KİBİRLİ OLAN CENNETE GİREMEZ!

Muhasebe yapmalıyız; acaba ben kibirli miyim?

“Benim kibirle ne işim olur” demeyin. Kibrin alametleri üzerinizde var mı, bir kontrol edin.

Hepimiz zaman zaman kendimizi “iyi” biri olarak tanımlarız. Ama gerçekten öyle miyiz? Kibir, çoğu zaman farkında olmadan içimize sızan, davranışlarımızı ve bakış açımızı etkileyen sinsi bir duygudur. Bu ayki hadis, bize bu konuda ciddi bir muhasebe yapmamız gerektiğini hatırlatıyor.

İbni Mes'ûd radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Kalbinde zerre kadar kibir olan kimse cennete giremez."

Bunun üzerine bir sahâbî:

-İnsan elbisesinin ve ayakkabısının güzel olmasını arzu eder, dedi. Resûl-i Ekrem de şöyle buyurdu:

"Allah güzeldir güzeli sever. Kibir ise hakkı kabul etmemek ve insanları hor görmektir."[1]

Şerh:

Kibir nedir?

Sözlük anlamı: Kendini beğenme, başkalarını küçük görme, büyüklük taslama, gurur.

Arapça kökeni: "Kibr" (كِبْر) kökünden gelir. Bu kök, büyüklük, kendini üstün görme anlamlarını taşır.

Bu hadis ile kibrin ne kadar kötü bir şey olduğunu ve insanı Allah katında helake sürüklediğini anlıyoruz. Zerresi bile müslümanı ya geçici veya temelli olarak cennetten mahrum bırakmaya yeten kibri/büyüklenmeyi, Rasulü Ekrem "hakkı tanımamak ve insanları küçük görmek" olarak tarif etmektedir.

İnsanları hor görme hastalığının asıl kaynağının, hakkı tanımazlık, nefsin ve şeytanın etkisiyle oluşan kibir olduğunu söyleyebiliriz. Böylesine bir kibir ve büyüklenme duygusu tek kelime ile takvasızlık, Allah saygısından mahrumiyet demektir. İşte bu noktada takvasızlıkla, kibir ve Müslümanı hor görme küçüklüğü, sebep ve sonuç ilişkisi içinde bir araya gelivermektedir.

Temiz ve güzel giyinmeyi sevmek kibir sayılmaz; bilakis bu, önemsenmesi gereken bir davranıştır. Zira insanlar önce dış görünüşleriyle karşılanır, ardından sözleriyle tanınır, ilmiyle değer kazanır ve nihayetinde ahlâkıyla yolcu edilir.

Allah’ın isimlerinden biri; Mütekebbir المتكبّر

Mütekebbir, ‘büyük, ulu’ anlamında, ‘azametli, zatının ve sıfatlarının mahiyeti bilinemeyecek kadar ulu’ gibi anlamlara gelir. Allah Teâlâ böylesine azametli büyük ve kibir sahibi iken, kibrin kullarında olmaması gerekir. Zira insan, aciz ve zayıf yaratılmıştır; ne büyüklük iddiasında bulunacak bir güce sahiptir, ne de azametli sıfatlara. Kul, yaratılış itibarıyla Allah’a boyun eğmesi gereken bir varlıkken, haddini aşarak kendini büyük görmesi ve yaptıklarını beğenmesi, onu şeytanın yoluna sürükler.

Hani meleklere “Âdem’e secde edin!” dedik de hemen secde ettiler; ancak İblîs kaçındı, kibirlendi/büyüklük tasladı, kâfirlerden oldu.”[2]

Kibir, hakka/hakikate razı olmamaktır. اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْتَكْبِر۪ينَ “Doğrusu O, müstekbirleri sevmez.”[3]

Yani hakkı olmadığı halde büyüklük taslayanları, bilmediği halde bilgiçlik taslayanları, kendini büyük görenleri sevmez.

