Birinci Dünya Savaşı sonrası çizilen yeni sınırlar, yeni yönetimler ve Orta Doğu’daki ülkelerin durumlarını incelemeye Mısır’dan başlayacağız. Birinci Dünya Savaşı'nın hemen sonrasında İngiltere'nin Mısır' da kontrolü elinde tutma ve Irak'ta bir manda sistemi kurma çabaları yaygın bir halk direnişiyle karşılanmıştı. İngiltere iki ülkede de isyanları bastırmış olmakla birlikte, bunun maliyeti çok yüksekti ve daha fazla sürdürülemezdi. İngiltere bunun üzerine anlaşmayla imparatorluk adı verilen bir ittifak sistemini formüle etti. Bu sistemde Mısır ve Irak'a iç işlerini istedikleri gibi yürütecek özgürlükle birlikte sınırlı bir 'bağımsızlık' verilecekti, ama her iki devlet de topraklarında İngiliz askeri üslerinin bulunmasını ve İngiltere için kabul edilebilir olan bir dış politika yürütmeyi kabul edeceklerdi. Böylece İngiltere, gerekli stratejik ihtiyaçlarını ülkeleri doğrudan yönetme masrafını yüklenmeden karşılamış olacaktı. Ancak bu sistemin milli egemenliğin tam olarak kullanılmasına getirdiği kısıtlamalar, yerel siyasal liderler ile İngiltere arasında hep bir çatışma kaynağı olarak kaldı ve dönem boyunca sürekli bir gerginlik yarattı.
Mısır Birinci Dünya Savaşı'nda savaş alanı olmamışsa da, halkı 1914-1928 yıllan arasında büyük sıkıntılar yaşamışlardı. İngilizlerin Mısır'ı hem Gelibolu hem de Suriye harekatları için çıkış noktalan yapması, ülkenin maddi ve insan kaynaklarının Müttefiklerin savaş çabalarına hizmete ayrılması demekti. Çiftlik hayvanlarına ve ürüne el konmuş, binlerce fellah sivil işçi birliklerine alınmış ve İngiliz ordusuyla Osmanlı Suriyesi işgaline götürülmüşlerdi. Enflasyon ve temel gıda maddelerinin kıtlığı şehirlerde ve kırsal kesimde halkı etkilemişti. İngilizlerin Mısır'ı himaye altında bir devlet olarak ilan etmeleri ve 1915'te başlayan sıkıyönetimle iç siyasal faaliyet tamamen durmuştu. Böylece dört yüzyıllık Osmanlı egemenliği de sona ermiş oluyordu. Mısırlı hükümdarlar uzun zamandır İstanbul'un otoritesinden uzak durmaya çalışmışlardı, ama doğrusu, sultan yerine İngiliz yüksek komiserinin otoritesi altına girmeyi de istememişlerdi. Ayrıca, güçlü dini bağları bulunan bir İslam devletine karşı açılmış savaşa zorla sokulmalarından hiç hoşlanmıyorlardı. Savaş sona erdiğinde zaten var olan hoşnutsuzluk, Mısır toplumunun bütün katmanlarına sirayet etmişti. ABD başkanı Woodrow Wilson'un kendi kaderini tayin etme hakkının erdemleri hakkında söyledikleri, Mısırlı seçkinler arasında güçlü özerklik duyguları uyandırmıştı. Ancak savaş, İngiliz politikacıları Mısır'ın İngiltere'nin imparatorluk çıkarları adına ne denli önemli olduğunu gösterdiğinden İngilizlerin ülkeden kendi istekleriyle çekilmeleri ihtimali yoktu. Lord Lloyd 1929'da Avam Kamarası'nda şöyle diyordu: "Süveyş Kanalı'nın ekonomik ve yeterince savunulacağı tek yer, Kahire'dir. Ancak Mısır seçkinlerinin birkaçının eylemleri, mevcut İngiliz karşıtı duyguları milli bir ayaklanmaya dönüştürünce İngilizler gafil avlandılar ve Mısır'da kalmaya devam etmek için uzlaşma yoluna gittiler.
