Kur’an, rüzgârı başıboş bir hava hareketi olarak değil; rahmeti taşıyan, dengeyi koruyan ve ilahî emri yerine getiren bir kudret unsuru olarak anlatır. Bir önceki yazıda rüzgârın çeşitlerini öğrenmiştik; şimdi ise bu yazıda, rüzgârı sadece tabiatın bir parçası olarak değil; ilâhî düzenin işleyişi olarak okumaya davet ediyor. Çünkü rüzgârı anlamak, hayatı kimin yürüttüğünü fark etmektir.

1. Su Döngüsünün Taşıyıcısı

Rüzgâr, Allah’ın yeryüzündeki hayat düzenini ayakta tutan en dikkat çekici görevlerden birini yerine getirir: su döngüsünü yürütür, yağmurun habercisi olur. Denizlerden buharlaşan suyu taşır, bulutları bir araya toplar ve rahmet yüklü bulutları dilediği bölgelere doğru sevk eder. Böylece cansız görünen toprak yeniden canlanır, kurumuş dallar tekrar yeşerir, hayatın devamı için gerekli olan döngü sessizce sürer. Bu süreç Kur’an’da açık bir delil olarak zikredilir: “Allah rüzgârları gönderir; onlar bulutları kaldırır, O da onları gökte dilediği gibi yayar...[1]

Müfessirler bu ayetin, yağmurun yaratılış sürecini “aşama aşama” anlattığını belirtir. Taberî’ye göre rüzgâr, Allah’ın kudretiyle bir görevli gibi bulutu toplar; İbn Kesîr ise bu zincirin Allah’ın rahmetinin bir tecellisi olduğunu vurgular. Elmalılı Hamdi Yazır da bu ayetin modern meteoroloji ile birebir uyumlu biçimde bulutların yükselmesini, taşınmasını ve yağmurun oluşumunu anlattığını belirtir; fakat bütün bu yeryüzündeki olayların “rahmet düzeni”nin bir parçası olduğunu hatırlatır.

Kur’an başka ayetlerde de yağmurun ölüm halindeki toprağı diriltici etkisini özellikle vurgular: “Allah, rüzgârları bir müjde olarak gönderendir. Nihayet rüzgârlar bulutları kaldırıp sevk edince, onu ölü bir beldeye göndeririz; oraya yağmur indiririz ve onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltiriz.[2]

Bu ayet, yağmurun yalnızca su sağlayan fiziksel bir olay olmadığını; dirilişin, yeniden hayat bulmanın ve Allah’ın kudretini hatırlatan bir mucize olduğunu bildirir. Nitekim müfessirler, yağmurun toprağı diriltmesinin, insanın ölümden sonra diriltilmesine dair bir örnek ve işaret olduğunu söyler.

2. Bitkilerin Döllenmesini Sağlayan Bir Aşılayıcı

Rüzgâr, yalnızca bulutları taşıyan bir kuvvet değildir; aynı zamanda yeryüzündeki canlılığın devamı için çalışan bir aşılayıcıdır. Kur’an, bu görevi iki ayrı bağlamda ifade eder: toprağın dirilişe hazırlanması ve bitkilerin çoğaltılması. Hac Sûresi 5. ayette bu hakikat şöyle bildirilir: “Sen yeryüzünü kupkuru görürsün; fakat Biz onun üzerine su indirdiğimizde o harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler bitiririz.[3]

Bu ayette kullanılan anlam kökü “ثَوْر / sevra”, hareketlendirmek, karıştırmak, toprağı uyandırmak mânalarına gelir. Müfessirler, bu sürecin “muthîrât” adı verilen rüzgârlar tarafından başlatıldığını belirtir. Çünkü yağmurdan hemen önce esen bu rüzgârlar, toprağın yüzeyini kabartır, içini havalandırır ve toprağı suyu almaya hazır hâle getirir.

