MÜSLÜMANLARDA YAHUDİLEŞME - ÜSTÜNLÜK DUYGUSU

Yahudilerin gazaba uğramalarının sebeplerinden birisi de kendilerini üstün görmeleri ve kibirlenmeleridir. Bu onların kendilerini diğer kavimlerden ve topluluklardan üstün görmelerindendir.

İnsan psikolojisinde de bu böyledir. İnsan kendisini yeterli ve diğer insanlardan üstün gördüğünde kibirlenir, büyüklenir sonrasında ise yaptıklarını yeterli görmeye başlar. Ulaşacağı bir amaç ve hedef var ise kendisinden sadır olanlar bunun için yeterlidir zannına kapılır.

Yahudilerin tarihine bakacak olursak efendimizin zamanında da son gönderilecek olan peygamberlerin kendilerinden geleceğini iddia ederek Araplara üstünlük kurmaya çalışmaktaydılar. Ne zaman ki bahsi geçen peygamber kendilerinden olmayınca o peygamberi yalanlamaya ve inkar etmeye başladılar.

Üstünlük duygusu, insanın diğer insanların kazandığı lütufları hak etmediğini düşünmekten, kendisinin ise tüm kazandıklarını ve daha fazlasını hak ettiğine inanmasından kaynaklanmaktadır.

İşte bu kibir ve üstünlük duygusu, kendini özel hissetme, kimselere muhtaç olmama duygusu Yahudilerin temel özelliklerindendir.

Onların iddiası ile onlar, Allah'ın peygamberine mensub olanlardır. Peygamberler ise, Allah'ın oğullarıdır. Allah, onları des­tekler ve dolayısıyla Allah onları sever. Kendi kitaplarında da Allah'ın kulu İsrail'e (Ya'kub aleyhisselam) şöyle dediğini naklederler; “Sen benim ilk oğlumsun.”

Bu kitaplarını tevîl edilmeyecek şekilde yorumlayarak tah­rif ettiler. Onların içerisinde müslüman olan birçokları ise Yahudileri bu hususta reddederek, bu ifadenin Yahudilere göre oğul ifadesinin sadece şeref ve saygı ifadesi olduğunu belirtmişlerdir.

Bu düşünce ve bu düşüncenin getirisi olan özellik, onların helakına, gazaba uğramalarına ve yoldan çıkmalarına sebep olmuştur. Kendilerini Allah’ın özel kulları addetmektedirler. Bununla beraber Allah yanında ve katında özel bir yere sahip olduklarını savunmaktadırlar.

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

“Yahudiler ve Hristiyanlar, “Biz Allah'ın oğulları ve sevgili kullarıyız.” dediler.”[1]

Bu ayetin sebebi nuzulü ile alakalı olarak gelen rivayet şu şekildedir;

“Yahudilerden bazıları Rasulullah’a (sav) gelerek onunla konuştular. Efendimiz de kendileriyle konuştu ve onları Allah’tan korkmaya davet etti. Onlar ise “Ey Muhammed! Bizi niçin korkutacaksın? Biz Allah’ın çocukları ve dostlarıyız” dediler. Allah Teâlâ’da bunun üzerine bu ayeti indirdi.[2]

Özetle bu ayette geçen oğul ifadesi ve ibaresi kendilerinin Allah’ın özel kulları olduğunu iddia etmelerinden kaynaklanmaktadır. Yakınlığı ifade etmek kastı ile söylenmektedir.

Yazının konusunun daha iyi anlaşılması için bir ayet daha zikretmek yerinde olacaktır. Bu ayetleri zikrettikten sonra kafamızdaki Yahudi tasavvuru daha da netleşecektir.