Vefd 'in Kuruluşu ve 1919 Devrimi
1918 Kasım ayında büyük toprak sahibi ve hukukçulardan oluşan yedi ileri gelen kişi Mısırlı, hedefi Mısır'ın tam bağımsızlığı olan bir heyet, yani 'vefd' kurdular. Heyet, İngiltere yüksek komiserine başvurarak Paris Barış Konferansı'nda Mısır'ı temsil etmelerine izin verilmesini istedi. İstekleri reddedilince Vefd örgütçüleri Mısır halkına başvurdular. Bağımsızlık mesajlarıyla ülke içinde dolaşarak İngiliz destekli hükümdarları ve onun bakanlarının değil, kendilerinin halkın iradesini temsil ettikleri iddiasına halk desteği aradılar. Böylece modern Mısır tarihinin en çok desteklenen siyasal partilerinden biri kurulmuş oldu. Asıl Vefd Partisi'nin başında Saad Zaglul ( 1857-1927) bulunuyordu. Partinin diğer kurucuları gibi Zaglul da kırsal kesimde yetişmiş, el-Ezher'de okuduktan sonra Kahire'deki Fransız hukuk fakültesinden mezun olmuştu. Mısır'ın değişiminin sağladığı eğitim ve meslek fırsatlarıyla yükselmenin klasik bir örneğiydi; servetini ve sosyal konumunu Avrupalılaşmış bir avukat, yargıç ve devlet yöneticisi olarak edinmiş, ancak milli siyasal lider olarak başarısının büyük kısmını Mısır'ın kırsal kesimini etkileyen söylemi ve el-Ezher'le elde etmişti. Vefd'in 1919 yılı başlarında yaptığı Mısır turunda Zaglul, iyi bir hatip ve Mısır kırsalıyla iletişimde özel bir yeteneği olduğunu ortaya koydu. Arkadaşlarıyla birlikte İngiltere'nin himayeyi kaldırmayı reddetmesini halka dayalı bir huzursuzluğa dönüştürmeyi başardı. İngiliz yetkililer Vefd'in kampanyasına Zaglul ile diğer üç lideri tutuklayıp, onu 1919 Mart ayında Malta'ya sürerek karşılık verdiler.
Zaglul'un sürülmesi Mısır halkının bastırılmış duygularının patlamasına yol açtı ve Vefd adına bir destek dalgası meydana geldi. Bağımsızlık lehine gösteriler ilk olarak şehirlerde başladı. İngilizler bu gösterileri güç kullanarak dağıtmaya çalışınca toplantıların şiddeti arttı ve sonunda ülke çapında, 1919 devrimi denen bir karışıklık başladı. Kahire'de hukuk fakültesi ve el-Ezher öğrencilerine tramvay işçileri ve peçeli kadınlar da katılarak, liderlerinin geri getirilmesini ve ülkelerine bağımsızlık verilmesini istediler; avukatlar ve devlet memurları greve giderek mahkemeleri ve bürokrasiyi kapattılar. Kırsal kesimde öfkeli köylüler tren raylarını söktüler, vagonları yaktılar, İngiliz askerlerini öldürdüler. İngilizler de göstericilere karşı silahlı kuvvetleri sürdüler. 1919 yılı sonu geldiğinde 800 Mısırlı öldürülmüş, 400'ü de yaralanmıştı. Sonunda İngiliz yüksek komiseri General Allenby'nin, Zaglul ile arkadaşlarına Paris Barış Konferansı'na katılma izni vermesiyle ortalık sakinleşti. Mısır halkı fedakarlıklarıyla bir sivil yurttaş grubu olan Vefd'i milli temsilci rolüne yükseltmişti. Mısır heyeti Paris'te sempatiyle karşılanmadıysa da, İngiltere Mısır'la olan ilişkisinin geleceği konusundaki tartışmalara Zaglul'u da katmaya karar vermişti. Görüşmeler özellikle Vefd'in tam bağımsızlık istemesi yüzünden iki yıl sürdü. İngilizlerse Mısır egemenliğini kısıtlayacak koşullar getirmekte ısrar etmekteydiler. Sonunda çözüm iki taraf arasında anlaşmadan değil, İngiltere'nin 1922'de tek taraflı bağımsızlık ilanıyla geldi. Buna göre İngiltere himayeyi kaldırdı, Mısır'ı bağımsız ilan etti ve Mısır hükümdarını kral statüsüne yükseltti. Ancak bildiride, 'bağımsızlık' terimiyle alay eden dört çekince yer almıştı. İngiliz hükümeti Mısır'da iletişimin güvenliğinden, Mısır'ı yabancı saldırısı ya da müdahalesi durumunda savunmaktan, Mısır'daki yabancı çıkarların ve yabancı azınlıkların korunmasından ve Sudan ile gelecekteki statüsünden sorumlu olacaktı. Mısır'da İngiliz askeri varlığı böylece garanti altına alınmış, kapitülasyonların devamı sağlanmıştı ve Mısır hala kendi dış politikasına sahip değildi. İngilizler Mısırlılara, Vefd ve onun popüler liderinin iradesine aykırı bir bağımsızlık vermişlerdi; böylece sahne, Mısır'ın savaşlar arası dönemdeki siyasal hayatında yer alacak çatışmalara hazırlanmış oluyordu.