Kurtubî, bu rüzgârları “rahmete hazırlayıcı kuvvetler” olarak tanımlar. Ona göre muthîrât, sadece toprağın tozunu kaldırmaz; toprağın içinde uyuyan hayatı uyandırır, yağmurun gelişi için zemin hazırlar. Bu sebeple şunları söyler: “Muthîrât, toprağı karıştırıp onu yağmurun kabulüne hazır hâle getiren rüzgârlardır; bu yüzden rahmet vesilesidir.”[4]

Kur’an, yalnızca toprağın değil, bitkilerin döllenmesinin de rüzgârların görevi olduğunu bildirir: “Biz rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik.[5]

Bu ayetin tefsirinde: Taberî der ki: Rüzgârlar bulutları taşıdığı gibi, bitkilerin polenlerini de taşır; böylece Allah’ın emriyle bitkilerin çoğalmasına vesile olur.

Bugün bilim de rüzgârın: polenleri taşıdığını, birçok bitkinin yalnızca rüzgâr yoluyla döllendiğini, rüzgâr esmediğinde meyve oluşumunun azaldığını, tohumların yayılmasında rüzgârın belirleyici rol oynadığını kesin olarak ortaya koymuştur. Yani rüzgâr, yeryüzündeki hayat zincirinin görünmeyen ama vazgeçilmez bir halkasıdır.

3. İklim Dengesi ve Isı Dağılımının Düzenleyicisi

Rüzgâr, yeryüzünün iklim dengesini ayakta tutan görünmez bir düzenleyicidir. Yönü, hızı, nem taşıma kapasitesi ve basınç farklarına bağlı esme şekli; hepsi milimetrik bir ölçüyle işler.

Bu “ölçü”, atmosferin ısı dağılımından okyanus akıntılarına, yağmur döngüsünden mevsim geçişlerine kadar pek çok dengeyi içinde barındırır. Rüzgârlar sıcak ve soğuk hava kütlelerini karıştırarak ısının yeryüzüne dengeli bir biçimde yayılmasını sağlar. Eğer rüzgâr duracak olsaydı: Sıcak bölgeler kavurucu bir çöl sıcağına dönüşürdü, Soğuk bölgeler sürekli donuk kalırdı, Mevsimler altüst olurdu, Ekosistemler bozulur, canlı hayatı çökerdi.

Bu nedenle rüzgâr, Allah’ın yeryüzüne yerleştirdiği ölçü ve dengenin temel taşlarından biridir. “O, ölçüyü koydu; sakın dengeyi bozmayın.[6]

Burada geçen “mîzân” kelimesi, müfessirlere göre yalnızca adalet ölçüsünü değil, kâinattaki fizikî düzeni, kozmik dengeyi ve tabiat yasalarını da içine alır. Rüzgârın atmosferdeki rolü bu mîzânın en açık örneklerindendir.

Kur’an, iklim dengesinin bozulmasının yalnızca fiziksel bir tehdit olmadığını, aynı zamanda ilahî bir uyarı niteliği taşıdığını da haber verir. Bunun çarpıcı örneklerinden biri Şuayb’ın kavmidir. A‘râf Sûresi 91. ayette şöyle buyrulur: “Derken onları o korkunç sarsıntı yakaladı da yurtlarında yüzüstü çöküp kaldılar.[7]

Müfessirlerin aktardığına göre Şuayb’ın kavmi helak edilmeye yakın bir zamanda olağanüstü bir atmosfer durgunluğuyla karşılaştı: Bulutlar tepelerinde asılı kaldı, Hava akımı tamamen durdu, Rüzgâr esmediği için sıcaklık ve nem dayanılmaz bir hâle geldi, Boğucu bir atmosfer tüm beldeyi kapladı.

Sa‘lebî, İbn Atiyye ve bazı klasik müfessirler, bu “hava sükûneti”nin kavme gelen ilahî bir uyarı olduğunu söyler. Çünkü rüzgârın tamamen durması, insanın hiçbir şekilde müdahale edemeyeceği bir güçsüzlük hâli doğurur. Bu durum, Allah’ın kâinattaki dengeyi dilediği anda altüst edebileceğini gösteren bir ikaz niteliğindedir.

