Rasûlullah’a (sav) ‘İnsanları cennete en fazla götürecek şey nedir?’ diye soruldu. Rasûlullah (sav) “Allah’a saygı (takvâ) ve güzel ahlâktır” buyurdu.

‘İnsanları cehenneme en fazla götürecek şey nedir?’ diye sorulunca da “Ağız ve cinsel organdır” buyurdu.[1]

Şerh:  

‘Güzel ahlâkı’ Hasan-ı Basrî (rh) “Çok iyilik yapmak, kötülükten sakınmak ve güler yüzlü olmak” diye tarif etmiştir.           Kâdı İyâz da güzel ahlâkın “İnsanlarla güzel geçinmek, onlara kendini sevdirmek, merhamet etmek, verdikleri sıkıntılara katlanmak, yaptıkları kötülüklere sabretmek, kibirlenmemek, şiddet göstermemek, öfkelenmemek ve azarlamamak” olduğunu söylemiştir.

Dil, güzel sözler söyleyerek, zikirle, dua ile sahibini cennete götürebilir. Ancak aynı dil; insanlara karşı kırıcı ve çirkin sözler, Allah’a karşı küfür ve isyan, gıybet, koğuculuk, iftira gibi kötü davranışlarla kişiyi cehenneme sürükleyebilir. Bu nedenle dilin kontrolü, sadece ahlaki bir erdem değil; aynı zamanda imanın ve iradenin bir göstergesidir. İnsanın ağzından çıkan her söz, ya onun kurtuluşuna sebep olabilir ya da helakına sebep olabilir.

Muaz İbni Cebel, Allah’ın Rasûlüne (sav) ‘Beni cennete götürecek ve cehennemden uzaklaştıracak bir iş söyle’ demişti. Efendimiz: “İnsanları cehenneme yüz üstü düşüren günahın, dillerinin ekip biçtiklerinden başka bir şey olduğunu mu sanıyorsun?” buyurdu.[2]

Nebi (sav) insanı cehenneme en fazla sokan iki şeyden diğerinin cinsel organ olduğunu haber vermektedir. Bunlar Rabbimizin yarattığı istikamette kullanıldığı, günaha âlet edilmediği sürece insana bir zarar getirmezler. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de “ırzlarını ve iffetlerini koruyan erkeklerle kadınlar” günahtan korundukları için övülmüşlerdir.[3] Onlar, Allah’ın bağışını kazanmışlar ve büyük mükâfatları hak etmişlerdir.

Davud’un (as) şöyle dediği nakledilmiştir: ‘Konuştuğum birçok şeyden dolayı pişman oldum; ama susmaktan dolayı hiçbir zaman pişman olmadım.’[4]

O halde insanları en çok cehenneme götüren dilden dolayı Allah’tan korkacağız ve her ağzımıza geleni söylemeyeceğiz. Bu konuda ciddi bir muhasebe yapmamız gerekmektedir.

Toplumun nazarında iyice sıradanlaşan, ‘ne var ki bunda’ denilerek hafife alınan bir konu var: zina. İnsanlar ne kadar basit görürlerse görsünler, istedikleri kadar zinayı serbest kılan kanunlar çıkarsınlar; zinanın kötülüğünü ve insanları ateşe götürmesini değiştiremezler. Zina, sadece bireyin değil, toplumun da ruhunu yaralayan bir ateştir.

Zinaya yaklaşmayın, gerçekten o, 'çirkin bir hayâsızlık' ve kötü bir yoldur.”[5]

Elbette ki kötü ve yanlış bir yol, cennete çıkacak da değildir. Zinanın zararlarını şöyle sıralayabiliriz;


Günümüzde zina serbesttir. Bu kötü fiilin cezası olmayıp yaş sınırı da bulunmamaktadır. Buna mukabil, evliliğin ise yaş sınırı var. Yani zina yapmak serbest, evlenmek yasak! Gerçekten biz bu asırda bunları gözlerimizle gördük, kulaklarımızla duyduk.

Hâlbuki o lanetli dediğimiz, beğenmediğimiz Yahudilerde zina yasak idi. Hatta bir cezası da vardı. Zinakarların yüzlerini boyarlar, eşeğe ters bindirip insanların gözü önünde gezdirip rezil ederlerdi. Ama Allah’ın emri bu değildi. Allah’ın emri Tevrat’da zinakarların taşlanarak öldürülmesiydi. Onlar bu hükmü değiştirdiler ve Rabbimiz Kur’an’da şu ayeti indirdi;

Allah’ın indirdiği (hükümler) le hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.”[6]

Günümüzdeki en büyük yanlışlardan biri, ayetin kimler için indiğini öğrendikten sonra ‘bu onlar için indi, bizi bağlamaz’ gibi sözler söylenmesi ne ilginç bir durumdur. İhalenin Yahudilere kalıp diğer herkesin işin içinden sıyrılması!