Mısır'ın Liberal Deneyi, 1924- 1936
Vefdçi politikacılann zihinlerinde bağımsızlık fikirleriyle meşruti hükümet birbirlerine bağlıydı. Bu varlıklı ve Avrupa'ya yönelik Mısırlılar, bir anayasa ile bir parlamentonun her nasılsa Mısır'ın iç sorunlarını çözeceğine ve İngilizlerin tam bağımsızlıklarını kabul etmelerini hızlandıracağına inanıyorlardı. İngiltere gerçek bağımsızlık kavramını değilse de meşrutiyet idealini destekledi ve 1923'te bir anayasa ilan edildi. 1924 Ocak ayında ilk parlamento seçimleri yapıldı. Vefd Partisi sandalyelerin yüzde 90'ını alarak popülerliğini kanıtladı ve Zaglul, Mısır'ın ilk seçilmiş başbakanı oldu. Böylece Mısır'ın sıkıntılı ve kısa süreli parlamenter demokrasi deneyimi başladı. Bu, ülkenin modern tarihinde Avrupa çizgileri örnek alınarak parlamenter bir kurum oluşturmaya yönelik ilk gerçek girişimdi. Mısır'ın demokrasisinin etkin biçimde işlemesine engel olan unsurlar arasında dört tanesi şöyle sayılabilir. Birincisi, anayasanın yapısıydı. Krala başbakanı atama ve parlamentoyu feshetme dahil çok geniş yetkiler veriyor ve böylece kurumsal bakımdan zayıf bir yasama gücü oluşturuyordu. Kral Fuad (1917-1936) kraliyet haklarını korumaya kararlıydı ve istediği zaman hükümeti feshetmekten geri kalmıyordu. İkincisi, İngilizler Mısır politikasına müdahaleye devam ettikleri için parlamenter sistemin bütünlüğü baltalanmaktaydı. Üçüncüsü, ne Vefd ne de diğer küçük partiler parlamenter devlet için doğru yol olan uzlaşma ve muhalefete saygı ilkelerini benimsemiş durumdaydılar. Zaglul, kral kadar otoriterdi; parlamentonun muhalif milletvekillerine horgörüyle bakıyor ve bürokrasiyi niteliklerine bakmadan Vefd destekçileriyle dolduruyordu. Son olarak da, Mısır'ın bağımsızlığı ve dört çekincenin varlığı, siyasal hayatın Vefd, monarşi ve İngilizler arasında sürekli bir iktidar mücadelesi çevresinde dönmesine yol açmaktaydı. Vefd, tam bağımsızlık ve kralın aleyhine parlamentoya daha fazla yetki istiyordu. Buna karşılık Kral Fuad İngilizlere yanaşarak yetkilerini korumaktan yanaydı ve İngilizler de onu Vefd'e karşı destekliyorlardı. İngilizler Vefd'in yapmayacağı şeyi yapıp dört çekince temeline dayanarak görüşmeye hazır sivil politikacıları da desteklemekteydiler.