Kibir sahibi kimse, Allah’a kulluğunu hakkıyla yapamaz, çoğu zaman ya zorlanır ya da hiç yapamaz. İblis’in (aleyhillâ’ne) secde etmemesinin altında da bu yatıyordu. Kibirli kimseler nasihate ve uyarılara kulak vermezler. Kötü akıbetten kurtulma adına tövbe yolunu kullanamazlar.

Burada bizlere de büyük dersler vardır. Özellikle farzları yerine getirmede ve apaçık haramlardan kaçınmada sıkıntı yaşıyorsanız, muhasebenizi geç olmadan yapın. Çünkü kibir hastalığına yakalanmış olabilirsiniz.

İlmin afeti!

İlim, insanı cennete götüren bir hidayet yoludur. Ancak Allah’ın razı olduğu ilmin bazı afetleri vardır ki, bunların en bilinenleri riya ve kibirdir. Riya, kişinin amellerini Allah rızası için değil, insanların takdirini kazanmak amacıyla yapmasıdır. Bu durum, kişinin sahip olduğu ilmi bir gösteriş aracı hâline getirmesiyle ortaya çıkar.

Bizim özellikle vurgulamak istediğimiz ise, ilim ile kibrin aynı kişide bulunmasıdır. Zira ilim ne kadar kıymetli olursa olsun, eğer kalpte kibir varsa, o ilim kişiye fayda sağlamaz. Kibir; kişinin kendini beğenmesi, sözünü, hükmünü ve anlayışını üstün görmesi şeklinde tezahür eder. Böyle biri, başkalarının görüşlerini dinlemez, onları küçümser, susturur ve hatta hakaret etmeye kadar varabilir.

Sen, sürekli nasihat eder misin!?

Bazı insanlar, sürekli nasihat eden konumundadır; fakat kendileri nasihat almaya kapalıdır. Oysa bu, Müslüman ahlâkıyla bağdaşmayan bir tutumdur. Sürekli öğüt veren ama hiç öğüt almayan bir tavır, şeytanın vesvesesiyle beslenen bir kibir alametidir.

Kim ne kadar âlim olursa olsun, hayatının önemli virajlarında nasihate ihtiyaç duyar. En iyi bildiği şeyi duyacak olsa bile… Dolayısıyla kardeşlerim! Arada bir insanlardan nasihat istemeyi unutmayın. Zorlandığınız hususları, tecrübeli kardeşlere dile getirin ve ne diyecekler bir bakın. Hikmetli nasihatleri kendiniz için hazine bilin. Sonuç olarak; nasihat vermek kadar, nasihat alabilmek de bir erdemdir.

Konuşan çok, vaaz veren çok… Dikkat et!

Memleketimizde öyle diplomalı sapkınlar var ki, hakikati söylüyor gibi yapıp lafı eveleyip geveliyor; söyledikleriyle sürekli çelişiyorlar. Bir yandan “Kur’an anlaşılırdır, sadece meal okuyun” derken, diğer yandan hadisleri inkâr ediyor, güvenilmez ilan ediyorlar. Fakat aynı kişiler, Kur’an’ı açıklamak için onlarca kitap kaleme alıyor. Madem Kur’an herkes tarafından kolayca anlaşılabiliyordu, neden bu kadar tefsir yazma ihtiyacı duyuyorsun? Hadislere yer bırakmazken, kendini açıklama makamında görmen ne büyük bir çelişki! Bu tutarsızlığın ardında ise insanın yüzüne çarpan bir kibir gölgesi hissediliyor.

Kavimlerin helakı genelde hep kibirdir

Firavunların iktidarı yüzyıllarca sürdü. Yüce Allah, iktidarlarını ellerinden hemen almadı. Onlara süre verdi. Ancak onlar verilen bu sürede daha da azgınlaştılar. Peki, helak olmalarının sebebi neydi? Veya bu süreci ne başlattı?

“Ve kalpleri kesin olarak inandığı halde, zulüm ve kibirlerinden dolayı onları inkâr ettiler. Artık bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak!”[4]

Firavun, “Ben sizin en yüce rabbinizim”[5] diyerek kibirle Allah’a meydan okumuş, sonunda Kızıldeniz’de boğularak helak olmuştur.

