Allah’a hamd, Rasulüne salât ve selam olsun.

Rabbimiz kitabında bizlere birçok kavmin ve peygamberin kıssalarını anlatmaktadır. Hiç şüphesiz Kur’an’da bizlere bunların sürekli üzerinden geçmek suretiyle anlatılmasının sebebi vahiy ile muhatap olan bizlerin öğüt ve ibret alması içindir. Kur’an’ın vermiş olduğu bu bilgilerin tamamı doğru ve hak bilgilerdir. Bu kıssaların anlatılması salt bir hikaye ya da -haşa- masal anlatısı gibi değildir. Rabbimizin bu kıssalardan muradı bizlerin ders alması içindir. Kur’an kıssalarının faydaları olarak şunları zikredebiliriz;

1) Kur’an kıssaları hak ile batıl arasındaki mücadelenin varlığını öğretir. Ve onlar hakkında gerçek olan bilgileri verir.

“İşte bunlar, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun ne de kavmin. O hâlde sabret. Çünkü (iyi) sonuç, Allah'a karşı gelmekten sakınanların olacaktır.”[1]

2) Kur’an’da geçen kavimlerin haberleri, kafirler için bir hidayet ve doğruyu bulmalarını sağlaması için birer araçtır.

“Dileseydik o ayetlerle onu elbette yüceltirdik. Fakat o, dünyaya saplanıp kaldı da kendi heva ve hevesine uydu. Onun durumu köpeğin durumu gibidir: Üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur; kendi hâline bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte bu, ayetlerimizi yalanlayan toplumun durumudur. Şimdi onlara bu olayları anlat ki düşünsünler.”[2]

3) Kur’an’ın haberleri, Allah Teâlâ’nın sünnetinin ne olduğu, geçmişte de günümüzde de sünnetullahın aynı kaldığını vurgular. Ayrıca bununla insanların sebat etmesini hedefler.

“(Ey Muhammed!) Peygamberlerin haberlerinden, kendileriyle senin kalbini pekiştirdiğimiz her bir haberi sana aktarıyoruz. Bunlarda, sana hak, mü'minlere de bir öğüt ve hatırlatma gelmiştir.”[3]

4) Kur’an kıssaları tüm insanlara ve özellikle Kur’an talebelerine öğüt verir.

“Andolsun, onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır.” [4]

5) Davetçilere peygamberlerin menheclerini ve insanlardaki nefsi ve şehevi hastalıkları nasıl tedavi edeceklerini öğretir.

Rabbimiz kitabında sadece kıssalardan ya da peygamberlerin tarihinden bahsetmez. Bizlere ayrıca tarih içerisinde yaşamış olan kavimleri ve bu kavimlerin özelliklerini de anlatır. Örneğin münafıkları ve münafıkların özelliklerini anlatır. İsrailoğullarını ve onların hasletlerini de anlatır. Her zaman kötü kavimlerden değil, iman edenlerden, salihlerden, onların kıssalarından da bahseder.  

Kur’an’ın yaklaşık üçte biri kıssalardan oluşmaktadır. Kur’an’ın kıssaları anlatmasının sebebi bundan insanların dersler çıkarması, bahsi geçen övülen ve yerilen hasletleri üzerinde taşıma ya da taşımama noktasında dikkatli olmaları ve dolayısıyla neticesinde onların maruz kaldıkları azaptan korunmaları ya da iyiliğe ulaşmaları içindir.

Tüm insanlarda şöyle bir hastalık var. İnsanlar kuran ve hadisin nasslarını kendi üzerlerine alarak bir okuma yapmıyorlar. Bu hususta insanlar ve toplum arasındaki problemlerin çoğalmasına ve çözülmemesine yol açmaktadır.