Oysa bu ayet üzerine düşünülmesi gereken asıl mesele şudur: Eğer Yahudiler, zinanın haram olduğunu kabul ettikleri ve hatta bir ceza uyguladıkları hâlde bu kadar sert bir ayetle uyarılıyorlarsa; bugün, zinanın tamamen serbest bırakıldığı, hiçbir cezasının olmadığı bir ortamda, bir ayet inseydi… Kim bilir, nasıl bir ayet inerdi?

Muhtemelen daha da sert, daha da sarsıcı olurdu. Çünkü hakikatin üzeri örtüldükçe, uyarı da o denli çarpıcı olur. Şunu unutmayalım ki ayetler evrenseldir ve kıyamete kadar bakidir. Rabbimiz adildir. O yüzden ‘acaba ben bu ayetin tehdidi altına girer miyim’ diye korkmak lazım. Çünkü sahabeler böyleydi; ayetleri başkalarına giydirmezler, öncelikle kendilerini muhasebeye çekerlerdi.

Hadisimizde takvâ ile güzel ahlâkın, ağız ile cinsel organın yan yana zikredilmesi anlamlıdır. Zira takvâ, kul ile Allah arasındaki ilişkiyi; güzel ahlâk ise kulların birbiriyle olan ilişkilerini en iyi şekilde düzenler.

Takva Nedir?

Takva kelimesi sözlükte, korkulan şeyle kendi arasına bir engel koymak suretiyle korunmak anlamı vardır. Şeriattaki anlamı ise kulun, Allah’ın azabından kurtulmak amacıyla haramlardan sakınması, emirlere de uymasıdır. Takvanın üç mertebesi vardır.  


  Kitaba sımsıkı sarılanlar ve namazı dosdoğru kılanlar, şüphesiz biz muhlislerin ecrini zayi etmeyiz.”[7]

Kitaba sımsıkı sarılmak tabiri; kitabın cismine sarılıp onu bağrına basıp onunla yatıp kalkmak değildir. Kitabın ayetlerini ve o ayetlerin ortaya koyduğu manayı hiç kaybetmeden hayatta uygulamaya çalışarak onu muhafaza etmek demektir.

“Ben bunsuz hayatıma çeki düzen veremem, ben onsuz yol bulamam, ben bu kitapsız hayat programı yapamam, ben bunsuz hayat programı yapıp cennete ulaşamam” diyerek kitabın ayetlerine sarılıp, sürekli onlar kılavuzluğunda yol bulmak; yolunu ona sormak ve onla bir hayat yaşamak demektir.

Yeryüzünün En Ahlaklı Kimsesi Kimdir?

Bizim için örnek numune Allah’ın Rasûlü’dür. Onun (sav) her yönü örnek olmakla birlikte en büyük örnekliği ise ‘yüce ahlakı’dır.

“Gerçekten sen, pek büyük bir ahlak üzeresin.”[8]

Nitekim Âişe (ranha)’ya ‘Rasûlullâh’ın ahlâkı’ sorulduğu zaman: “Onun ahlakı Kur’ân’dı” buyurmuştur.[9]

Seyyid Kutub der ki: “Hiçbir kalem, hiçbir düşünce varlıklar âleminin Rabbinin söylediği bu sözün ifade ettiği anlamı anlatamaz. Bu, Allah'ın şahitliğidir. Allah'ın terazisinde bir kula verilen değerdir. Hakkında "Sen yüce bir ahlâka sahipsin" denilen bir kula yönelik eşsiz bir övgüdür. Yüce ahlakın Allah katında ifade ettiği anlamın boyutlarını hiçbir canlı kavrayamaz.”

Nebi (sav) “Ben güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim.” buyurmuştur.[10]

Elmalılı H. Yazır der ki: “Sen kuşkusuz pek büyük bir ahlâk üzerindesin yani gayret edip çalışmakla en yüksek hayır gayesine ulaştıracak pek büyük huylar, gerçekten saygıya değer karakter, meleke (yeti) ve maneviyat üzere yaratılmış bulunuyorsun. Onunla yürüyecek o gayeye ereceksin. İşte o ahlâk, doğru yolu, hak din olan İslâm dinini teşkil eden Kur'ân edebi ve ilâhî ahlâktır ki, onu yüce Allah lütfetmiş ve "Andolsun, Resulullah'ta sizin için güzel bir örnek vardır"[11]  buyurmuştur. Onun büyüklüğünü insanlar anlayamaz.”

