Müslüman, Müslümanın Kardeşidir: Zulüm Yok, Hakaret Yok!
Bismillahir Rahmanir Rahim, Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla;
İslam kardeşliğini bizler babalarımızdan miras almadık. Kardeşliğin sınırlarını belirleyen ve bizi aynı iman akidesi üzerinde kılan yüce Allah’tır. Yeni hudutlar çizerek, kendi anlayışlarımızı ön plana çıkararak, kişisel egoların girdiği, hüküm verme konusunda gereksiz bir cesurluğun yaşandığını zamanlarda yaşıyoruz. Belki de bu zamanın en zorlu imtihanı kardeşlik hudutlarını, haklarını koruyabilmektir.
Bir dolu kalbi hastalıkların içinde hasetin fazlasıyla büyüdüğünü görüyoruz. Çoğumuz kendimizi Yûsuf (as) yahut Bünyamin gibi mazlum biri olduğumuzu sanıyoruz. Ancak bu iş o kadar kolay değil. Diğer zulmeden kardeşlerin içinde olmamız olasıdır. Müslümanların bu haklarını hatırlatmak adına bu ayki hadisi şerifimiz şöyledir:
Ebû Hureyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulüm ve haksızlık yapmaz, yardımı kesmez ve onu hakir görmez. –Peygamberimiz üç defa göğsüne işaret ederek buyurdular ki– takvâ buradadır. Müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi, bir kimseye şer olarak yeter. Her müslümanın kanı, malı ve ırzı, başka müslümana haramdır.”[1]
Şerh:
Hor görmek; aşağılamak, yaptıklarını hiçe saymak, görmezden gelmek anlamına gelir. Ameli, sözü, görüşü ve mücadelesi hiçe sayılan, küçük görülen nice Müslüman vardır. Yapılan emeği, gayreti ve birçok hayrı görmeyip bir hataya odaklanmak acaba hangi adalete sığar.
Nebi (sav) müminler arası ilişkileri anlatırken, "Müslüman Müslümanı küçük görmez, aşağılamaz. Takvâ buradadır" diye eliyle kalbine işaret etmiş, sonra da "Müslüman kardeşini hor görmesi, kişiye kötülük olarak yeter" buyurmuştur. Çünkü müslümanı tahkir etmek Allah’a karşı saygısızlığın bir sonucudur.
Müslüman olmayanların, Müslümanları hor görmesini anlamak kolaydır. Asıl zor ve anlaşılmaz olan, müslümanın müslümanı herhangi bir sebepten ötürü küçük görmesi ve tahkir (onur kırma) etmesidir.
İstihza kavramı kibir ile de doğrudan alakalıdır. Onun için kibirli bir kimse rahatlıkla başkalarını küçük görebilir. Çünkü kendini büyük görmektedir. Nebi (as) şöyle buyurur: “Kibir ise hakkı kabul etmemek ve insanları hor görmektir.”[2]
Mümin, öncelikle kendi günah ve hatalarıyla meşgul olup ıslahı için çabalar. Aşağılamak için ‘bu adam beş para etmez, zaten samimi değil’ gibi sözler söylemez. Arkasından konuşmaz, yüzüne konuşur. Herkese açmaz mevzuları, onu ıslah edecek kimselere açar ve de sözün en güzelini söyler. Eğer böyle yapmaz ise araya şeytan girer ve ayrılık tohumlarını eker.
“Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler; yoksa şeytan aralarına girer. Kuşkusuz şeytan insanların apaçık düşmanıdır.”[3]
Efendimizin "takvâ buradadır" diye kalbine işaret buyurması, Müslümanların işledikleri birtakım günahlar sebebiyle küçümsenmemeleri, hor görülmemeleri, takvasızlıkla suçlanmamaları gerektiğini gösterir. Yani bir Müslüman bir günah işledi diye yerin dibine sokulmaz. Çünkü Allah saygısı demek olan takvanın yeri kalptir. Yeri kalp olan şeyi insanların görmesi ve bilmesi mümkün değildir. Böyle olunca da hiçbir kimsenin herhangi bir Müslümanı takvasızlıkla itham edip küçümsemesi câiz olmaz.
Bu durumun istisnaları var elbette ki; mesela bir kimse günahını açıktan işliyor ve çekinmiyor. Sigarasını içiyor, bankadan sakınmıyor, ağzı bozuk… Müslümanlara vereceği olası zararlı durumlar için diğer Müslümanların haberdar edilmesi de bu kapsama girebilir.