Bir de dediler ki: “Bize ateş, sayılı birkaç günden başka asla dokunmayacaktır.” Sen onlara de ki: “Siz bunun için Allah'tan söz mü aldınız? -Eğer böyle ise, Allah verdiği sözden dönmez-. Yoksa siz Allah'a karşı bilemeyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”[3]

Yukarıdaki ilk ayette kendileri için “Allah’ın oğlu” yakıştırmaları onların peygamber soyundan geldiklerinden dolayıdır. Yahudiler peygamberlerin Allah’a yakınlıklarından ötürü oğulları gibi olacağını iddia etmektedirler. Bundan dolayı da kendileri peygamber soyuna müntesip olduklarından bunun diğer kavimler katında kendileri adına bir artı olduğunu zannetmektedirler.

Bir sonrası ayette ise kendilerinden emin bir şekilde, Allah’tan söz almışçasına ateşin kendilerini yakmayacağını, ateşin onlar için birkaç günden ibaret olduğu tezini savunmaktadırlar. Çünkü onlar sözde “Allah’ın sevgili kulları”dır.

Bakıldığında Yahudiler ile alakalı şu husus net bir şekilde ortaya çıkmaktadır; Kendilerinin peygamber soyundan olduğundan, daha önce yapmış oldukları amelleri ve Allah yanında özel bir yere sahip oldukları kuruntusu ile her şeyi yapabileceklerini zannetmeleri onların bir huyudur.

Bakara suresinde geçen ayetin aynı lafzı ile gelen başka bir ayeti öncesi ile okuduğumuzda bu ortaya koyduğumuz hususun netliği daha da ortaya çıkmaktadır.

“Kendilerine Kitap'tan bir pay verilenleri görmüyor musun ki, aralarında hüküm vermesi için Allah'ın Kitabına çağrılıyorlar da sonra içlerinden bir kısmı yüz çevirerek dönüp gidiyor.

Bunun sebebi, onların, “Bize, ateş sadece sayılı günlerde dokunacaktır.” demeleridir. Uydura geldikleri şeyler dinleri konusunda kendilerini aldatmıştır.”[4]

Allah’ın kitabına çağrıldıklarında yüz çevirmeleri, kendilerinin yanmayacağına ve cenneti kazanmayı ya da cehennemden azat olmayı garantilediklerini zannetmelerinden kaynaklanmaktadır. Ez cümle şöyle demektedirler; “Biz zaten belli bir makama ulaşmış bir topluluğuz. Dolayısıyla bir takım hususlardan azat olmuşuz. İstediğimizi bundan sonrası için yapmakta özgürüz.”

Yahudilerin bu özelliği üzerine biraz tefekkür ettiğimizde aklımıza neler geliyor? Biraz düşünelim.

Bu düşünce yapısı bize kendimizi ve içinde yaşamış olduğumuz toplumu hatırlatmaktadır.

İçinde bulunduğumuz küfür ve şirk toplumuna hepimiz bir takım vesileler ile davet yapmaktayız. Karşımıza sıklıkla çıkan bir itiraz kendi toplumumuzun ve yaşadığımız devletin Müslüman olduğu iddiası ve bahanesidir. “Bunu nereden çıkarttın?” diye soracak olsak ceddimizi, baba ve atalarımızın geçmişini ortaya koymaktadırlar. “Asırlardır ve yıllardır İslam ile hüküm süren Osmanlı torunlarından ne beklenebilir ki. Elbette dedelerimiz gibi bizler de Müslümanlarız.” demektedirler. Ya da bunların hiçbirini söylemeden sadece “Elhamdülillah Müslümanım!” ibaresini her bir bireyin ağzından duymaktayız. Peki İslamını gösteren bir fiil söylemesini isteğinde ise en takvalısının günlük beş vakit gittiği namazlar olduğunu anlıyoruz. Günlük beş vakit namazını kılan hacı dayı arkasından cami avlusunda arkadaşları ile birlikte finans kurumlarına yatırdığı, faizini beklediği paranın kritiği yapmak ile vakit geçirmekte. Ya da kız kardeşleri ile paylaşacağı mirasın eşit olarak paylaşılması gerektiğini savunmakta.