Bu problem ne yazık ki tevhid ehli camianın da büyük problemlerindendir. Kuran’a ve onun ayetlerine yaklaşım tarzımız kendimize fayda etmesi yönünden değil de ayetleri başkalarına delil getirme yönüyle kullanmaktayız. Hiç kimse Kur’an’ın naslarını direkt olarak üzerine almamaktadır. ‘Bu ayet acaba bizden bahsediyor mu? Ya da bu ayetlerde anlatılan hususlar, vasıflar bizim üzerimizde var mı yok mu?’ sorusuna cevap aramamaktadır. Bu, ıslahın önündeki en büyük engellerden birisidir.

Şöyle bir örnek ile daha iyi izah edebiliriz; Bir arkadaşınıza ondaki bazı vasıflardan dolayı nasihat ediyorsunuz. Ancak o kimse ben böyle değilim bunu yapan falanca kişidir diyerek sürekli yapılan nasihatleri önemsemeden sağa sola pas etmekle meşgul olmakta. Acaba bu insanın bir şeyleri kabul edip düzelmesi ne kadar mümkündür.

Bu yazı silsilemde İsrâîloğulları’nın hasletlerinden bahsetmeye çalışacağım. Ancak salt olarak onların özelliklerini zikretmek ile yetinmeyeceğim. Üzerimizde bulundurduğumuz amelî ve itikadî Yahudileşme alametlerinden bahsedeceğim. İyi bir gözlem yaptığımızda hem toplum üzerine hem de tevhid ehli kimselerin üzerine sinmiş onlarca Yahudi hasletine rastlamak mümkündür.

İsrâîloğulları’nın birçok bozuk hasletleri ve vasıflarının olduğunu kitabımızdan anlayabiliriz. İsrâîloğulları genel bir tanımla ise kaypak, gevşek fıtratlı, sözlerinde durmayan, birbirlerini idare eden, insan kayırmacılığının had safhada olduğu bir topluluktur.

Bunun gibi daha birçok özellikleri vardır. Ancak bunlar öne çıkan hasletleridir. Bu özellikleri bilmek anlatmak, İsrâîloğulları’nın nasıl bir millet olduğunu bilmek haddi zatında herhangi bir hayrı insanlara getirmez. Asıl önemli olan şey, bu zihniyetten ve vasıflardan uzak durabilmektir.

Toplumumuza baktığımızda insanların İsrail’e ve Yahudilere, onların yaptığı zulme karşı çıktıklarını görmekteyiz. Elbette Yahudilerin ve İsrail devletinin yıllardır sürdüre geldiği bir zulüm vardır. Ancak kişinin toplumuna ve şahsına yapacağı zulüm, onları kınayıp kendisinin diğer hususlarda onların zihniyetine sahip olmasıdır. İnsanların dilleri Yahudilere lanet okurken, halleri ve mantıkları onların yolundan gitmektedir.

Bu durum sadece toplum insanı için geçerli bir özellik değildir. Elbette tevhid ehli camianın analizi yapıldığında da muvahhidlerin üzerlerine sinmiş birden fazla Yahudi vasfının olduğu göze çarpacaktır.

Allah Rasulü (sav) şöyle buyurmaktadır;

“Muhakkak, sizden önceki ümmetlerin yoluna karış karış, arşın arşın uyacaksınız. Hatta onlar bir keler deliğine girseler sizler de onları takip edeceksiniz” buyurdu. Biz “Ya Rasulallah! Bu ümmetler Yahudilerle, Hristiyanlar mıdır?” diye sorduk. Rasulullah (sav) ‘Başka kim olacak?’ buyurdu.[5]

Efendimizin haber verdiği bu durum işte bir noktası ile ortaya çıkmaktadır. Genelde yılbaşı yaklaştığında başkaları için zikrettiğimiz, whatsapp durumlarımızda paylaştığımız, ehli kitabı sadece adetleri noktasında taklit etmememiz gerektiğini ifade eden bir hadis zannettiğimiz ancak adetten öte ahlak ve itikat için de geçerli olan bir hadis.

