Savaşlar hiç şüphesiz gözle görülen yıkımları getirir. İnsanların ölmesine, sınırların değişmesine, yeni hükümetlerin veya yönetimlerin kurulmasına ve en nihayetinde kimilerinin kazançlı kimilerinin de zararlı çıktığı bir süreçle sonlanır. 19.Yüzyılın “Hasta adamı” Osmanlı Devleti de 1.Dünya Savaşı’nda bu yıkım ile karşı karşıya kalmış, toprakları parçalanmış, fiilen işgal edilmiş ve sonunda günümüz sınırları ile Türkiye Cumhuriyeti’ne dönüşmüştür. Bu yazımızda, Osmanlı Devleti’nin Orta Doğu’daki günümüz toprakları olan Suriye, Irak, Lübnan ve Filistin’in 1916 yılında İngiltere ve Fransa tarafından nasıl paylaşıldığını ve yine Arap yarımadasının bağımsızlaşması sürecinden bahsedeceğim.
Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasına götüren bazı sebepleri aktarmamız konuyu anlamamız açısından faydalı olacaktır. Avrupa’daki sömürgecilik yarışının, Orta Doğu petrolünün ve ticaret yollarının ele geçirilmesi, tekstil ve diğer ham madde kaynaklarının kontrolü arzusu; İttifak Devletleri (Almanya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı Devleti) ile İtilaf Devletleri’ni (İngiltere, Sırbistan, Fransa ve Rusya) karşı karşıya getirdi. Her ne kadar gerekçe Avusturya Arşidükü Ferdinand’ın, Saraybosna’da öldürülmesi üzerine Avusturya’nın Sırbistan’ı işgal etmesi olarak gösterilse de savaşın temel sebebi sömürgecilik yarışının çıkarlar üzerinde karşı konulamaz çatışmasıydı. 1909 yılında Osmanlı iktidarını ele geçiren İttihat Terakki, Osmanlı’nın Almanya yanında savaşa girmesine, Arap yarımadasının siyasi ve toplumsal düzeninin değişmesine sebebiyet vermiştir. Bu bağlamda ileride açıklayacağımız Arap milliyetçiliği ve bağımsızlığı hareketinin kıvılcımı ortaya çıkmıştır.
Osmanlı Devleti’nin elinde bulundurduğu topraklar; ticari ve stratejik kontrol noktaları (Süveyş Kanalı, Basra Körfezi vb.) petrol ve Asya sömürgelerine giden yollar, İngiltere ve Fransa’nın iştahını kabartmış; Mısır, Basra Körfezi, İstanbul ve Çanakkale Boğazları İtilaf Devletleri’nin öncelikli hedefi olmuştur. 4 yıl süren kanlı savaş ve imzalanan barış anlaşmaları nihayetinde Osmanlı Devleti’nin yenilmesine ve parçalanmasına sebep olmuştur. Bu kısa özetten sonra sizlerle paylaşmak istediğim asıl konu, savaşın görünmeyen kısmı ile alakalı. Bunlardan ilki, Şerif Hüseyin ibn Ali ve Arap isyanı.
Osmanlıların savaşa girmesinin İngiltere çevrelerinde ortaya çıkardığı kaygıların başında İslami dayanışma sorunu gelmekteydi. Halife-Sultan’ın İtilaf Devletlerine karşı yaptığı cihat ilanı, İngiltere’nin sömürgesi olan Hindistan yolunda olduğu kadar Hindistan’ın kendi içinde de huzursuzluk ortaya çıkarabilirdi. Bunu önlemek adına İngiltere’nin aradığı, onlarla işbirliği yapacak ve Osmanlı halifesinin prestijini sarsacak önemli bir şahsiyetti. Bu aradıkları kişinin Mekke emiri Şerif Hüseyin ibn Ali olabileceğini düşündüler.
Osmanlı Devleti’nde en prestijli Arap-İslam makamı, Mekke emirliğiydi. 1908 yılında 2. Abdulhamid tarafından göreve getirilen Şerif Hüseyin, İttihat Terakki hükümetine siyasal ve dini sebepler ile güvenmiyordu. Şerif Hüseyin 1915 yılı Temmuz ayında Mısır’daki İngiliz Yüksek Komiseri Sir Henry McMahon’a bir mektup göndererek, İngiltere ile ittifaka girip kendi Osmanlı hükümetine başkaldırma koşullarını bildirdi. Böylece Hüseyin – McMahon yazışması (Temmuz 1915-Mart 1916) başlamış oldu ki İngiltere bağımsız bir Arap devletini desteklemeye söz verip sonra da sözünden caydığı büyük tartışmasının temelinde bu on mektup yatmaktadır. 1. Dünya Savaşı sonrası Orta Doğu tarihinin büyük bir kısmı İngiltere’nin bu vaatleri üzerinde dönmüştür.