Velhasıl İslama kendisini nispet ederken kendisinden islam olmayan cümleler ve haller sadır olmakta. Kendisinin İslam olduktan sonra yaptıklarının islama zarar vermeyeceğini düşünmektedir.  

Şu cümleyi defalarca duymuş birisi olarak yazıyorum. “Bir kere Lailaheillah dedik. Günahımız kadar yanıp sonrasında cennete gideceğiz.” diye kendi hallerinin bir zimmet ve garanti altında olduğunu zannetmekteler. Toplumumuz Müslüman anne babadan doğmayı, kimliğinde islam yazmasını, tarihinde islam olan topraklarda doğup büyümenin bizzat kendisini islam zannetmekte ve bununla gururlanmakta, bunu yeterli görerek yaşayacağı hayatında ona göre olacağını sanmaktadır. Geçmişte olanlar ve adımızın Müslüman olması bizler için bir garantidir. Dolayısıyla istediğimizi bundan sonrası için yapabiliriz. İşte Yahudileşme ve üstünlük duygusu ise tam da budur. Kişinin nispetinden dolayı yapacaklarının kendisine zarar vermeyeceği duygusu insanın Yahudileşmesidir. Daha mühimi ise kendisinin gazaba uğramasına bir vesile olmasıdır.

Toplumumuza şunu söylemek gerekir; Eğer peygambere yakınlık ise Ebu Leheb ve Ebu Talib’ten daha yakın bir akraba görmedik. Daha da ilerisi Nuh aleyhisselam’ın kadını ve oğludur. Ancak bu bile onları kurtarmadı. Akrabalık, neseb onlara ne fayda verdi ki bizlere versin. İslamı yaşamadıktan sonra islam bizim kimliklerimizde yazdığından ötürü Müslüman olmayız. Eğer islam doğduğumuz topraklarımızdan kaynaklanıyor ise Kuzey Kore’de ya da Çin’de doğan insan için -haşa- Rabbimizin adaletsizliği söz konusu olurdu ki durum asla böyle değildir.

Tevhid ehli camia ve Müslümanlara dönük olarak ise bu hasletin tezahürü de şu şekildedir; Tevhid ehli insanlar kendilerine Allah’ın hidayet etmesi ve tevhidi öğrendikten sonra Allah’ın seçkin kulları arasına girdiğine inanarak, kendisi dışındaki her kavme tepeden bakmaya başlamaktadır. Bu suretle sonrasında da hem islamın kendisinden beklediği hatta hem de kendisinin inancı ile alakalı bile bir girişimde bulunmamaktadır. Ağzında bir takım akideye taalluk eden meseleler ancak ahlâkı kafir ahlâkı, ağzında bir takım itikadî tartışmalar ancak olaylara ve dünyaya bakış açısı münafık bakış açısı… Dolayısıyla iddiası tevhid olsa da hayatı ehli kitaptan, Yahudilerden farksız…

Allah’ın hidayet etmesi çok büyük bir nimettir. Ancak bu nimetin elde tutulabilmesi için sahip olduğun nimetin kaybolmaması için endişe duyulması ve çabalanması gerekmektedir. Allah Teâlâ insanın kara kaşına ve kara gözüne baktığından hidayet etmez. İnsan hidayeti arar, yönelir netice itibariyle de Allah Teâlâ da kişiye hidayet eder.

Rabbimiz yüceltilmeye ya da tevhid edilmeye muhtaç değildir ki hidayet verdiği ve kendisini tevhid ettiği insanı o hâl üzere sürekli bırakma zorunda kendisini hissetsin. Hidayete layık olmadığı anda insandan hidayeti alabilir. Ya da kişinin hidayeti koruması ve onunla alakalı endişe hissetmediğinde Rabbimiz o nimeti o kişiden alabilir. Hiçbir insanın garantisi yoktur.

