Biz göğü, yeri ve ikisi arasında olan şeyleri oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık.[1]

Değerli Kardeşim! Eğer bizler hayatın varoluş  amacını anlamak için gerçekçi ve ciddi olarak yerlere, göklere ve ikisi arasında yaratılmış olan şeylere düşünüp tefekkür ederek bakmış olsaydık  sırf oyun ve eğlence olsun diye yaratılmadığını anlardık. Rabbimiz olan Allah (cc) Kur’an-ı Kerim’in bir çok ayetinde bunu vurgulamış ve kullarının bu konuda düşünüp öğüt almalarını istemiştir.

Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık. Biz bunları gerçek bir sebep ve hikmete bağlı olarak yarattık ancak insanların çoğu bunu bilmezler.[2]  

Sanki Rabbimiz, “Ey dünyaya oyun ve eğlence olsun diye  gelmiş gibi yaşayan kullarım! Siz bu hayatı basite alsanız bile ben bu hayatı ve yeryüzündeki her şeyi ciddi bir amaç için yarattım” buyurarak aklını kullanan kullarına öğüt veriyor.

Ne kadar yazık ki Rabbimizin vahyi ve kevni ayetlerini anlamaya ve düşünüp öğüt almaya çalışmayanlar, hayatı boş ve amaçsız bir şekilde, yaptıklarının ciddi bir sonucu olmayacak ve ne yaparlarsa yapsınlar yanlarına kar kalacakmış gibi yaşıyorlar. Yaptıklarının sonucuna dair sorumluluk almaya yanaşmayan bir hâl ile hayatı sorumsuzca yaşayanlar, Allah’ın yarattığı gökleri, yeri ve kendilerine verilen nimetleri canlarının istediği gibi kullandıktan sonra hesaba çekilmeden yok olup gidecekleri mantığı ile bakıyorlar.

Günümüzdeki bir çok kişi de Rasulullah (sav)’in gönderildiği zamanındaki insanlar gibi Allah’ı (cc)  yaratan bir Rabb olarak kabul ettikleri halde o yaratıcıya karşı bir sorumluluk duymuyorlar.

Onlara, ‘Gökleri ve yeri kim yarattı, Güneş’i ve Ay’ı kim emrinize amade kıldı?’ diye soracak olsan kesinlikle ‘Allah!’diyecekler. O hâlde, nasıl oluyor da (tevhidden şirke) çevriliyorlar?[3]

Bu insanlar her gün yerlerde ve göklerde  mucize niteliğinde olan sayısız nice hayvanları, sebzeleri ve meyveleri görürler de bunların ne amaçla yaratıldığını ne yazık ki düşünmezler. Bütün bu nimetlerden istifade edip faydalanırken bu nimetlerin yaratıcısına dair bir sorumluluk hissetmezler. Bazı insanlar, hayatı ve bu hayatta sahip oldukları her şeyi kendilerine bahşeden Rabbleri adına yaşamak ve ölünce hesabını vermek gibi bir düşünce ve akletme yetisini ortaya koymazlar. Rabblerini hesaba katmadan sanki bütün her şey onlara öylesine verilmiş gibi başıboş, nefislerinin peşinden koşarak sorumsuz bir hayat yaşarken Allah onları ansızın azap ile yakalayınca da “Eyvah bize! Biz yanlış yaptık” diye bu dünyada Allah’ın ayetlerine karşı nankörce yaşanmış bir hayatın pişmanlığını yaşayacaklardır.

Eyvahlar olsun bize! Gerçekten biz büyük bir gaflet içerisindeymişiz. Aslında bizler kendimize zulüm ediyormuşuz.”[4]

Eğer insanlar dünyada Allah'ın vahyi ve kevni ayetlerinden öğüt alarak onların verdiği mesajlar doğrultusunda bir hayat yaşamış olsalardı yerler, gökler ve ikisi arasındaki mâhlukatın eğlence olsun diye yaratılmadığını anlar ve ahirette bu duruma düşmezlerdi. Ve Allah’ın razı olduğu bir hayatı yaşarlardı. İçinde yaşadığımız muazzam kâinat  sadece insanların nefsani arzularının menfaat sahası olmak için yaratılmış gibi  her gün tükettikleri nimetlerin sahibini hesaba katmadan yaşamazlardı.