Bu unsurların birleşmesi kısa ömürlü hükümetler meydana getiriyordu. Politika, seçkinlerin rekabet halindeki fraksiyonları arasında bir iktidar mücadelesine dönüşmüştü, Mısır toplumunun yüz yüze bulunduğu ciddi iç sorunlara el atılmıyordu. İngiltere 1936'da İtalyanların Etiyopya'daki yayılmacılığı karşısında 1922 bildirgesini gözden geçirmeye yanaşınca bağımsızlık kısmen alınmış oldu. İngilizlerle Mısır, Mısır'ın bağımsızlığını tanıyan bir anlaşma imzaladılar. Ancak anlaşma maddeleri arasında, İngilizlerin Süveyş Kanalı bölgesindeki askeri varlıklarını korumaları ve bir saldırı durumunda Mısır'ı savunma hakları yer almaktaydı. Şu halde İngiltere, 1922 bildirgesinin avantajlarını korumuş oluyordu. Tek fark, 1936 anlaşmasının seçimle iş başına gelmiş Vefdçi bir hükümet tarafından imzalanması ve böylece Mısır topraklarında İngiliz askerinin bulunmasına resmen izin verilmiş olmasıydı. Mısır'ın yeni bağımsızlığına ek olarak Avrupa devletleri de, 1937'de Montrö Antlaşması'nı imzalayarak kapitülasyonları kaldırdılar ve karma mahkemelerin 1949'a kadar tedricen kaldırılmasına karar verdiler. Daha geniş bir iç egemenliğin elde edilmesi Mısır politikalarında fazla bir değişiklik yapmadı. Kral Fuad 1936'da ölünce, yerine geçen oğlu Faruk'un ilk dönemki popülerliği, kişisel aşırılıkları nedeniyle zamanla eridi. Laik siyasal kurumlar oluşturma istekleri kendi çıkarcılıklarıyla bağlantılı olduğundan politikacılar şehirli ve kırsal kitlelerden giderek kopmaktaydılar. Zengin meslek sahibi ve toprak sahibi politikacılar, dikkatlerini Mısır'ın şiddetle ihtiyacı olan sosyal yasalara vermek istemediklerinden ithal parlamento sistemi halkın sadakatini kazanamamıştı. Halkta güven oluşturacak bir milli lider de yoktu. Zaglul'un 1927'de ölümü üzerine Mustafa el-Nahhas liderliğine geçen Vefd bölünmüş ve yozlaşmıştı. Hala geniş halk kitlelerini peşinden sürükleyebiliyorsa da, eski canlılığını kaybetmiş bulunuyordu. Siyasal liderler Avrupa değerlerini kabul etmeleri ve bunları Mısır toplumuna benimsetmeye çalışmaları yüzünden de halktan uzaklaşmışlardı. Bir gözlemci, liberal deneyimin bu boyutunu 'geleneğe saldırı' olarak nitelemiştir. Bu durum kendini hukuk işlerinin ve kişisel ilişkilerin düzenlenmesinde dini değerlerle kurumların rolünün azaltılmasıyla göstermekteydi. Liberal liderler sözde rasyonel temelleriyle Avrupa uygarlığının ilahi İslami düzenden üstün olduğu inancını yerleştirmeye çalıştıkça Mısır toplumu şiddetli bir sarsıntıya uğradı. Darwinizmden sosyalizme, feminizmden Freudizme kadar Avrupa kökenli fikirler, dönemin gazetelerinde yaygın bir şekilde yer almıştı. İki büyük savaş arası dönemin bazı aydınları ve politikacıları için, Mısır'ın modernliğe uzanan yeni yolunun kültürel kimliğinin yeniden belirlenmesine ihtiyacı vardı. Mısır'ın kültürel mirasının Avrupa'nın liberal geleneklerinden geldiğini göstermek için Sorbonne mezunu Taha Hüseyin (1889- 1973) gibi yazarlar, ülkenin Arap ve İslami geleneğini ikinci plana atarak Yunan ve Firavun geçmişinden gelen sembolleri ön plana çıkardılar. Böylece, firavunculuk doktrini Mısır toprak milliyetçiliğinin önemli sembolü olan ve zengin İslamiyet öncesi uygarlığını doğuran Nil nehrini yüceltti. Taha Hüseyin'in 1938'de yayınlanan “Mısır'da Kültürün Geleceği” adlı kitabında Mısır'ın Akdenizlilik mirası vurgulandı, Batı Avrupa'nın siyasal ve entelektüel gücünün büyük kısmını borçlu olduğu Yunan uygarlığında Mısır'ın payı ve katkısı olduğu iddia