Kavim, günlerce nefes alamayacak kadar ağır ve baskın bir hava altında kaldı. İbn Kesîr, bu atmosferin insanlar üzerinde “boğucu” bir etki oluşturduğunu aktarır. Ardından “sarsıntı” (er-recfe) onların helakini tamamladı.

Rüzgâr, Allah’ın dünyaya koyduğu ölçünün canlı bir örneğidir. Onun hareketi bereket getirir; durması ise insanın acziyetini açığa çıkarır.

4. Havanın Temizlenmesi ve Yeryüzünün Yenilenmesi

Rüzgâr, Allah’ın yeryüzüne koyduğu en büyük temizlik sistemidir. Atmosferde biriken toz, duman, zararlı gazlar ve kirli hava tabakaları rüzgâr sayesinde dağılır, seyrelir ve yeniden dolaşıma girer. Şehirlerde hava kirliliğinin azalması, denizlerden gelen serin ve temiz havanın karaya taşınması, ormanlarda üretilen oksijenin geniş alanlara yayılması hep rüzgârın düzenli hareketiyle gerçekleşir.

Rüzgâr her esişinde dünyayı tazeler ve insana nefes olur. Eğer rüzgâr hiç esmeseydi: Ağaçların ürettiği oksijen bir bölgede hapsolur, yeryüzüne yayılmazdı. Şehirlerin dumanı, egzozu ve zehirli gazları tabakalaşıp yaşamı tehdit ederdi. Atmosfer yalnızca birkaç hafta içinde “ölü hava”ya dönüşürdü.

Rüzgâr görünmez; fakat dünyayı her 24 saatte bir dev bir karıştırıcı gibi temizleyip yenileyerek yaşanabilir kılar.

Elmalılı Hamdi Yazır, rüzgârın bu görevine özellikle vurgu yapar ve şöyle der: “Rüzgâr olmasa dünya bir günde leş gibi kokar, yaşanmaz hâle gelir.”

Çünkü rüzgâr olmazsa; Çürüyen hayvanların kokusu, Çöplerin yaydığı gazlar, Bataklık ve çürük toprak kokusu, Metan ve diğer zararlı gazlar. Bulundukları yerde sabit kalır, havaya karışmaz ve insan için ölümcül bir ortam oluştururdu. Rüzgâr ise bunları yarım saniyede dağıtır, atmosferde seyreltir ve zararsız hâle getirir. İşte bu yüzden Elmalılı rüzgârı “rahmet süpürgesi” olarak tanımlar.

Mürselât Sûresi’nin ilk ayetlerinde geçen “Gönderildikçe gönderilen rüzgârlar” ifadesi, birçok müfessire göre rüzgârların hem temizleyici hem de düzenleyici işlevine işaret eder.

İnsanoğlu çoğu zaman fark etmese de yeryüzü, görünmez bir temizlik ordusu tarafından her an korunmakta ve yenilenmektedir. Bu ordunun başında ise rüzgâr vardır.

Rüzgâr durduğunda dünyadaki hava kirlenir; rüzgâr estiğinde ise dünyadaki hava temizlenir.

Bu da bize Allah’ın rahmetinin her an üzerimizde olduğunu hatırlatır.

5. Enerji Kaynağı Olarak Rüzgâr

Bugün rüzgâr, modern dünyanın enerji omurgasını taşıyan en önemli yenilenebilir kaynaklardan biri olarak görülüyor; türbinleri döndürüyor, şehirleri aydınlatıyor, ülkelerin enerji politikalarını değiştiriyor. Fakat rüzgârın “enerji verici bir kuvvet” olarak hayata müdahalesi yeni bir keşif değildir. Bu gerçek Kur’an’da asırlar önce, hem Allah’ın kudretinin bir tecellisi hem de insanlığa bahşedilmiş bir nimet olarak anlatılmıştır.