Allah (c.c) Kur’an-ı Kerim’de “Aklınızı kullanmayacak mısınız?”[5], “...Yine de akıl erdirmeyecek misiniz?[6] gibi ayetler ile bizlere akıl ve düşüncenin öneminden bahseder. “Biz göğü yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık[7] gibi ayetlerle de bizleri yaratan ve yaratılanların üzerinde düşünmeye sevk etmektedir. İnsanoğlu Rabbinin emrettiği doğrultuda düşünseydi Rabbinden gelen nimetleri bilir, sahip olduğu her şeye nimet olarak bakardı.  Bunlar, kalbi diri olan, Rabbinin ayetlerini tefekkür eden ve şükürlerini, nimetleri saymakla/hatırlamakla ifa edenlerdir.

Nimetlerin farkında olmak o kadar önemli ve faydalı bir ameldir ki Allah (c.c), Resulüne bu ameli yapmasını emretmiştir. Duha Suresi’nde Allah, Resulüne verdiği nimetleri şöyle zikreder:

“…O seni yetim bulup barındırmadı mı? Şaşırmış bulup da yol göstermedi mi? Seni fakir bulup zengin etmedi mi?...Rabbinin nimetini anlat.[8] 

Bu ayet-i kerime her ne kadar Rasulullah’a (sav) hitap etse de aslında hitap bizedir. Bizler  Rabbimizin nimetlerinin ne kadar farkındayız, ne kadar anıyor ve zikrediyoruz? Etrafımızı sarmış olan Rabbimizin önümüze serdiği  sayısız nimetlerin ne kadar farkındayız kendimize soralım. Zira nimetlere karşı hâlimizi muhasebe, nimeti vereni sevmeye ve ona şükretmeye sevk eder.

Nankör müyüz, yoksa şükür ehli miyiz? Eğer nimeti hatırlamaz ve nimeti bilmezsek bu nimeti verene karşı büyük bir saygısızlık ve nankörlüktür. Bu insanda bile böyledir. Kendisine iyilik yaptığımız kişilerin, yaptığımız bu iyiliği görmesini ve anmasını isteriz. Görmeyip, bu iyiliği hiçe sayarsak ‘nankör’ diye nitelendiririz. Hoşumuza gitmeyen durumu, Rabbimize karşı sergilemek elbette doğru değildir.

Unutma kardeşim nimetin farkında olmak onu vereni sevmeye ve ona kulluğa sevkeder. Kulun Rabbine olan sevgisini artıran durumlardan biri de Allah’tan gelen nimetleri bilmesi ve farkında olmasıdır. Kâinatın içinde insana sunulan bütün nimetler –küçüğü-büyüğü ile- Allah’tandır.

Nimeti bilmenin faydasına dair Muhammed Salih el-Müneccid, Nefis Terbiyesi kitabında şunu söyler: “Kul nimeti bilirse bu sayede nimeti veren yüce yaratıcıya ulaşır. Bu ise onu büyük bir gafletten kurtarır. Bu manaya Kur’an'ın birçok yerinde rastlamak mümkündür. 0 halde insan bu nimetlerin farkına varmalı ve nimetlere şükretmelidir. Kul nimetin farkına varırsa akıl; nimet vereni araştırmaya başlayacaktır. Eğer nimet vereni bulursa O’nu çok sevecektir. Eğer O’nu severse O’ndan talep ettikleri konusunda ciddi davranacak ve O’na şükredecektir. Böylece ibadet hasıl olacaktır. Çünkü ibadet, nimet verene karşı şükretmenin yegâne vesilesidir. Nimeti veren de Allah (cc)’dır. Marifet, muhabbetin kapısıdır. İşte böylece ibadet hasıl olacaktır.

Kul etrafındaki ve elindeki nimetleri görebilmek için kâinatı, içindekileri, elindeki imkânları sürekli tefekkür etmelidir ki  bu tefekkür sonucunda sayısız nimetler içinde olduğunu görüp şükre yönelebilsin.