Her iki manaya göre de Müslümanı küçük görmek, horlamak, aşağılamak insan için şer ve kötülük olarak yeter. Çünkü Müslümanı tahkir etmek, takvasızlığın, yani Allah'a karşı saygısızlığın bir sonucudur. Takvâ’dan yoksun olmak ise, büyük bir mahrumiyettir.
Hadisimiz de öncelikle Müslümanları uyarmakta ve "Müslümana, Müslüman kardeşini küçük görmesi şer olarak yeter, başka kötülük aramasına gerek yoktur" diye ifade edilebilecek çok ciddî bir tehdit anlamı taşımaktadır.
Müslüman Müslümanı niçin hakir görür; bunun birçok sebebi olabilir, başlıcaları şunlardır;
* Kibir
* Haset
* Kalbi hastalıklar
İnsan kendisinde bulunan servetten ve ilimden dolayı bunlara sahip olmayan diğer Müslümanları düşük görebilir. Bu kesinlikle yanlış bir haslettir. Ayrıca bu, kalbinde büyük bir hastalık olduğunu da gösterir.
Âişe anamız, Efendimizi (sav) çok sever ve kıskanırdı. Bir gün Âişe (r.anha) şöyle dedi: ‘Ey Allah'ın Rasûlü! Safiyye'nin şöyle şöyle oluşu sana yeter, dedim. (Ravilerden biri, bu sözle Âişe’nin (r.anha) onun kısa boylu oluşunu kastettiğini söylüyor). Bunun üzerine Peygamber (sav):
"Ey Âişe! Öyle bir söz söyledin ki, eğer o söz denize karışsa idi onun suyunu bozardı" buyurdu.
Âişe dedi ki, ben bir başka gün de kendisine bir insanın durumunu takliden hikâye etmiştim. Bunun üzerine de Peygamber (sav):
"Bana dünyanın en kıymetli şeylerini verseler, ben yine de bir insanı hoşlanmayacağı bir şekilde taklid edip anmayı kesinlikle istemem" buyurdu.[4]
Müslümanın hakir görülmesi ve küçük düşürülmesi asla caiz değildir. Birileri birilerinin taklidini yapıp itibarıyla oynamamalıdır. Hadiste dehşet bir tabir vardır; “söz denize karışsa suyunu bozardı” Deniz ki, ucu bucağı gözükmez, çok büyüktür. Ancak buna rağmen bulandırırdı. Bu ifade, kötü sözün büyüklüğünü ve tehlikesini ortaya koymaktadır. Müslüman değerli olduğu gibi, onun itibarı da onuru da değerlidir. Bu hadiste davranış bozukluğu olan Müslümanların kendilerini ıslah etmesine teşvikte vardır.
Günaha Düşman Ol, Mümine Değil!
Güçlü mümin, zayıf müminden hayırlıdır. Ancak zayıf müminde hayır olmadığı sanılmasın. Sonuçta o da iman saflarında yer aldığından dolayı, günahkâr olsa bile onda da nice hayırlar mevcuttur. Günahını kötüle, ancak mümini yerin dibine sokma! Şeytana bu konuda yardım etme.
Güçlü mümin, Allah katında zayıf müminden daha hayırlı ve daha sevimlidir. Bununla beraber her ikisinde de hayır vardır.[5]
Sahabelerden biri, içki içme alışkanlığı olan bir sahabeyi birkaç kez bu suçtan dolayı cezalandırılmış halde görür. Bir seferinde yine aynı sebeple cezalandırılırken, orada bulunan bir sahabe: "Allah ona lanet etsin!" der. Bunun üzerine Resûlullah (sav) şöyle buyurur:
"Ona lanet etmeyin! Vallahi, onun Allah’ı ve Resûlunü sevdiğini biliyorum."[6]
Bazı rivayetlerde bu uyarıya şu ifade de eklenir: "Şeytana yardımcı olmayın!"
Bu, günah işleyen bir Müslümana karşı tavrımızın nasıl olması gerektiğini gösteren çok önemli bir örnektir. Suç işleyen kişi cezasını çekmişse, ona lanet etmek veya dışlamak yerine, ıslahına yardımcı olmak gerekir. Aksi halde şeytanın ekmeğine yağ sürülmüş olur.
Kelimelerini Seçmezsen Kardeşlik Zarar Görür!
Şirki tamamen reddetmiş, aynı akideyi paylaşan kardeşler arasındaki görüş ayrılıklarını da hoş görebilmeliyiz. Herkes aynı düşünecek diye bir kaide yoktur. Kardeşler arasında görüş ayrılıkları olabilir, bu son derece doğaldır. Herkesin aynı şekilde düşünmesini beklemek, fıtrata aykırıdır. Bu ümmetin ittifak ettiği meselelerden çok, ihtilaf ettiği konular vardır. Asıl marifet, bu ihtilaflara rağmen kardeşliği sürdürebilmektir.