Biz Müslümanlar da şu psikoloji var; “Bizler zaten Müslümanlarız. Dolayısıyla günah işleyebilir, bazı günahlardan sakınmayabiliriz. Çünkü Allah affedecek.” Bu düşünce ve psikoloji bir yönü ile doğrudur. Ama yanlış olan hidayet bulduğu tezine dayanarak rahatlıkla günah işleme isteğidir.

Günah, insanı ebedi cehennemlik yapmaz. Ama bu düşünce ve bu görüş insanı cehenneme sürükleyebilir. Çünkü her bir küçük günah, insanı büyük günaha, her bir büyük günah ise büyük şirke insanı sürükleme potansiyeline sahiptir.

Müslümanlar tevhidi yerine getirdiği gerçeğine sırt dayayarak islamın kendisine yüklediği diğer tüm sorumluluklardan kaçarcasına sürekli olarak tevhidi gerçekleştirmesini ön plana çıkarma gayretinde bulunmaktadır.

Peki ne yapmalıyız? Allah’ın bize hidayet ettiğini bilmeli, bu nimetin şükrünü eda etmeli ve sürekli bir acziyetin içerisinde olmalı ve Allah’a karşı sürekli bir tevazu ile hareket etmeliyiz.

Kardeşlerimize karşı takınmamız gereken şey; her bir kardeşimizin bizden daha hayırlı ve üstün olduğu duygusunu taşımalıyız. Yaşı bizden küçük ise “Benden daha az günahı vardır.” demeli, yaşı bizden büyük ise “Benden daha çok hayrı vardır.” diyebilmeliyiz.

Topluma karşı ise; Allah’ın dilemesinin bir neticesi Rabbimiz bizlere hidayet etti. Eğer hidayet etmeseydi ben hidayet üzere olamazdım. Beni de bunlardan birisi ile değiştirir ise diye korkacağız, tefekkür edeceğiz. Çünkü kalpler Allah’ın iki parmağı arasındadır. Nice insanlar vardır. Hidayetlerine sebep olan insanlar sapmıştır da kendileri hala hidayet üzeredirler. Kimileri de vardır ki hidayet bulmuş sonrasında ise dinlerinden geriye dönmüşlerdir.

Nice insanlar vardı islam ile tanış olduktan sonra Allah Teâlâ kendilerinden hidayetlerini alıverdi. İslam üzere belli bir müddet yaşadılar. Bazıları salih amellerde bulundu, belki kimileri başkalarının hidayetlerine vesile oldu. Kimileri cezaevinde yattılar, cihad ettiler, çileler çektiler. Ancak hidayet üzere kalamadılar. Bu bizleri korkutmalıdır. Firavunun sihirbazları gibi kısacık bir zamanda iman üzere olup iman üzere ölenler olduğu gibi niceleri de hayatlarının tamamını tevhid üzere geçirip de iman üzere ölemediler.

İbnül Cevzî şöyle demektedir; “Zikir meclislerinde 200.000 den fazla kişi benim vesilem ile tevbe etti. 200 den fazla kişi benim vesilem ile Müslüman oldu. Ağlamayan nice katı kalpli kimselerin gözleri nasihatlerim ile yaşardı. Bir gün mecliste oturdum ve etrafımda 10.000 den fazla ancak kalpleri yumuşamış, gözleri yaşarmış insanlar gördüm. Ve kendi kendime dedim ki; ‘Eğer onlar kurtulur da sen helak olursan halin nice olur.’ Ve sonrasında şöyle nida ettim; ‘İlahî! Seyyidî! Eğer kıyamet günü üzerime azap takdir edecek olursan kendim içim değil ancak senin kereminin korunması için bunu hiçbir kuluna bildirme. Ta ki kullar ‘Allah Teâlâ kendisine davet eden birine azap etti.’ demesinler.”[5]

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

“İşte bu, yapmakta olduklarınıza karşılık size miras verilen cennettir.”[6]

Miras kelimesi bu ayet ile birlikte birçok ayette geçmektedir. Müminlerin cennete mirasçı olmalarından bahsedilmektedir. Peki mirasçı olmak ya da miras kalması nedir?