Görmediler mi ? Kendi ellerimizle yaptığımız (büyük ve küçükbaş) hayvanları, onların (menfaati için) yarattık. Onlar (bu) hayvanlara hükmediyor ( faydalarına olacak işlerde kullanıyorlar).[9]

Allah bütün varlığı dinî ve dünyevî sayısız hikmet, ibret ve sebeplerle yaratmıştır:

Dinî hikmet, insanın onların nasıl yaratıldığı üzerinde tefekkür ederek Allah’ı tanıması, O’na kulluk etmesi, O’nu zikredip şükretmesidir. Kâinat kadar geniş imtihan salonunda ve orada kendine sunulan imkânlar çerçevesinde imtihana tâbi tutulması, neticede ya kazananlardan veya kaybedenlerden olmasıdır. Nitekim ayet-i kerimelerde şöyle buyrulur:

Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, geceyle gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde akl-ı selim sahipleri için pek çok delil ve ibretler vardır.[10]

Düşünüp öğüt almak, bir de Rabbine şükretmek isteyenler için geceyle gündüzü peş peşe getiren de O’dur.[11]

Dünyevî hikmetine gelince, özellikle insanın dünya üzerinde yaşayabilmesi ve ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için bunlarda rakamlarla ifade edilemeyecek kadar faydalar vardır. Ayet-i kerimede şöyle buyrulur:

O Allah ki, içinde gemiler O’nun koyduğu kanunlara göre akıp gitsin ve siz de O’nun lütfundan nasibinizi arayasınız diye denizleri sizin hizmetinize verdi. Umulur ki şükredersiniz. Ayrıca O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendi tarafından bir lutuf olarak sizin hizmetinize verdi. Bütün bunlarda düşünen bir toplum için elbette nice dersler ve ibretler vardır.[12]

Aslında bu ayetlerde, kâinatın hiçbir ciddi sebebe dayanmaksızın yaratıldığı, insanın her istediğini yapmakta serbest olduğu, ona hesap soracak hiç kimsenin olmadığı, yani kişinin iyi amellerinin mükafatlandırılıp kötü amellerinin cezalandırıldığı bir âhiret yurdunun olmadığı, dolayısıyla bir peygamberin davetine kulak asmanın gereksiz olduğu zannına dayanan bütün dünya görüşleri reddedilmektedir. Bu fikri zihinlere iyice perçinlemek üzere de şöyle buyrulmaktadır:

Bilakis biz gerçek bir yaratışla hakkı bâtılın tepesine indiririz de, hak onun beynini darmadağın eder, bir de görürsün ki bâtıl can çekişerek yok olup gitmiştir. Allah’a yakıştırdığınız o çirkin vasıflardan dolayı vay sizin hâlinize![13]

Gök, yer ve ikisi arasındakileri boş/amaçsız/öylesine yaratmadık.[14]

Madem dünyayı yaratan Allah’tır (cc), öyleyse bu dünyada söz sahibi olması gereken de yine O’dur. Allah’ın (cc) indirdiği “hak” ile hükmetmeyenler; dünyanın amaçsız, boş, bir hiç uğruna var olduğunu zannedenlerdir. Oysa Allah (cc) dünyayı ve içindekileri yalnızca O’na ibadet edilmesi[15]Allah’ın (cc) indirdiği kitapla hükmedilmesi,[16] hakkın batılı parçalayıp yok etmesi,[17] ahiret şuuruyla Allah’tan (cc) korkulup sakınılması[18] gibi ulvi amaçlar için yaratmıştır.

Selam ve dua ile…                                                                                       



[1] 21/Enbiya 16

[2] 44/Duhan 38-39

[3] 29/Ankebût 61

[4] 21/Enbiya 97

[5] 21/Enbiya10

[6] 6/En’am 32

[7] 21/Enbiya 16

[8] 93/Duha 6-11

[9] 36/Yasin, 71

[10] 3/Âl-i İmrân 190

[11] 25/Furkân 62

[12] 45/Câsiye 12-13

[13] 21/Enbiya 18

[14] 38/Sâd 27

[15] 51/Zâriyat 56

[16] 38/Sâd, 26

[17] 21/Enbiyâ, 16-18

[18] 23/Mü’minûn, 115-116