Eğer bu kolay olsaydı, herkes kardeşliği rahatça yaşardı. Ancak unutmamalıyız ki ciddi bir imtihandayız. Kim haddini aşacak, kim kardeşliğe sahip çıkacak, kim kelimelerini özenle seçecek ya da seçmeyecek… Hepimiz bu sınavın içindeyiz. Selef-i sâlihîn de bu imtihanlardan geçti. Onlar için de kolay değildi.
Ebû Zer (ra) ile Bilal Habeşi (ra) arasında görüş ayrılığı olmuştu. Söz uzadı ve sertleşmeye başladı. Ebû Zer bir anlık gafletle; ‘Sen bu işlerden anlamazsın siyah kadının oğlu’ dedi.
Bilal (ra) ise durumu Rasulullah (sav) haber verdi; ‘Müslüman olduktan sonra hala daha ırkımızdan dolayı suçlanacak mıyız ya Rasulullah’ dedi?
Nebi (as) Ebû Zer’i çağırttı ve şöyle dedi; “Onu anasının zenci olmasıyla mı ayıpladın? Sen öyle bir adamsın ki sende hala cahiliyet kokusu var. Bak, sen takva ile daha üstün olmadığın takdirde, beyaz veya siyah derililerden daha hayırlı değilsin.”[7]
Ebu Zer (r.a) bu acı uyarı üzerine derhal Bilal Habeşi’nin evinin önüne gelir, Bilal Habeşi’yi çağırır ve yere yatar, yanağını yere koyar ve der ki; ‘Ya Bilal! Senin o siyah ayağın benim bu beyaz yüzüme basmadıkça buradan kalkmayacağım! Yüzüme bas ve bana hakkını helal et!’
Bilal ise ‘Kalk kardeşim. Bu yüz, basılmaya değil öpülmeye layıktır. Ben sana hakkımı helal ettim’ dedi. Kaldırdı, onun gözlerinden öptü. Kucaklaştılar. Kalplerinde birbirlerine karşı bir şey kalmadı.[8]
Sevgi ve saygı önemli; birbirimize sert kaba olmamalı, gülümsemeye alışmalıyız. “Din kardeşini güler yüzle karşılamak gibi (tabiî) bir iyiliği bile sakın küçük görme” [9] şeklinde buyrulmuş olup, konuştuğumuzda dikkatli konuşmalı, kelimeleri özenle seçmeli, şeytana açık kapı bırakmamalıyız.
“Sen kullarıma söyle, her zaman sözün en güzelini söylesinler.”[10]
Evinize sebze meyve alıp götürürken bakmadan rastgele çürük çarık şeyleri doldurup gelir misiniz? Böyle bir şeyi kişi, ne kendisine ne de ailesine yakıştırır. Dinimizin ve kardeşliğimizin sebzeler kadarda mı değeri yok! İstediğimiz gibi amel ediyor, ağzımıza geleni söylüyor ve Müslümanların kardeşliğini paramparça ediyoruz.
Sözün en güzelini düşünüp söylemeliyiz. Aceleci, rastgele konuşan biri olmamalıyız. Eğer konuşmalarımıza dikkat etmezsek ne olur? Ayetin devamı şöyle;
“Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır.”