Kur’an, rüzgârı sadece esen bir hava akımı olarak tanıtmaz; hareketi taşıyan, güç üreten, nesneleri iten, iş yaptıran bir kuvvet olarak anlatır. Nitekim Rabbimiz şöyle buyurur:

Allah, rüzgârları sizin için musahhar kıldı…[8]

“Musahhar kılmak”, müfessirlerin ifadesiyle, rüzgârın “insanın hizmetine verilmesi”, “emrine boyun eğdirilmesi”, “iş görmesi” anlamına gelir. Fahreddin Râzî, bu ayetin açıklamasında rüzgârın üç temel işlevinden bahseder: “hareket vermesi”, “enerji taşıması”, “insanın faydasına çalışması.” Râzî’nin bu ifadesi, modern rüzgâr türbinlerinin çalışma prensibinin birebir tefsiridir. Rüzgârın itici gücü mekanik enerjiye, mekanik enerji ise elektrik enerjisine dönüşmektedir.

Kur’an, Süleyman’a verilen bir mucizeyi anlatırken bu gerçeği daha da berrak bir ifadeyle ortaya koyar:

Süleyman’a rüzgârı musahhar kıldık; onun emriyle akarcasına akardı…[9]

Taberî’ye göre bu ayette rüzgâr, “yük taşıyan ve iş yapan bir kuvvet” olarak tarif edilir.

Kurtubî rüzgârın Allah’ın kudretiyle “güç taşıyıcı bir enerji”ye dönüştüğünü vurgular.

İbn Kesîr ise rüzgârı “hareket ettirici bir güç sistemi” olarak yorumlar.

Bugün dev türbin kanatlarını döndüren rüzgâr ile Süleyman’ın saltanatını taşıyan rüzgâr aynı rüzgârdır. Biri mucize için çalışmış, diğeri ise teknoloji için çalışmaktadır. Kudreti veren Allah’tır; görevi yükleyen Allah’tır; imkânı yaratan da yine O’dur.

Elmalılı, “rüzgâr ilâhî bir güç aktarım sistemidir” diyerek bugün “yenilenebilir enerji” diye isimlendirdiğimiz şeyin özünü yüz yıl önce tarif etmiştir. Zâriyât Suresi’nde ise rüzgârın adı bile onun niteliğini anlatır: “Zâriyât”, savuran, hareket ettiren, güç taşıyan rüzgâr demektir.

İbn Atıyye’ye göre Zâriyât, “ilâhî kudretle çalışan bir enerji taşıyıcıdır.” Bu ifade, fizik kitaplarının “kinetik enerji” tanımına ne kadar yakındır! Rüzgârın savurması, itmesi, döndürmesi ve hareket ettirmesi bugün bilimsel bir mekanizmaya dönüşmüş, türbinler bu gücü yakalayıp elektrik olarak yeniden üretmiştir.

Kur’an’ın “musahhar kılınmış rüzgâr” olarak anlattığı güç, bugün enerji mühendisliğinin kalbine yerleşmiş durumdadır. İnsanlık modern türbinleri icat etti; fakat o kanatları döndüren kudreti hiçbir zaman icat edemedi. O kudret gökten esiyor, yeryüzünü dolaşıyor, denizi yarıyor, bulutu taşıyor, türbini çeviriyor, elektriğe dönüşüyor.

6. Bulutları ve Gemileri Yürüten Rüzgar

Rüzgâr, gökyüzünün ordularını da, yeryüzünün yüklerini de taşıyan görünmez bir binektir. Kimi zaman bulutları toparlar, kimi zaman yağmurun haberini getirir, kimi zaman okyanusları yaran gemilere yön verir. Bu yönüyle rüzgâr, hem tabiatın akışını hem de insan medeniyetinin yolculuğunu mümkün kılan ilahî bir kuvvettir. Kur’an, bu hakikati her akıl sahibine açık bir davet olarak şöyle bildirir: “Rüzgârların yönlendirilmesinde ve gökle yer arasında emre hazır duran bulutlarda akleden bir kavim için deliller vardır.”[10]

Müfessirler bu ayette geçen “musahhar bulutlar” ifadesini şöyle açıklar: İbn Kesîr’e göre bu, “Allah’ın rüzgâra yüklediği yönlendirme vazifesidir.” Rüzgâr, bir memur gibi bulutu sürer; bulut da gökle yer arasında bir hizmet eri gibi dolaşır.