İngiltere, Hüseyin kadar önemli bir Müslüman müttefik bulma fırsatının yanı sıra, Osmanlılara karşı bir Arap ayaklanması fikrini kabul edebilirdi; bunun üzerine McMahon’a, Hüseyin’in girişimini sürdürme talimatı verildi. Yazışmalarda en çekişmeli konu, sınırlardı. Bütün Arap halkını temsil ettiğini iddia eden Hüseyin, Osmanlılara karşı silahlı ayaklanma karşılığında İngiltere’nin Arabistan yarımadası, Büyük Suriye (Lübnan ve Filistin dahil) ve Irak vilayetlerini-yani Mısır’ın doğusundaki Arapça konuşulan dünyayı- kapsayan bağımsız bir Arap devletinin tanınmasını istiyordu. Ancak İngiltere kendi gelecekteki çıkarlarının yanı sıra müttefiki Fransa’nın da çıkarlarını koruma peşindeydi. Özellikle Suriye kıyıları, Irak’ın Basra ve Bağdat vilayetleri tartışma konusu olurken, nihayetinde McMahon “Büyük Britanya, Mekke Şerifi’nin önerdiği sınırlar içinde kalan bölgedeki bütün Arapların bağımsızlığını tanımaya ve korumaya hazırdır” sözünü verdi.
İngiltere, savaştan sonra bağımsız bir Arap devletini tanımayı kabul etmenin yanı sıra, Hüseyin'e Osmanlılara karşı ayaklanması için malzeme, silah ve para verecek ve ilan edildiği takdirde bir Arap halifesini tanıyacaktı. Buna karşılık Hüseyin, devlete karşı topyekun silahlı ayaklanma başlatacak ve Osmanlı rejimini İslamiyet'in düşmanı olarak niteleyecekti. Hüseyin'in aşiret güçleri Mekke'deki Osmanlı garnizonuna 10 Haziran 1916'da saldırınca Arap isyanı başlamış oldu. Eylül ayı geldiğinde Hicaz'ın önemli şehirlerinin çoğu -savaş boyunca kuşatma altına alınan Medine dışında- Hüseyin'in eline geçmişti. İsyanı kumanda eden Hüseyin’in oğlu Faysal, 1 Ekim 1918’de askerleriyle Şam’a girmesi ve İngilizlerin babasına verdiği söz neticesinde bir idari yönetim kurmaya çalışması Arapların savaş çabalarının sonunun geldiğine işaret etmekteydi.
İngiltere’nin Şerif Hüseyin özelinde Araplar üzerinden güttüğü bu siyaset, savaşın diğer bir bölgesinde pek de yolunda gitmeyen durumlar dolayısı ile başka bir hale dönüşecekti. İttifak devletleri savaş sırasında Osmanlı topraklarının gelecekteki durumu hakkında aralarında çeşitli anlaşmalar imzalamışlardı. Bu anlaşmalar İtilaf Devletleri'nin Arap müttefiklerinin ihtiyaçlarını göz önüne almayıp, sadece ittifakın Avrupalı üyelerinin çıkarlarına hizmet amacını güdüyor, bir araştırmacının deyimiyle "Yayılmacılar için önceden yer ayırtılıyordu” Anlaşmaların amacı, savaş sonrasında ortaya çıkabilecek anlaşmazlıkları önceden bir çözüme kavuşturarak ittifakı ayakta tutmaktı. Bu da ittifak üyelerine önceden toprak dağıtımı sağlayarak elde edilmişti.
1915'te Rus orduları Doğu Anadolu'dan Osmanlılar ve Polonya'da Almanlarca hezimete uğratılırken, İngiltere ile Fransa Rusların savaşa devam etme isteklerinin kaybolacağından korkuyorlardı. Bu nedenle Çar’a en çok arzulanan 'ön avans'ı teklif etmeye karar verdiler. Savaştan önce asla düşünülemeyecek bir şey olarak İngiltere, Fransa ve Rusya'nın bir araya gelmesiyle 1915 Mart ayında Konstantinopolis Anlaşması'nı imzalayarak Rusya'ya İstanbul'u ve Boğazları ilhak etme hakkını tanıdılar. Konstantinopolis Anlaşması asla yürürlüğe girmedi ve Lenin'in 1917 Bolşevik Devrimi'nden sonra hükümetin çarın müttefikleriyle yaptığı eski anlaşmaları hükümsüz sayma kararını, hiç kuşkusuz İngiltere de Fransa da büyük bir rahatlamayla karşılamışlardır.