Şeytan, pes etmeyen amansız düşmanımızdır. Eğer küçücük konuşmalarımızda bile hata edecek olsak, hemen karşı tarafa vesvese verip yanlış anlaşılmamızı sağlayıp aramızı açacaktır. Şeytan, Müslümanların arasına ayrılık tohumları eker, düşmanlık katmak ister. İmtihanda olduğumuzu, şeytanı görmediğimizi, onun ise bizi gördüğünü unutmayalım. “O ve taraftarları, sizin kendilerini göremediğiniz yerden sizi görmektedirler.”[11]
Az görüşmekte bereket, sık görüşmekte bıkkınlık vardır
İnsan ilişkilerinde denge çok önemlidir. Fazla birliktelik, bazen muhabbeti değil, bıkkınlığı getirebilir. Gündelik hayatta sıkça şahit oluruz: Başta çok iyi anlaşan, sürekli görüşen insanlar bir süre sonra birbirlerinden uzaklaşır, hatta tamamen kopabilirler. Oysa ölçülü olunsa, bu dostluklar bir ömür boyu sürebilir. En güzeli de budur: Az ama öz, dengeli ve saygılı bir arkadaşlık…
Unutmamalıyız ki, her şeyin fazlası zarar. Bu, sevgi ve muhabbet için de geçerlidir. Peygamber Efendimizin (sav) şu uyarısı ne kadar da yerindedir:
"Birbirinizi sevmede ölçülü olun. Belki bir gün bu sevgi nefrete dönüşebilir. Nefret ettiğinizde de ölçülü olun. Belki bir gün tekrar sevebilirsiniz."[12]
Yusuf’un (as) hayatı da bu dengeyi anlatan çarpıcı örneklerle doludur. Babası onu derin bir sevgiyle severdi; ancak Aziz’in karısının sevgisi, ölçüsüz ve zararlıydı. Bu aşırı tutku, Yusuf’u zindana kadar götürdü. Aynı şekilde, kardeşlerinin kıskançlıkla beslenen aşırı nefreti, onu kuyuya atmalarına sebep oldu. Hatta bir ara öldürmeyi bile planladılar. Oysa bu tür aşırılıklar, hem seveni hem de sevilen kişiyi yıpratır/zarar verir.
Mümin, sevgisinde de öfkesinde de ölçülü olmalıdır. Zira aşırılıklar, kalpleri kırar, ilişkileri bozar ve sonunda pişmanlık getirir. Gerçek dostluk, sınırlarını bilen, saygıyı elden bırakmayan ve kelimelerini seçerek konuşan kimselerin yaptığıdır. Müminler şunu da unutmasınlar, ne kadar dikkat etseler de her şey dört dörtlük olmaz/devam etmez. O halde ne yapmalı?
Nûr suresi 22. ayette Rabbimiz (وَلْيَعْفُوا وَلْيَصْفَحُواۜ) “affetsinler ve hoş görsünler” diye buyuruyor. Yani hiçbir yarar sağlamadan değil; bunun bir karşılığı var Rabbimiz katında, o da; (اَلَا تُحِبُّونَ اَنْ يَغْفِرَ اللّٰهُ لَكُمْۜ) “Allah’ın da sizi bağışlamasını istemez misiniz?” Herhalde bu soruya ‘hayır’ diyecek aklı başında hiçbir kimse yoktur. Çünkü hepimiz Rabbimizin affına muhtacız.
Hakir görülen kardeşini koru
Kâb bin Malik Tebük seferine katılmayan sahabelerdendi. Savaşa hazırlık günlerinde oyalanmıştı, ‘yetişirim orduya’ demişti ama bunu başaramadı. Tebük’e varıncaya kadar ismini anmayan Rasulullah (sav) orada Kâb (ra)’ın ne yaptığını sordu. Müslümanlardan biri ‘Elbiselerine ve boyuna bakıp gururlanması onu cihad yolundan alıkoydu’ dedi. Orada bulanan Mu’az bin Cebel ise hemen müdahale ederek ‘Ey Allah’ın Rasulü! Biz onun hakkında iyilikten başka bir şey bilmeyiz’ diye söyledi.
Biz de Mu’az (ra) gibi yapmalı, her şey açığa çıkıncaya kadar Müslümanlar hakkında güzel şahitlikte bulunmalıyız. Bir problem yok değildi, vardı ama öyle hemen kardeşini silip atmadı, ona bir fırsat verdi. Onun ıslahı için gayret etti ve şeytana yardımcı olmadı. Rabbim bize de feraset versin. Âmin.
Beyat-ür Rıdvan’a katılan Sahabelerden Ebu Hubeyre Aiz ibni Amr el Müzeni (ra)’den rivayet edildiğine göre bir gün Ebu Süfyan; Selman-ı Farisi, Suheybi Rumi, Bilal-ı Habeşi’nin bulunduğu bir grup Müslümanın yanından geçti. Onu gören bu zayıf ve fakir Müslümanlar: -Allah’ın kılıçları Allah düşmanından hakkını alamamıştır, dediler.
Bunu duyan Ebubekir (ra) ‘Bu sözü Kureyş’in büyüğüne ve efendisine mi söylüyorsunuz’, dedi. Sonra da Rasulullah’ın yanına vararak olayı anlattı. O zaman peygamber (sav): “Ey Ebubekir! Bu sözünle belki de onları gücendirdin. Eğer onları gücendirdiysen Rabbini de gücendirmiş ve gazabını çekmiş oldun” buyurdu.
