Bugün, vicdan sahibi hiç kimsenin duyarsız kalamadığı; sinelerde acıya, öfkeye ve nefrete dönüşen sistematik zulmün sorumlusu İsrail’in kuruluşu ve kuruluş aşamalarından bahsetmeye çalışacağım. Tıpkı bugün yaptığı gibi, zorbalıkla, işgal ve gasp ile bulunduğu toprakları himayesine alan İsrail, yalnızca toprak edinme kaygısı gütmemiş, Siyonizm’i benimseyerek çıkarlarına uyan her ne varsa yapmaktan çekinmemiştir. Tarihin en tartışmalı konularından birisidir ki 1200 küsur yıldır Arap çoğunluğun yaşadığı bir toprak parçası, üçüncü bir tarafın (İngiltere) inisiyatifiyle, çoğunluğu Doğu Avrupa’da yaşayan başka bir halka (uluslararası Yahudi topluluğu) milli yurt olarak vaat edilmişti. Doğu Avrupalı Yahudilerin yaşadıkları sıkıntılı hayat, aralarındaki Siyonistleri İngiltere’yi sözünü tutmaya ve Filistin’de bir Yahudi milli yurdu kurmaya mecbur etti; buna karşılık Filistin’in yerleşik Arap halkı kendi yurdunun bir Yahudi devletine dönüştürülmesine karşı çıktı ve elinden geldiğince buna direndi. Tarihçi William L. Cleveland’a göre Filistin sorununun kökeninde Siyonistlerin Filistinli Arapların yaşadıkları topraklar üzerinde hak iddia etmeleri yatar.
1. yüzyılda Roma işgali üzerine Filistin’den kaçan Avrupa’daki Yahudi toplulukları, bir gün Kutsal Topraklar’a dönme fikrini hep canlı tutmuşlardır. Allah’ın onlara bu toprakları vaat ettiği ve kurtuluşlarının bu topraklara dönmeleri ile olacağı inancı, devletlerin ve insanların ayrımcılığa tabi tuttukları Yahudileri yüreklendirmekteydi. Ancak örgütlü siyasal Siyonizm’in doğuşu 19. yüzyıl Avrupa siyasi koşullarına kadar bekledi. Batı ve Doğu Avrupa’da durumlar birbirinden çok farklı haldeydi. Yahudi diasporasının başlıca merkezleri olan Polonya ve Rusya’da milyonlarca Doğu Avrupalı Yahudi Amerika Birleşik Devletleri’ne göçerken, Batı Avrupa’da liberal milliyetçilik akımı ile birlikte asimile olmaktaydılar. Rusya’da 1880’li yıllarda yaşanan olayların ardından Filistin’e odaklanmış Yahudi milliyetçiliği ön plana çıktı ve bu kapsamda örgütlenmeler başladı.
Siyonizm fikri kendisinden çıkmadıysa da, Theodor Herzl mevcut ideolojiyi uluslararası harekete dönüştüren isimdir. Siyasal Siyonizm’in ideolojik temelini sağlayan “Yahudi Devleti” ismindeki kitabı Doğu Avrupalı Yahudiler üzerinde büyük etki bıraktı. 1897’de Herzl’in çabalarıyla toplanan ilk Siyonist Kongresi bu hareketin kilometre taşlarından birisi olmuştur. Ancak bu çabalar büyük bir devlet tarafından siyasal, Batı Yahudi toplumunun da mali desteği olmadan sonuca ulaşamayacaktı.
Tam da bu aşamada meydana gelen 1. Dünya Savaşı ve Osmanlı Devleti’nin topraklarının İngiltere, Fransa ve Rusya tarafından bölünmesi planı, İngiltere’nin Şerif Hüseyin’e verdiği söz (bkz. Şerif Hüseyin ve McMahon Yazışmaları) ve İngiltere ile Fransa arasında imzalanan Sykes-Picot Anlaşması, Siyonistlerin Filistin topraklarında kuracakları devletin ön hazırlık aşamalarını oluşturdu. Öyle ki Siyonistler 1. Dünya Savaşı’nın kazananı İngiltere’nin siyasetinde aktif rol oynamakta ve İngiltere’nin Filistin’de Yahudi yerleşimini desteklemesine doğrudan sebep olmaktaydılar. Bu bağlamda Balfour Deklarasyonu İngiliz kabinesi tarafından yayınlanmıştır. Bu deklarasyon Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulmasıyla sonuçlanmıştır.
İngilizlerin 1917 Aralık ayında Kudüs’ü ele geçirmeleri Filistin’i Osmanlı idaresinden çıkarmış, 1920’ye kadar İngiliz askeri idaresi altına sokmuştu. Daha sonra sivil iradeye geçen Filistin mandası, tam 28 yıl boyunca sürdü. Ancak fiili bir devletin kurulması için temel şartlardan olan nüfus sorunu hala gündemdeydi. Bu dönemde nüfusun yüzde 85’ini Filistinli Araplar oluşturmaktaydı. Çok acıdır ki Filistin’de yaşayan Arap topluluklarının iktidar rekabetleri, İngilizlerin de tarafları birbirine düşürmesiyle zayıf bir otoriteyi meydana getirmişti. Bu sırada Filistin’deki mevcut Yahudiler örgütlenmeye ve çıkarlarına hizmet edecek kurumlar kurmaya başlamıştı.