Müttefikler arasındaki en tartışmalı konu, Fransa'nın Osmanlı Suriyesi'nde hak iddia etmesinin İngiltere ile Fransa arasında sürekli bir gerilim yaratmasıydı. Fransa batı cephesinde korkunç muharebe savaşlarının yükünü taşırken Ortadoğu'daki çıkarlarını doğrudan koruyamıyordu ve bölgede İngiltere'nin giderek artan askeri varlığını korkuyLa gözlemekteydi. Bu konuyu çözümlemek için iki ülke temsilcileri 1916 Mayıs ayında yaptıkları gizli bir anlaşmayla Arap Ortadoğusu'nun büyük bir kısmını kendi aralarında böldüler. Sykes-Picot adıyla tanınan bu anlaşma, İngiltere'nin Şerif Hüseyin'e verdiği sözlerin bir kısmını ihlal ettiği için savaşın en tartışmalı belgesidir. Anlaşma Fransa'nın Suriye üzerindeki eski iddialarını tanıyarak Fransa'ya güney Lübnan'dan Anadolu'ya kadar Suriye kıyıları üzerinde büyük bir 'doğrudan kontrol' bölgesi vermekteydi. Fransa ayrıca Suriye içinde dolaylı bir etkinliğe sahip olacaktı. Irak'taki İngiliz statüsü de garanti altına alınıyordu; İngiltere, Mezopotamya'nın güneyini 'doğrudan kontrol' edecek ve Gazze'den Kerkük'e kadar uzanan özel bir dolaylı etkinlik alanına sahip olacaktı. Hüseyin'e vaat edilen bağımsız Arap devletiyse, İngiliz ve Fransızların dolaylı etkinlik bölgeleri arasında bir devlet veya devletler konfederasyonu olacaktı. Anlaşma şartlarına göre Filistin uluslararası yönetim altına alınacaktı. Son olarak da İngiltere, başka bir ilgili tarafa bir 'yer ayırtma' daha yaptı. Amerika, Rus ve Alman Yahudilerine erişebilmek ve aynı zamanda Süveyş Kanalı'na bitişik topraklarda kontrolü eline geçirmek amacıyla Filistin'de bir Yahudi yurdu kurulmasını kabul etti. Bu anlaşma bir mektupla (ünlü 1917 Kasım Balfour Deklarasyonu) Dışişleri Arthur Balfour tarafından ünlü bir İngiliz Siyonisti olan Lord Rothschild'e iletildi. İngilizler dolaylı da olsa Filistin'e Yahudi yerleşimi destekleyeceklerse, İngiltere Filistin'de işgal durumunu sürdürmek zorundaydı. Araplara göre, böyle bir hareket Hüseyin'e verilen sözün ihlaliydi.
Birinci Dünya Savaşı yalnızca cephelerde verilen askerî mücadelelerle değil, aynı zamanda masa başında yapılan pazarlıklar, gizli anlaşmalar ve vaatlerle şekillenmiş bir savaş olmuştur. Osmanlı Devleti'nin çöküşüyle birlikte Orta Doğu’nun yeniden dizayn edilmesi sürecinde, İngiltere ve Fransa gibi İtilaf Devletleri kendi çıkarlarını önceleyerek bölgenin kaderini belirlemişlerdir. Şerif Hüseyin'e verilen bağımsızlık vaatleri, Sykes-Picot Anlaşması ile örtüşmemekte; McMahon yazışmaları ile Balfour Deklarasyonu arasındaki çelişkiler, savaş sonrası Orta Doğu’nun içine itildiği istikrarsızlık ortamının temelini oluşturmaktadır.
Söz konusu süreçte Arap halklarının kendi kaderlerini tayin etme arzusunun, büyük güçlerin jeopolitik ve ekonomik çıkarları uğruna nasıl araçsallaştırıldığı açıkça görülmektedir. Osmanlı sonrası bölgede kurulan yapay sınırlar ve dış müdahalelerle şekillenen siyasi düzen, günümüzde hâlâ devam eden birçok sorunun tarihsel zeminini oluşturur. Bu nedenle, 1916’da çizilen sınırlar ve verilen sözler yalnızca bir dönemin diplomatik belgeleri olarak değil, aynı zamanda bugünün Orta Doğu’sunu anlamak için önemli ipuçları sunan tarihî dönüm noktalarıdır.