edildi. İslamiyet'in bu şekilde özellikle saf dışı bırakılması, halkı parlamenter rejimden ve halk adına konuştuklarını söyleyen ama onların ekonomik şikayetlerini göz ardı edip İslami duyarlılıklarına hakaret eden politikacılar ve aydınlardan daha da uzaklaştırdı. Mısır feminist hareketinin ortaya çıkışı geleneklere bir saldırı olarak kabul ediliyordu. Kahire'nin üst sınıf kadınları arasında başlayan Mısır feminizmi, Huda Şaravi'nin (1879-1947) ve onun 1923'te kurduğu Mısır Feminist Derneği'nin liderliği çevresinde birleşmişti. Dernek kadınlara oy hakkı, eşit eğitim fırsatı ve evlilik yasalarında reform gibi konular üzerinde durmaktaydı. İngiltere'den tam bağımsızlığı savunuyor ama Vefd Partisi'nin üst sınıftan erkek liderleri gibi Avrupa sosyal değerlerini benimsiyordu ve laik bir yapısı vardı. Feminist hareketin hedefleri, Şaravi ile Saiza Nabravi'nin 1923'te Kahire'nin merkez tren istasyonunda trenden inerken peçelerini çıkartmalarıyla sembolize edilmişti. Mısır Feminist Demeği'nin eğitim taleplerinin bazıları yerine getirildi: Hükümet 1925'te ilk eğitimi kızlar için de zorunlu hale getirdi ve sonraki on yıl içinde kadınlar da ilk kez olarak üniversiteye alındılar. Derneğin aile hukuku reformu kampanyasıysa başarısızlıkla sonuçlandı. Geleneklere saldırı, orta ve üst sınıflardan Mısırlıların büyük çoğunluğunun temsilcileri olamayan eğitilmiş üyelerince yürütülmekteydi. Halkın huzursuzluk duyan unsurları 1920'lerin sonunda ekonomik sorunlarına pratik çözümler bulmak ve ruhsal ihtiyaçlarını gidermek amacıyla, parti yapısı sistemi dışında çalışan örgütlere katılmaya başladılar. Yabancılardan esinlenmiş parlamenter rejime karşı bu halk hareketi, aynı zamanda onun temsil ettiği laikliğe karşı da bir tepkiydi.
Müslüman Kardeşler
1930'larda ortaya çıkan gönüllü örgütlerin çoğu şu ya da bu şekilde İslami militanlığın bir türüydü. Bunlardan en önemlisi -ve yakın Mısır tarihinin en önemli örgütlerinden biri Müslüman Kardeşler'di. Öğretmen Koleji'nden mezun Hasan el Banna'nın 1928'de İsmailiye'de kurduğu örgüt, 1930'larda dramatik bir gelişme göstermiş ve on yılın sonunda Mısır'da 500 şubeye ve on binlerce üyeye ulaşmıştı. Derneğin programı, gelenekselcilik ve yenilikçiliğin karışımıydı. El-Banna'nın, Mısır'ın toplumsal ve siyasal düzlemdeki yenilenmesinin, İslamiyet’in canlandırılmasına yakından bağlı olduğuna inanması bakımından gelenekçiydi. El-Banna bu amaçla şeriatın yeniden yürürlüğe girmesini istiyor, Mısır'ın çektiği bütün ıstırapların kaynağının Kuran ilkeleri yerine hukuki ve siyasal kurumların geçmesi olduğunu söylüyordu. Ancak el-Banna'nın şeriatın yeniden yürürlüğe girmesindeki ısrarı, sadece geçmişin yeniden diriltilmesi isteğiyle sınırlı değildi. Daha önce Muhammed Abduh'un yaptığı gibi o da Müslümanların İslami değerlerine bağlılıklarından fedakarlık yaptıklarını hissetmeden 20. yüzyılın teknolojik ilerlemelerinden yararlanmalarının bir yolunu aramaktaydı. Abduh gibi o da şeriatın belirli tarihsel durumları karşılamak için formüle edildiğini ve böylece bilgili insan mantığının bir ürünü olduğunu iddia ediyordu. El-Banna'nın görüşünce, yenilenmiş şeriat yoruma açık olacak ve böylece çağdaş bir toplumun ihtiyaçlarına tam olarak uyum sağlayacaktı. El-Banna'nın siyasal önerilerindeki bulanıklık, onun vizyonundan bir şey eksiltmemelidir; o İslami bir devletten ziyade -İslami temeli nedeniyle- sosyal adalet, ekonomik refah ve siyasal uyum sağlayacak İslami bir düzen