Ahlâk, kumaş meselesidir. Bir adamın kumaşı kaliteli ise cahiliyede de kumaşı kalitelidir, İslam’da da kumaşı kalitelidir. Kumaşı kalitesiz ise, yani düşük bir adam ise cahiliyede de düşük bir adamdır, İslam'da da aynı şekilde düşük bir adamdır. Allah rahmet etmesi müstesna genelde böyledir.

Güzel ahlâk, ancak Kur’ân-ı Kerîm’e uymakla mümkündür. Rabbimizin emir ve yasaklarını hayatımıza tatbik ettiğimizde, ahlâkımız da güzelleşir, kalbimiz de arınır. Her şeyin başında tevhid inancını sağlam bir şekilde benimsemeli; şirkten, Allah’a ortak koşmaktan titizlikle uzak durmalıyız.

Kalbimizi kibir, riya, haset gibi kötü duygulardan korumalı; dilimizi yalan, gıybet, iftira gibi kötülüklerden arındırmalıyız. Amellerimizde ise yalnızca Allah’ın razı olduğu işleri tercih etmeli, niyetimizi daima O’nun rızasına yöneltmeliyiz.

Eşimize, çocuklarımıza, akrabalarımıza ve komşularımıza karşı en güzel şekilde davranmalı; onların ihtiyaçlarına koşmalı, hâl ve hatırlarını sormalı, gönüllerini hoş tutmalıyız. Çünkü güzel ahlâk, sadece bireysel bir erdem değil, toplumsal bir huzurun da temelidir.

Ve daha nice güzel ameller vardır ki, hepsi güzel ahlâkı tamamlamak içindir. Bu yolda daima Allah’tan yardım dilemeli, O’nun rızasını gözeterek iyilikte sebat etmeliyiz.

Trafikte de Müslüman

Ahlâk, sadece özel hayatta değil, en çok da insanların birlikte yaşadığı ortak alanlarda kendini gösterir. Çünkü insan, yalnızken değil; başkalarıyla muhatap olduğunda gerçek karakterini ortaya koyar. Mesela trafikte… Çabuk öfkeleniyor musun?

Bir haksızlığa uğradığında arabanın camını indirip bağırıyor, sövüyor, hatta kavgaya hazır hale mi geliyorsun? Yoksa öfkeni yutuyor, insanları affedebiliyor musun? Öfkeyi yutmak ve insanları bağışlamak ahlakla ilgilidir.

Evde ya da dışarıda, lavaboyu, tuvaleti nasıl kullanıyorsun? Senin ardından gelen birinin yüzü ekşiyor olabilir mi? Temizlik, doğrudan ahlakla da ilgilidir.

Çalışmakla oluşan ter kokun, insanları rahatsız ediyor mu? Konuşurken lafı uzatıyor, sesini yükseltiyor, insanların kalplerini kırıyor olabilir misin?

Unutma, Müslüman sadece namazla, oruçla değil; ahlâkıyla da tanınır. Güzel ahlâk, İslam’ın en güçlü davet aracıdır. Bir tebessüm, bir nezaket, bir sabır… Bazen bir kitap dolusu bilgiden daha etkili olabilir.

Müslümanlar bu hususlara diğer insanlardan daha fazla dikkat etmelidir. Çünkü hem İslam’ı temsil ederler hem de salih amellerini artırmak için bu davranışlara ihtiyaç duyarlar.

Ahlâk, imanın dışa yansıyan yüzüdür. İnsanların seni gördüğünde, “Bu kişi Müslüman olmalı” demesi, senin en büyük tebliğindir.

Kendilerini Doğru Yolda Sandılar!

Son Kitaba son peygambere inanmayan insanların cennete girme ihtimalleri var mı!? Elbette ki yok. Ama onlar böyle düşünmüyordu. Dediler ki: Yahudi veya Hıristiyan olun ki hidayete eresiniz.”[12] 

Hak yolun kendilerine ait olduğunu zannediyorlardı. Oysa Kur’ân-ı Kerîm, onların bu yanlış inancını açıkça reddetti. Mekke’de inen Maûn Sûresi’nde, dini yalanlayanlardan bahsedilir. Ardından onların ahlâkî zaaflarına dikkat çekilir:


Bu kötü ahlâk, onların ahireti de yalanlamalarına sebep olur. Çünkü ahlâk bozulduğunda, inanç da bozulur; kalp karardığında, hakikati görmek zorlaşır.

Sözünde Durmayan, Anlaşmaya Sadık Kalmayanlar!