Ebubekir (ra) hemen o yoksul müslümanların yanına gelerek: ‘Kardeşlerim, sizi gücendirip kırdım mı?’ diye sordu. Onlar da:
‘Hayır, bizi gücendirmedin, Allah seni bağışlasın ey kardeşimiz’, dediler.[13]
Bu kıssada biz Ebubekir (ra)’ın tevazusuna şahit oluyoruz. Onlar ki onun bizzat kendisinin kölelikten azat ettiği kimselerdi ve o onların yanına gidip af diledi.
Sa’d ibni Ebi Vakkas (ra) şöyle demiştir: Biz altı kişi Rasulullah’ın (sav) yanında oturuyorduk. Bu durumu gören müşrikler:
‘Şunları yanından kov bize karşı saygısızlık etmeye kalkışmasınlar’ dediler. Orada benden başka Abdullah ibni Mes’ud, Hüzeyl kabilesinden biri, Bilal ve şu anda isimlerini veremeyeceğim iki kişi daha vardı. Nihayet Rasulullah’ın kalbine Kureyş büyüklerinin kalplerini İslam’a ısındırmak için bizleri huzurundan uzaklaştırmak geçmişti ki, Allah hemen En’âm 52. ayetini indiriverdi:
“Rabbinin hoşnutluğunu umarak sabah ve akşam ona yalvarıp yakaranları kovma.”[14]
Enes’ten “sahih” bir hadis nakleder. Allah Rasûlü (sav) buyurur ki: “Zalim olsun, mazlum olsun kardeşine yardım et.” buyurmuştu.
Ashab-ı kiram dediler ki: Ey Allah’ın elçisi, mazlum olana yardımı anladık, zalim olduğu halde ona nasıl yardım edeceğiz.
“Onun iki elinin üstünden tutarsın” buyurdu. Yani onun zulmüne engel olursun.”[15]
Zulmün en büyüğü şirktir. Öncelikle şirk olan ve olması muhtemel inançlar, sözler ve ameller hususunda kardeşlerimizi uyaracağız. Binde bir ihtimal olsa bile sakınmak gerektiğini dile getireceğiz. Bunun yanında kardeşimiz haramla iştigal ediyor olabilir. Varsa ihtiyacını giderecek veya şüphesinden arındıracak veya Allah’tan kork diyerek ahireti hatırlatacağız. Faizle malını çoğaltmaya çalışan kardeşimize, temiz malın bereketleneceğini söylemeliyiz. Haram ile mutlu olunmayacağını, kalplerin ancak Allah’ın razı olduğu hayatı yaşamakla mutmain olduğunu hatırlatacağız. İş kuracaksa imkân sunacağız, borç vereceğiz. İmkân yoksa da dua edeceğiz. Bir kimseyi dinlemek, teselli vermek ve yalnız olmadığını hissettirmek önemlidir.
Kadına düşkün bir kardeş ise cennetin kadınlarının daha güzel olduğunu, geçici zevklerin kısa zamanda unutulacağını ama bunun yanında hesabının kalacağını dile getireceğiz. Bekarsa evlendireceğiz.
Kavga eden, savaşan kardeşler…!
“Bütün mü’minler kardeştir; öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’a gönülden saygı besleyip O’na karşı gelmekten sakının ki O’nun rahmetine erişesiniz.”[16]
Evet maalesef tartışma, kavga ve savaş mü’minler arasında da olabiliyor. Böylesi durumlarda da kardeşlerin arasını bulmak faziletli olan, Rabbimizin emrettiği davranışlardandır.
Sözümüzü bir dua ile bitirelim;
Allah’ım, kalplerimizi birleştir, aramıza sevgi ve merhamet yerleştir. Aramızı ıslah eyle, bizi kurtuluşa götüren yollara eriştir. Bizleri vasat, dengeli ve adaletli bir ümmet kıl ki, insanlığa örnek olabilelim. Bizi karanlıklardan aydınlığa çıkar, Kendi heva ve heveslerini hak zannedip batılın peşinden gidenlerden eyleme. Kalplerimize sarsılmaz bir iman nasip eyle, Ve o imanın meyvesi olan salih amellerle bizi rızana ulaştır.
Allahumme Âmin.
[1] (Müslim)
[2] (Müslim)
[3] 17/İsrâ 53
[4] (Tirmizi)
[5] (Müslim)
[6] (Buhari)
[7] (ibn Hanbel)
[8] (İmam Gazâlî’nin İhyâ-u Ulûmiddîn)
[9] (Müslim)
[10] 17/İsrâ 53
[11] 7/A’râf 27
[12] (Tirmizi)
[13] (Müslim)
[14] (Müslim)
[15] (Buhari)
[16] 49/Hucurat 10