çağrısında bulunmaktaydı. Müslüman Kardeşler'in İslamiyet temelli sosyal reform ve sosyal sorumluluk çağrısı, bu hareketi çekici kılan özelliğiydi. Politikacılar birbirleriyle didişirlerken örgüt harekete geçerek Mısır toplumunun geniş bir yelpazesinde varlığını hissettirdi. El-Banna toprağın yeniden dağıtımı, sosyal yardım programlarının getirilmesi ve yerel sermayenin yabancı sermayenin yerine geçmesi gibi ekonomik reformları savunmaktaydı. Mısır'ın yeni gelişen işçi hareketiyle sıkı bağlar kurup, işçilerin sendika ve işsizlik yardımı isteklerini savundu. Özellikle dokuma, ulaşım ve inşaat alanlarında kendi tesislerini kurdu ve işçilere bu şirketlere ortaklık hakkı tanıdı. El-Banna taraftarları, Mısır toplumunu laik ve dini alanlara bölen uçurumu kapatmak için dini eğitimle bilimsel ve teknik konuların eğitimini birlikte veren ilkokullar kurdular. Parasız sağlık klinikleri ve aşevleri kurarak maddi yardım da yapıyorlardı. Müslüman Kardeşler böylesi çeşitli faaliyetleriyle, el-Banna'nın sosyal adaletin bir yasama meselesinden çok daha fazla bir şey olduğunu göstermişti; Sosyal adalet ancak İslami değerlere dönülerek elde edilebilirdi. Müslüman Kardeşler çok yaygın bir temelde benimseniyordu ve sınıf sınırlarını aşmıştı. Örgüt, şehirli yoksullara ve özellikle kırsal kesimden şehirlere göçmüş olan çok sayıda insana maddi yardım ve manevi huzur sağlamaktaydı. Önlerinde gelecek olarak sadece düşük maaşlı devlet memurluğu ve bir ömür boyu sürecek düş kırıklığı olan üniversite öğrencileri arasında çok sayıda taraftar bulmuştu. Müslüman Kardeşler'in tam bağımsızlık yanlısı tutumu ve 1936 Antlaşması'yla onun getirdiği bütün tavizlere karşı oluşu da gençleri cezbetmekteydi. Değişen değerler ve giderek karmaşıklaşan ilişkiler dünyasında kendilerini kaybolmuş hissedenler için örgüt, İslami değerlerin istikrarlılığını simgeliyor ve kendilerinin de belirsiz gelecekte bir yer bulacakları umudunu veriyordu. Bu güçlü çekicilikleriyle Müslüman Kardeşler, 2. Dünya Savaşı'nı takiben Mısır politikasında epey etkili bir güç olacaktı. Liberal deneyim sırasında dış görüntüye laiklik hakim olmasına rağmen Mısır toplumu, bir bütün olarak İslami köklerine bağlı kalmıştı. 1936'da ülkenin bağımsızlığının sembolik olarak tanınması ve 1937'de Milletler Cemiyeti'ne· alınmasına karşılık, kanal bölgesinde İngiliz askeri varlığı, İngiltere’nin kriz zamanlarında Mısır'ın yönünü Kahire'nin değil, Londra'nın belirleyeceğini göstermekteydi. 2. Dünya Savaşı da işte böyle bir krizi hazırlayacaktı.
Özetleyecek olursak, Birinci Dünya Savaşı sonrası İngiliz denetiminde “sözde bağımsız” hale gelen Mısır’da, Vefd Partisi önderliğindeki milliyetçi hareket 1919 Devrimi’yle halk desteği kazandı ancak 1922’de ilan edilen bağımsızlık, İngiltere’nin askerî ve siyasî varlığını koruyan sınırlı bir egemenlikti. 1920’ler ve 1930’larda uygulanan liberal parlamenter sistem, krallığın müdahaleleri, İngiliz etkisi ve elit siyasetin halktan kopukluğu nedeniyle başarısız oldu. Bu süreçte Batılılaşma eğilimleriyle İslami değerler arasındaki gerilim derinleşti; halkın ekonomik ve manevi sorunlarına çözüm getiremeyen laik siyaset, toplumda karşılık bulamadı. Bu ortamda Hasan el-Benna’nın 1928’de kurduğu Müslüman Kardeşler Hareketi, Sosyal Adalet ve İslami dayanışma çağrısıyla hızla yayılarak Mısır siyasetinde etkili bir güç haline geldi ve ülkenin gelecekteki politik yönelimlerini derinden etkileyecek bir toplumsal taban oluşturdu.