Yukarıda da bir nebze değinmeye çalışmıştım. Vahye olan muhataplığımız bizi sahih akideden de, düzgün ahlaktan da uzaklaştırmaktadır. Çünkü biz nassları sürekli olarak başkalarına hamlederek bir okuma yapıyoruz. Başkasının delilini çürütmek, başkasına cevap vermek, muhalifimizi susturmak için okumalar yapıyoruz. Öncelikle fikir, düşünce ve inanç sahibi olup sonrasında sahip olduklarımızı delillendirmek gayesiyle okumalar yapıyoruz. Okuduğumuz her bir ayet ya da hadis, bir başkası hakkında indirilmiş zannına kapılıyoruz.

Allah ile peygamberin arasını ayıran bir ayet, hadis inkârcısı amcaoğlumuza, Allah ile beraber başka sebeplere yapışan, kalbini Allah’tan başkasına bağlamış olanlardan bahseden bir hadis tasavvufçu olan dayıoğlumuza, Maide suresi 44. ayeti ise bütün bir topluma indiğini zannediyoruz. Ancak bu ayetlerden kendimize hiçbir hisse düşmemektedir.  

Maide suresinin 44. ayetin indiriliş sebebi şudur; İsrailoğullarının kendi içerlerindeki zenginler için Allah’ın şeriatını tam uygulayamayıp onları kayırmaları, fakirlere gelince ise Allah’ın şeriatını tastamam uygulamalarıdır.

Rasulullah’ın (sav) yanından yüzü kömürle siyaha boyanmış ve celde vurulmuş bir Yahudi geçirildi. Bunun üzerine onları çağırdı ve “Sizler kitabınızda zina edenin cezasını böyle mi buluyorsunuz” buyurdu. Onlar evet deyince, âlimlerinden bir adamı çağırarak “Tevrat'ı Musa'ya indiren Allah adına sana and veriyorum. Kitabınızda zina edenin cezasının böyle olduğunu mu buluyorsunuz.” buyurdu. O kişi “Hayır. Eğer sen bana böyle bir ant vermemiş olsaydın sana bildirmeyecektim. Bizler cezanın recm olduğunu buluyoruz. Fakat şereflilerimiz arasında da zina çoğaldı. Bu sebeple şerefli birisini yakaladığımız zaman ona ilişmezdik. Buna karşılık zayıf birisini yakalarsak ona haddi uygulardık. Bunun üzerine ‘Gelin şerefli olana da olmayana da uygulayacağımız bir husus üzerinde ittifak edelim.’ dedik. Sonra da recm yerine yüzleri kömürle, siyaha boyamayı ve celde vurmayı koyduk.” dedi. Bunun üzerine Rasulullah (sav) “Allah'ım, onların öldürmüş oldukları bir zamanda senin emrini ihya eden ilk kişi benim" buyurdu ve verdiği emir ile o erkek recm edildi.”[6]

Bu ayet bu sebebi nüzul ile birlikte bizlere bir şeyler ifade etmelidir. Tefekkür ederek okuduğumuzda sadece Yahudilere has olmadığını anlayabiliriz.

İnsanlara farklı muamele etmek, insanları kayırmak, adamına göre muamele etmek bir Yahudi ahlakıdır. Dolayısıyla Müslümanların buradan almaları gereken ders ileri gelenlerini, hocalarını, ilim talebelerini, zenginlik sahibi olanları Allah’ın hükmü söz konusu olduğunda kayırmamalarıdır. Buradan bu dersi almaz isek bu tespiti ve okumayı yapmaz isek işte o zaman dillerimizde Maide 44, mantık ve mantalitelerimizde, benliklerimizde ise Yahudilik söz konusu olacaktır. Bu tür örneklere ileriki yazılarda daha fazla değineceğiz.

Müslümanlar Yahudilerin hasletlerinden sakınmalıdırlar. Aksi takdirde kişiliklerinde onların hasletleri ortaya çıkacak, sonrasında ise tepkileri de benzeşecektir.