Siyonist davaya yardım, sadece manda içinde kurulmuş olan kurumlardan değil, Filistin dışındaki kişiler ve örgütlerden de gelmekteydi. Gelecekte İsrail’in ilk cumhurbaşkanı olacak Haim Weizmann, Londra’da Dünya Siyonist Örgütü’nün başkanı olarak faaliyet göstermekteydi. Bir diğer önemli dış destek ise Amerika’ya göç etmiş Yahudi toplumundan gelmekteydi. Amerika Birleşik Devletleri’nin 2. Dünya Savaşı’nda dünya gücü olmasıyla, Amerikalı Yahudiler de Filistin sorununun sonucunu belirlemede çok önemli bir rol oynadılar.
Yazımızın başında belirtildiği üzere Filistin sorununun temelinde Yahudi göçü ve toprak elde etme yatmaktadır. Siyonistlerin hedefi, kısıtlanmamış göçten yararlanarak mandanın Yahudi nüfusunu çoğaltmak ve böylece milli bir yurdun varlığı adına inandırıcı bir iddiada bulunmaktı. Göçmenleri yerleştirmek ve beslemek için mümkün olduğu kadar ekilebilir toprağa sahip olmak gerekiyordu. Bu ikili hedefe varmaya çalışan Siyonizm, yerel Arap nüfusun aleyhine girişilen bir yerleşim sömürgeciliği projesini andırmaktaydı.
Yahudilerin Filistin’e göçü “aliyah” adı verilen bir dalgalar dizisi halinde oldu. İlk iki aliyah, 1. Dünya Savaşı’ndan önceydi. 1919 ile 1923 yılları arasındaki üçüncü dalgada, çoğunluğu Doğu Avrupa’dan 30 bin kadar göçmen geldi. 1924 ile 1926 yılları arasındaki aliyahta çoğunluğu Polonya’dan 50 bin göçmen daha geldi. 1933’e kadar yavaşlayan göçmen akışı, Almanya’da Hitler ile Nazi partisinin yükselmesiyle birlikte, 1933’ten 1936’ya kadar olan beşinci aliyahta 170 bin Yahudi’nin göçüne sebebiyet verdi. Ancak beşinci aliyah diğerlerinden bir yönüyle farklıydı. Almanya’dan gelen bu göçmen Yahudiler eğitimli meslek sahibi, genellikle yanlarında önemli miktarda sermaye getiren işadamlarını bulunduruyordu.
Sınırlı tarım potansiyeli olan bir bölgede ekilebilir toprağın çatışma konusu olması şaşılacak şey değildir. Siyonistlerin kurduğu Yahudi Milli Fonu bu toprakların satın alımından ve kiralamasından sorumluydu. Siyonistler toprakları genellikle ülkede yaşamayan Arap sahiplerinden satın almaktaydılar. Manda döneminde Beyrut’taki Sursock ailesinden, 1920’de verimli Jezreel Vadisi’nde Yahudi Milli Fonu’na 50 bin dönüm arazi satılmıştı.
Sorun sadece toprakla kalmamış, Yahudilerin Ağlama Duvarı kalıntılarını kutsal görmeleriyle beraber toplumsal ve dini çekişmeler de gün yüzüne çıkmıştı. Duvar ve yakın çevresi Kubbet-üs-Sahra ve el-Aksa Camii’nin bulunduğu Harem el-Şerif’in batı mesnedi olduğundan Müslümanlar nezdinde de dini bir mekandı. İngiliz mandası döneminde duvar vakıf olarak kabul edildiğinden yetkisi Müslümanlara aitti. Yahudilerin taşkınlıkları dolayısı ile şiddet olayları patlak vermiş ve bölgede karşılıklı ölümler baş göstermiştir. Bu olaylar daha sonrasında isyanlara ve mandanın sahibi İngiltere’nin ciddi önlemler almasına sebep olmuştur.
2. Dünya Savaşı sırasında yaşananlar, dünya Yahudilerinin Amerika’ya olan baskıları, Filistin’de derhal bir Yahudi devletinin kurulması gerekliliğini gündeme sokmuştur. Yahudi Ajansı’nın 2. Dünya Savaşı’nın sonuna doğru bir İsrail devletinin derhal kurulması ve bunu güce başvurarak yapmaktı. Bunun neticesinde terör olayları baş göstermiş, İngiltere’nin mandasına karşı tehdit oluşturmaya başlanmıştı. Birleşmiş Milletlerin olaya dahil olmasıyla beraber, Amerikan başkanı Truman’ın yoğun çabası ile birlikte Filistin’in Arap ve Yahudi devleti olarak bölünmesi ve Kudüs’ün uluslararası statü kazanması kabul edilmişti. Bu alınan karar ile beraber İngiltere Filistin mandasının 15 Mayıs 1948’de biteceğini ilan etti. Bu süreçte yaşanan katliam ve terör olayları zirveye ulaştı. Ancak İngilizler buna engel olmak yerine kendi çekilmelerine yoğunlaştılar. İngiliz sorumlusu yüksek komiser Cunningham’ın Filistin’i terk edişinden birkaç saat sonra Ben-Gurion, İsrail devletinin bağımsızlığını ilan etti. Yeni devlet Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği tarafından derhal tanındı.
15 Mayıs 1948’de Mısır, Suriye, Lübnan, Ürdün ve Irak ordu birlikleri İsrail’e girdiler, bölgesel bir savaş başlattılar ve savaş 1948 Aralık ayında Arap güçlerinin yenilgisi, İsrail topraklarının genişlemesi ve BM’nin Filistin Arap devleti kurulması önerisinin çökmesiyle sona erdi. Bununla beraber Filistinli Araplar sistematik bir şekilde yerlerinden atılma ve geri dönüşü olmayan bir kaçış ile karşı karşıya kaldılar. İsrail zorla, işgal ve teröre başvurarak kendi İstiklal Savaşı’nı vermiş oldu. Tam anlamıyla Arap toplumu için bir “felaket” olan bu gelişme, günümüzde de varlığını sürdürüyor.