Musa (as) kendisine tabi olanlarla birlikte mukaddes topraklara girmeleri emredildi. Bu emirin ardına Musa (as) şöyle dedi:

Ey kavmim! Allah’ın size yazdığı mukaddes toprağa girin ve arkanıza dönmeyin, yoksa hüsrana uğramış kimseler olarak dönersiniz!”[13]

İman ettiğini söyleyen bir topluluğun en temel görevi, Nebîlerine itaat etmek ve söylediklerine gönülden teslim olmaktır. Onlardan, güçlerinin yetmeyeceği şeyleri talep etmek değil; sabırla, tevekkülle ve teslimiyetle hareket etmektir. Musa (aleyhisselâm), kavminin bu sözlerinden elbette büyük bir üzüntü duymuştur. Zira mukaddes topraklara girdikleri takdirde, Allah’ın yardımıyla her şey kolaylaşacak, zafer yakın olacaktı. Fakat onlar, hesap yaptılar, korktular ve geri adım attılar. Musa’ya (as) şöyle dediler:

“Sen ve Rabbin git, ikiniz savaşın. Biz burada duracağız.”[14]

Sanki o Rab, sadece Musa’nın Rabbiymiş gibi! Oysa kendilerine gönderilen Nebî’ye bu sözü söylemek, aynı zamanda Allah’a karşı da büyük bir saygısızlıktı. Rabbimiz bu sözü işitti ve bir gün hesaba çekecektir. Ayrıca bu kötü tavrı yüce Kitabında zikrederek bizlere ibret olarak sundu. Yani, “Sakın siz de böyle olmayın!” demek istedi.

Rasulullah (sav) Medine’de İslam devletini kurduğunda, orada bulunan Yahudiler ile anlaşma imzalamıştı. Bu anlaşma; ihanet etmemek, Medine’yi birlikte savunmak ve barış içinde yaşamak üzerineydi. Ancak Yahudiler, kötü ahlâklarını yine sergilemekten geri durmadılar. Anlaşmayı bozdular, ihanet ettiler, düşmanla iş birliği yaptılar, arkadan vurmak istediler. Rasûlullah’ı tehdit ettiler; hatta tehdit etmekle kalmayıp, onu öldürmeye bile teşebbüs ettiler.

Bütün bu davranışlarının temelinde, kötü ahlâk yatıyordu. Sözlerinde durmadılar ve anlaşmalarını bozdular. Ellerinden gelse, güçleri yetseydi, Allah’ın Rasûlünü hiç tereddüt etmeden öldürürlerdi. Ama Allah, Rasûlünü korudu; onların tuzaklarını boşa çıkardı.

Kötü Ahlâk Münafıklığa Çıkarır

Münafıklık; içte inkâr, dışta ise sözde İslam’dır. Yani kalbin ve dilin birbirine zıt olmasıdır. Münafık, kalbindeki inkârı gizleyerek dışarıya Müslüman gibi görünür. Bu, doğrudan akîdevî bir problemdir. İlk bakışta ahlâkla doğrudan bir ilgisi yok gibi görünse de, dikkatle bakıldığında aralarında derin bir bağ olduğu görülür. Nitekim Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:

“Dört özellik kimde bulunursa o kişi halis münafıktır. Kimde bu özelliklerden biri bulunursa onu terk edinceye kadar münafıklıktan bir özellik taşır: Kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder, Konuştuğunda yalan söyler, Söz verdiğinde sözünden döner, Düşmanlık ettiğinde haddi aşar.”[15]

Dikkat ediniz; bu hadiste münafıklığın alameti olarak “Kitabı, ahireti, cenneti ve cehennemi inkâr ederler” denmiyor. Aksine, yalan söylemek, emanete hıyanet etmek, sözünde durmamak ve düşmanlıkta aşırı gitmek gibi tamamen ahlâkî davranışlar zikrediliyor.

Bu da gösteriyor ki, ahlâk ile iman, ahlâksızlık ile münafıklık iç içe geçmiş kavramlardır. Kötü ahlâk, zamanla kalbi karartır, imanı zayıflatır ve kişiyi münafıklığa sürükleyebilir.

Hülasa güzel ahlakı, dili ve iffetini koruyan kişinin, cennetin en yüce derecelerine ulaşabileceğini gördük. Rabbim bizleri bu hususlara riayet eden, ahlakıyla örnek olan kullarından eylesin. Hem kendi nefsim hem sizin hem de tüm Müslüman kardeşlerimiz için Allah’tan bağışlanma diliyorum. Allahumme âmin.    



[1] Tirmizi ve İbn Mace

[2] Tirmizi

[3] 33/Ahzab 35.ayet

[4] İbn Ebi’d dünya

[5] 17/İsra 32

[6] 5/Maide 44

[7] 7/A’raf 170

[8] 68/Kalem 4

[9] Müslim

[10] Muvatta

[11] 33/Ahzab 21

[12] 2/Bakara 135

[13] 5/Maide 21

[14] 5/Maide 24

[15] Müslim