Rabbimiz Teâlâ bir başka ayetinde şöyle buyurmaktadır;

“İşledikleri herhangi bir kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Yapmakta oldukları ne kötüydü!”[7]

Abdullah İbni Mesud'dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (sav) şöyle demiştir; İsrâîloğulları günahlara daldıklarında bilginleri onları vazgeçirmek istediler. Fakat onların vazgeçmediklerini gördüklerinde onlarla beraber oturup yediler içtiler. Allah da onları birbirine benzetti. Bunun üzerine Davud (aleyhisselam) ve Meryemoğlu İsa'nın (aleyhisselam) dili ile lanete uğradılar...”[8]

Bu ayeti de örnek olması, kendimize okunması açısından zikretmek istiyorum. Burada bahsedilen kavmi Allah Teâlâ bizlere, -tabiri caizse- bizi adam etmek ve örnek bir İslam toplumu inşa etmek için anlatmaktadır. İsrâîloğulları’nın geçmişte yaptıkları hataları bize anlatmak için değildir. Yerilen bu vasfı zikrederek Müslümanlar arasında hakkın tesis edilmesini istemektedir. Bu ayeti okuduğumuzda ‘Bizler iyiliği emredip, kötülükten sakındıran insanlar mıyız diye?’ nefsimize sormak zorundayız. Bu ayetin muhatabını uzaklarda ve üçüncü şahıslarda arama zorunda kendimizi hissetmemeliyiz.

İslam bu emanetin gereğini yerine getirmeye önem verir. Onun içindir ki toplum içinde meydana gelen kötülüklere sessiz kalındığında bütün toplumu cezalandırır. Emaneti genel olarak toplumun sırtına yükledikten sonra tek tek her ferde de bu yükümlülüğü dağıtır.

 

Toplum üzerinde de insanların benliklerine yerleşmiş Yahudi hasletlerinden bahsetmek elbette mümkündür. Tevhidi kabul etmemiş olan insanlara baktığımızda da bir Yahudileşmeden bahsetmek mümkündür.

Toplum insanlarına sorulduğunda en fazla düşman kesildikleri ülkenin İsrail olduğunu genel olarak herkes ifade edecektir. Filistin meselesinin bir ümmet meselesi olduğunu söyleyecek ve kalplerini parçalayan büyük derdin Mescidi Aksa olduğuna seni ikna etmeye çalışacaklardır. Ancak gel gör ki mesele böyle değildir. Kalpler İsrail olmuş, kafa İsrail olmuş, dil böyle söylese ne fayda!

İsrail’e ve Yahudilere bu kadar kızarlar, ancak Yahudilerin yaptığı gibi Allah’ın kitabını sırtlarına atar, gerekleri ile amel etmezler. İsrail’e öfkelenirler ancak Allah’ın bir emri geldi mi sorgulamadık yerini bırakmazlar da bir hayvan kurban edemezler.

İşte Allah’ın kitabından, Rasulullah’ın yolundan yüz çevirmek, O’nun şeriatına sırt dönmek Yahudileşmektir. İnsanlar istediği kadar İsrail’i ve zulmünü kınayabilirler.

Bu yazıyı bir giriş sadedinde kabul etmenizi ve bundan sonraki yazıları ise bu yazının tamamlayıcısı olarak kabul ederek okumanızı istiyorum. Bu silsilede Allah izin verirse Müslümanların Yahudileşmelerinden ve İsrâîloğulları’nın vasıflarından bahsetmeye çalışacağız. Rabbim bizleri anlamaya ve amel etmeye muvaffak kılsın. Amin…

 

 


[1] (11/ Hud 49)

[2] (7/ Araf 176)

[3] (11/ Hud 120)

[4] (12/ Yusuf 111)

[5] (Buhari)

[6] (Ebu Davud)

[7] (5/ Maide 79)

[8] (Ahmed bin Hanbel)