Kibir sahibi kimseler, acaba Allah’ın ayetlerini gerçekten duyabilir mi? Sonra da hallerini düzeltip tövbe edebilirler mi? Elbette tövbe kapısı her zaman açıktır. Ancak kişi kendini ıslah etmeye yanaşmıyor, kalbini hakikate kapatıyorsa Allah’ın ayetlerini duysa bile aslında duyamaz! Çünkü ayetler, sadece kulakla değil, kalple duyulur. Rabbimiz bu durumu şöyle bildiriyor: “Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları ayetlerimden uzaklaştıracağım…”[6]

Güçleriyle övünen Ad kavmi, peygamberleri Hûd’a karşı kibirlendi. Sonunda şiddetli bir rüzgarla helak edildiler. “Ad kavmi, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar…”[7]

Salih peygamberin mucizesi olan deveyi kibirle reddettiler ve öldürdüler. “Onlar Rablerinin emrine karşı geldiler. Bu yüzden onları yıldırım çarpması yakalayıverdi.”[8]

Önceki kavimler daha dünyada iken işte bu şekilde helak oldular. Ya peki onları kabirde, hesapta ve sonsuz bir hayatta ne bekliyor?

“Ateş! Sabah akşam ona arz olunurlar. O saatin gerçekleşeceği gün: Firavun ve ailesini azabın şiddetlisine sokun!"[9]

Ebedi hayatın mahvolmasının ve azaptan çıkamamanın vereceği moral bozukluğunu hiç tefekkür edebiliyor musunuz? Umut, insanı yaşatan hayata bağlayan güzel duygulardan biridir. Ama umut, sıfırı tükettiğinde dünyada bile hayat çekilmez hale gelir. Ya peki ateşin içinde çıkma umudu olmadan kalmak azap üstüne azap değil midir? İnsanın kalbini göremeyiz ama yüzünden ne halde olduğu anlaşılmaz mı?

Rabbimiz şöyle buyurur: “Kıyamet günü, Allah’a karşı yalan söyleyenlerin yüzleri kapkara olur. Cehennemde kibirlenenler için bir yer değil mi?” [10]

Yüzlerin kapkara olması, sadece fiziksel bir kararma değil; aynı zamanda umudun, pişmanlığın ve çaresizliğin simgesidir. O gün, kibirle hakikati reddedenler, hem kararmış yüzleriyle hem de tükenmiş umutlarıyla azabın en derininde olacaklardır.

Yahudileri yurdundan çıkaran şeylerden biri kibirdir

Rasûlullah (sav) ve ashabı Bedir’de Mekke müşriklerini Allah’ın izni ile mağlup etmişlerdi. Yahudilerden özellikle Benî Kaynuka kabilesi kinlerini ortaya çıkarmaya başladılar. Rasûlullah (sav) ise onların çarşısında kendilerine nasihat etti; “Ey Yahudi topluluğu! Kureyş’in başına gelenler sizin de başınıza gelmeden önce Müslüman olunuz!”

Onlar ise Rasûlullah’a (sav) şu küstah cevabı verdiler: “Ey Muhammed! Kureyş’ten savaşmayı bilmeyen tecrübesiz bir toplulukla savaşıp onları yenmen seni aldatmasın. Eğer bizimle savaşsaydın bizim nasıl savaşçı bir topluluk olduğumuzu ve bizim benzerimizle karşılaşmadığını anlardın.”

Yahudilerin bu meydan okumaları üzerine Yüce Allah’ın şu âyeti indirdiği rivayet edilmiştir:[11] (Rasûlum!) İnkâr edenlere de ki: Yakında mağlup olacaksınız ve cehenneme sürüleceksiniz. Orası kalınacak ne kötü bir yerdir!”[12]

Kibir nimetten alıkoyar, nimet elden gider

Tabiri caiz ise Yahudiler yerlerinde uslu uslu otursa, antlaşmalarına sadık kalsalar hiçbir zarar görmeyeceklerdi. Fakat kibirlendiler, mağlup oldular ve Medine’den sürüldüler. Evlerini, yurtlarını, kalelerini terk etmek zorunda kaldılar.