“Denizde, insanlar için faydalı olan şeyleri taşıyan gemiler…”[11]

Elmalılı, bu ayetin tefsirinde şu çarpıcı açıklamayı yapar:

“Gemi deniz üzerinde ancak Allah’ın koyduğu kanunlarla yürür; rüzgâr ise o kanunların iş gören eli gibidir.”

İbn Atâ, gemilerin dev dalgalar arasında korunup ilerlemesini “muhafazası Allah’a ait bir seyir” olarak yorumlar. Çünkü insanoğlunun yaptığı tahta veya metal yığınlarının, o korkunç mavi uçurumlarda batmadan ilerlemesi rastgele bir hâdise değildir. Rüzgârın yönü değişir, dalga kabarır, hava ağırlaşır; fakat gemi hâlâ yürür. Çünkü yürütülen, gerçekte gemi değil, Allah’ın kudretinin hükmüdür.

İşte bu yüzden müfessirler, gemileri yürüten rüzgârı “ilâhî bir sevk memuru” olarak tanımlar.

İbn Cerîr Taberî der ki:

“Rüzgâr, Allah’ın gemilere yüklediği hareket enerjisidir. İnsan bu enerjiden faydalanır fakat onu yaratamaz.”

Câsiye Suresi’nde gemilerin hareketi anlatılırken bu enerji dili açıkça görülür: Allah denizi sizin hizmetinize verdi… gemiler de O’nun emriyle orada süzülür.[12]

Müfessirler bu ayette Allah’ın koyduğu ilâhî düzeni işaret eder: Gemilerin yüzmesi, suyun kaldırma kuvveti, rüzgârın gemilere yön vermesi hepsi “koyduğu yasaların” işlemesidir. Kurtubî, “Gemilerin yürümesi Allah’ın rüzgâra yüklediği güçtendir” der.

Rüzgâr dün gemileri yürütüyordu, bugün türbinleri döndürüyor. Dün ticaret yolculuklarını taşıyordu, bugün elektrik akımlarını taşıyor. Dün rızık kapılarını açıyordu, bugün enerji bağımlılığını azaltıyor.

Aynı rüzgâr;

aynı kudret;

aynı düzen…

farklı çağlarda farklı hizmetlerde.

Kur’an’ın rüzgârı anlatırken çizdiği tablo nettir: O, başıboş bir kuvvet değil; ölçüyle gönderilen, görevle hareket eden, emre amade bir ilâhî unsurdur. Bulutları sürerken de, gemileri yürütürken de, türbinleri döndürürken de aynı düzen işler. Değişen çağlar değil; değişen insanın bakışıdır.

Rüzgâr bize şunu öğretir: Hayat, kontrol ettiğimizi sandığımız değil; bize emanet edilen bir düzendir. İnsan faydalanır, hesaplar, dönüştürür; fakat kudreti üretmez. O kudret hâlâ gökten eser, yeryüzünde dolaşır ve dilediği yere hayat taşır.

Rüzgârın en büyük görevi ise insanoğluna kendisini yaratanın gücünü hatırlatmaktır.


[1] 30/Rûm 48

[2] 35/Fâtır 9

[3] 22/Hac 5

[4] Kurtubî, Tefsîr, Hac 5

[5] 15/Hicr 22

[6] 55/Rahmân 7–8

[7] 7/A‘râf 91

[8] 45/Casiye 13

[9] 34/Sebe 12

[10] 2/Bakara 164

[11] 2/Bakara 164

[12] 45/Câsiye 12