyerek alın teriyle ayakta durmayı tercih etmiştir. Muhacir, sırtını kardeşinin cömertliğine dayayıp bedavacılığa kaçmamış; iffetini ve izzetini korumuştur.
· Allah’ın yardımı yakındır Allah Rasûlü (sav) Abdurrahman b. Avf (ra) ile karşılaştı. Üzerinde safran izi ve kokusu vardı. Bunun üzerine Allah Rasûlü (sav) bunun sebebini sordular. Abdurrahman b. Avf (ra) de cevaben şöyle dedi: “Bir kadınla evlendim." Allah Rasûlü de (sav) “Mehir olarak ne verdin?” diye tekrardan sordular. Abdurrahman b. Avf da (ra) "Ben hurma çekirdeği ağırlığı kadar altını mehir vererek evlendim" dedi.
Bunun üzerine Allah Rasûlü de (sav) “Allah sana mübarek kılsın. Bir koyun ile de olsa velime/düğün yemeği ver” diye buyurdu.[9]
Benim Tercihim Sensin Kardeşim!
Huzeyfe el-Adavî anlatıyor: "Yermük Savaşı'nda amcamın oğlunu aramak üzere yaralıların arasında dolaşıyordum. Yanımda biraz su vardı. Onu buldum, can çekişiyordu. 'Sana su vereyim mi?' dedim, başıyla 'Evet' dedi. Tam verecekken yakındaki bir başka yaralının ah sesini duydu. Amcamın oğlu, suyu ona götürmemi işaret etti.
O yaralının (Haris b. Hişam) yanına koştum. Suyu vereceğim sırada bir başka yaralının (İkrime b. Ebî Cehil) iniltisi duyuldu. Haris de suyu içmeyip ona götürmemi işaret etti. İkrime’nin yanına vardığımda ise son nefesini vermişti. Hemen Haris’e koştum, o da şehit olmuştu. Amcamın oğluna döndüm, o da rahmete kavuşmuştu. Bir yudum su hepsinin elinde dolandı ama hiçbirine nasip olmadı. Onlar kardeşini kendine tercih ederek şehit oldular..."[10]
· İnsanın en zayıf anı, can çekiştiği ve bir yudum suya muhtaç olduğu andır. Bu an bile kendi nefsinin önüne kardeşini koyabilmek, dünyada örneği az bulunacak bir fedakârlık örneğidir.
· Bu tablo bize gösteriyor ki; sahabe için kardeşlik, sadece sohbetlerde konuşulan bir kavram değil, icabında canı pahasına yaşanan bir hakikattir.
İşte sahabelerin, İslam dininden anladığı ve yaşadığı buydu. Vallahi okumaya dahi doyum olmuyor. Âdeta insanı, o sahnelerin arasında yaşatıyor. Biz, bu güzellikleri özlemle anıyor ve yaşamayı murad ediyoruz.
Asrımızdaki Müslümanların da elbette dine bir yaklaşımı var; ancak aradaki fark maalesef dağlar kadardır. Bizlerin onların bir dirhemine dahi yetişemeyeceği malumdur; ancak onların izini takip etme yolu hiçbir zaman kapanmamıştır.
Rabbimiz bizlere, Rasulullah (sav)’in ve sahabilerin (Allah hepsinden razı olsun) ahlâklarıyla ahlâklanmayı nasip etsin. İzlerinden ihlâsla gitmeyi kolaylaştırsın. Bizleri dünya ve ahiret hayrını elde etmeye muvaffak kılsın! Âmin.
[1] Muttefekun aleyh
[2] 4/Nisâ 77
[3] 51/Zâriyat 26
[4] (Müslim)
[5] Buhari.
[6] 59/Haşr 9
[7] 76/İnsan 8
[8] Buhari
[9] Muttefekun aleyh
[10] Hakim, el-Müstedrek)