Bu Yahudilerin örneği tıpkı şeytanın örneği gibiydi. Şeytan da kibirlendi, olmadık sözler söyledi ve cennetten kovulup üzerine lanet edildi. (Allah:) 'Öyleyse oradan in, orada büyüklenmen senin (hakkın) olmaz. Hemen çık. Gerçekten sen, küçük düşenlerdensin.”[13]

Bize de buradan şu ders çıkar ki; eğer vahye tutunur, Rasûlullah’ın (sav) peşi sıra gidersek, izzet kazanırız. Vahye uymazsak, şeytanın yaptığı gibi vahye sırt dönersek, başımıza buyruk, batıl olan atalar dinini/hayatını yaşarsak düşeceğimiz yer şeytanın yeridir. Bundan da Allah’a sığınırız.

“Ben, senin bağışlaman için onları ne zaman davet ettiysem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar. Beni görmemek için elbiselerine büründüler. Ayak dirediler, (وَاسْتَكْبَرُوا اسْتِكْبَارًاۚ) kibirlendikçe kibirlendiler, serkeşlik, zorbalık ettiler.”[14] (Nûh 7)

Nuh (as) kavmini cennete çağırıyordu, fakat onlar duymazlıktan geliyor, kibirleniyorlar, hakka teslim olmuyorlardı. Kendi bilgilerine, güçlerine, tecrübelerine güveniyorlar, Allah’a gerek duymuyorlardı. (مَا لَكُمْ لَا تَرْجُونَ لِلّٰهِ وَقَارًاۚ) “Size ne oluyor ki, Allah'tan bir vakarı ummuyorsunuz?”[15]

Yani gerekli saygıyı göstermiyor, azameti yakıştırmıyorsunuz. Bu yolda gayret göstermiyorsunuz.

Nuh (as) kavmi ise 950 yıllık tebliğe/davete karşı gelmesinin ardından suda boğuldular. Ahirette ise can yakıcı ateş azabını tadacaklar! Sonuca bakıldığı zaman, buna değdi mi? Elinize ne geçti. Gerçekten o kibirlenmeye layık insanlar mısınız? Rabbim onların sonu gibi bir sondan bizleri muhafaza buyursun.

Kibir böyle tehlikeli olup, acaba az bir şey bulunsa da zararı var mı diye sorulabilir. Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Kalbinde zerre kadar kibir olan kimse cennete giremez.”

Subhânallâh! Ne büyük bir uyarı! Kibir gerçekten ne kadar da tehlikeli... Elbette her kibir aynı değildir. İnsanlara karşı büyüklenmek, ebedi cehenneme götürmeyebilir; kişi günahının cezasını çeker, belki cennete ilk girenlerden olmaz. Ancak hakka karşı kibirlenmek, en tehlikeli olanıdır.

Bazı insanların amellerinin boşa gittiği ve cehenneme atıldığı anlatılır. Ardından bunun sebebi şöyle açıklanır: “İşte böyle; çünkü onlar, Allah'ın indirdiğini çirkin (kerih) gördüler, bundan dolayı, O da, onların amellerini boşa çıkardı.”[16]

Seyyid Kutub der ki: “Bu ifade onların kalplerinde dolaşan, kafalarını meşgul eden, Allah'ın indirmiş olduğu Kur'an'ı, şeriatı, sistemi ve O'na yönelmeyi çirkin görmelerinin ifadesidir. Ayette boşa çıkarma terimini ifade etmek için getirilen (فَاَحْبَطَ)"Hubut" sözcüğü, davarların otlakta bir çeşit zehirli otu yiyince karınlarının şişmesi demektir ki davarlar bu şişkinlik sonucu patlayıp telef olurlar. İşte aynen bunun gibi, inançsızların amelleri de şişer, patlar yarılır... Sonra da mahvolur ve kaybolur gider. Bu bir tablodur, bu bir harekettir. Ve bu Allah'ın indirdiğini çirkin gören sonra da bu zehirli ottan yiyen ve şişen hayvanların karnı gibi şişkin ve kocaman amellerini beğenen, kimselerin durumlarına uygun bir sondur.”