Efendimiz bize bunu şu şekilde izah etmektedir;

Allah Rasulü (sav) şöyle buyurmuştur; “Cehennem­lik, cennetteki yerini hasretle görecek ve ‘Şayet Allah beni hidayete er­dirmiş olsaydı, elbette ben, muttakilerden olurdum.’ diyecektir. Cennet­lik de cehennemdeki yerini görerek ‘Şayet Allah, bizi hidayete erdirmiş olmasaydı, elbette biz hidayete eremezdik’ diyecek ve bu onun için bir şükür olacaktır.”

Allah Rasulü (sav) şöyle devam etti; “Biri cennette, diğeri cehennemde olmak üzere iki yeri olmayan kimse yoktur. Kâfir, müminin cehennemdeki yerine mirasçı olacak, mümin de kâfirin cen­netteki yerine mirasçı olacaktır. İşte Allah Teâlâ’nın: “İşte o cennet, işlediklerinize karşılık size miras kılındı” sözü budur.”[7]

Rasulullah (sav) şöyle buyurmaktadır;

“Bir kimse ‘İnsanlar helak oldu’ dediğinde, o kimse onların ilk helak olanıdır.”[8]

Kişi ‘İnsanlar helak oldu’ cümlesini kendisini üstün saymak, insanları küçük görmek, hakir görmek için söylediğinde bu kendisini müstağni görmek olacağından kendi helakı ile sonuçlanacaktır. Bu üstünlük duygusu işte Yahudileşmektir.

Yine bir başka hadiste şöyle geçmektedir;

“Bir adam; 'Vallahi Allah falancayı mağfiret etmeyecek' diyerek kestirip attı. Allah Teala ise 'Falancayı mağfiret etmeyeceğim hususunda yemin eden de kim?! Ben onu mağfiret ettim, senin amelini de iptal ettim!' buyurdu.”[9]

Asıl itibariyle zahiri küfür olan bir kimseye küfür ile hükmetmek, zahiri islam olan birine de islam ile hükmetmek ehli sünnetin inanç esaslarındandır. Ancak bu hadiste bahsi geçen şey insanı küçük görerek ve kişinin kendisini garantide görerek muhatabı hakkında yemin etmesinden kaynaklanmaktadır.

Müslümanlara burada düşen husus hidayetin bir nimet olduğunu bilmek ve bunun için kendilerini üstün görmeksizin o hidayeti kaybetmemek için çalışmaları, kendilerini müstağni görmemeleridir.

Aişe’den (ranha) rivayet edildiğine göre O şöyle demiştir; “Ben Rasulullah’ın (sav) “Ey kalpleri evirip çeviren! Kalbimi dinin üzere sabit kıl.” diye çok dua ettiğini duydum. Bunun üzerine “Ey Allah’ın Rasulü! Bu duayı çok yaptığını görüyorum. Sen korkuyor musun?” dedim. O (sav) ise “Evet ey Aişe! Beni ne emin kılabilir ki? Kulların kapleri Rahman’ın iki parmağı arasındadır” dedi.[10]

Efendimiz (sav) dahi günahtan masum olduğu halde, geçmiş ve gelecek günahları bağışlanmış olmasına rağmen kendisi korkusunu ifade etmektedir. Ya bizlerin durumu?

Rabbim bizleri ve sizleri hidayet ettikten sonra saptırdığı kimselerden kılmasın. Amin…

Selam ve dua ile…

 

 

 


[1] (5/Maide 18)

[2] Taberî

[3] (2/Bakara 80)

[4] (3/Ali İmran 23-24)

[5] (İbnül Cevzi- Saydul Hatır)

[6] (43/Zuhruf 72)

[7] (İbni Kesir) *Hadisin farklı varyantları İbni Mace, Taberi ve Beyhakî de geçmektedir. İsnadı sahihtir.

[8] (Müslim)

[9] (Müslim)

[10] (Nesai)