Elmalılı H. Yazır ise şöyle der: “Bu, yıkım ve boşa giderme, şu sebepledir ki onlar Allah'ın indirdiğinden hoşlanmamışlardır. Dolayısıyla açıklandığı üzere iradelerini sarf etmek suretiyle Allah'ın dinine hizmet ve yardımda bulunmayıp aksine gitmişlerdir. Onun için Allah da onların amellerini boşa gidermiş, heder etmiştir.”

Allah’ın indirdiklerinden tiksinip nefret etmek, helak olmak demektir. Namaza, tesettüre, Allah’ın istediği eğitim ve öğretimi yaşamaya gericilik gözüyle baktılar. Şeriat hukukuna ise tahammülleri bile yoktu. Öylesine düşmanlardı ki, İslam şeriatını görmemek için canlarını bile verirlerdi! Böylesi bir kalpten Allah’a sığınırız.

Mekke halkı da Ebû Cehil yönetiminde elinde gücü bulundururken kibirlendi. Müslümanlara olmadık eziyetleri reva gördüler. Dünya imtihanını anlayamadılar, bilgilerine güçlerine güvenip Allah’ın elçisine yardım etmediler, bir de üstüne düşmanlık ettiler. Ama sonrasında daha bu dünyayken bile zilleti tattılar. İçlerinden Müslümanlar olanlar da çok oldu ama kibirde direten Ebû Cehil gibi, Velîd bin Muğîre gibi, Umeyye bin Halef, Ebû Leheb gibi kâfirlerin canları zillet ile çıktı.

Kibriya ancak Allah Teâlâ’ya mahsustur ve O’nun sıfatlarındandır. İnsan, en başarılı bir iş yaptığında bile ‘ben yaptım, ben başardım’ dememelidir. Rasûlullah (sav) ve ashabı Mekke’yi fethettikleri gün acaba sabaha kadar çılgınca sevinmiş olabilirler mi!? (Hâşâ) Bu mümkün değil, bu onlara yakışacak, Allah’ın razı olduğu bir amel asla olamaz. Bilakis onlar Mekke’yi fethettiklerinde tevazuyu bırakmayıp, kibirden uzaktılar. İnsanları küçük düşürüp, aşağılamadılar. Başlarını, bakışlarını öne eğdiler.

Böylesi güzel bir fetih de Müslümanlar, kafirler gibi sevinemez. Onlar galibiyetin ve mağlubiyetin el değiştireceğini bilirler. Her halükârda Rablerine dönerler: “Rabbine hamd ederek tespihte bulun ve O'ndan bağışlama dile. Çünkü O tövbeleri çok kabul edendir.”[17]

Bizler ise bu kıssalardan ibret almalı, sağlığımıza, gücümüze güvenmemeli, hakka karşı teslim olmalıyız. Zaten Müslüman demek, teslim olan demektir. Kibirli kimse ise ayak diretebilir, kendi görüşünü veya amelini sevebilir.

Ne mutlu hakka ve hakikate teslim olanlara… “Başarım ancak Allah’ın yardımı iledir. Ben sadece O’na tevekkül ettim ve sadece O’na yöneliyorum.” (Hud 88)

Allah’ım! Kibir, riya, nifak ve gizli şirkten beni, ailemi ve bütün Müslümanları koru. Her türlü kirden, gizli ve açık ayıplardan beni temizle. Kabir azabından ve fitnesinden bizleri emin kıl. Allahumme âmin.
 
 


[1] Müslim, Ebu Davud ve Tirmizi.

[2] 2/Bakara 34

[3] 16/Nahl 23

[4] 27/Neml 14

[5] 79/Naziat 24

[6] 7/A’râf 146

[7] 41/Fussilet 15

[8] 51/Zariyat 44

[9] 40/Mümin 46

[10] 39/Zümer 60

[11] (Ebu Davud)

[12] 3/Âl-i İmrân 12

[13] 7/A’râf 13

[14] 71/Nûh 7

[15] 71/Nûh 13

[16] 47/Muhammed 9

[17] 110/Nasr 3