İnsanoğlu, başını kaldırıp gökyüzüne baktığında yalnızca mavi bir boşluk görmez. Orada; Allah’ın kudreti, azameti, hikmeti ve rahmeti tecellî etmektedir. Gökler, sadece estetik bir manzara değil; aynı zamanda tefekkür için bir davettir. Kur’ân-ı Kerîm, defalarca göklere yönelmemizi, bu ilahî düzeni düşünmemizi ister. Çünkü bu âlemin arkasında, ilmi, kudreti ve rahmeti sınırsız bir yaratıcı vardır.

Andolsun ki, dünya semasını kandillerle süsledik ve o (yıldızları, semada söz dinlemeye çalışan) şeytanlar için taşlama aracı kıldık. Ve onlar için alev saçan bir ateş hazırladık.” (67/Mülk 5)

Bu ayette, yıldızların yaratılışına dair iki temel hikmet zikredilmiştir. Diğer ayetler ve müfessirlerin açıklamalarıyla birlikte bu hikmetler şöyle sıralanabilir:


Gökyüzündeki yıldızların sahnesi gerçekten güzeldir; bunda hiçbir kuşku yoktur. Öyle bir güzellik ki, kalpleri cezbeder, ruhları etkiler. Üstelik bu güzellik sabit değil, sürekli değişen bir tablodur. Vakitlere göre şekil alan, sabah başka, akşam bambaşka bir hâle bürünen bir ihtişamdır bu. Gün doğumunda bir başka parlar, gün batımında farklı bir renk alır. Mehtaplı gecelerde ayrı bir zarafet sergiler, karanlık bulutlu gecelerde ise bambaşka bir derinlik kazanır.

Açık havada pürüzsüz bir aynaya dönerken, sisli gökyüzünde sanki sırlarla örtülü bir perdedir. Gözlem yapılan yere, bakış açısına, hatta saate göre değişir bu manzara. Fakat her hâliyle güzeldir; her an etkileyici, her zaman göz alıcıdır.

Evet, gökyüzü tüm yönleriyle, her ayrıntısıyla güzeldir. Öyle bir güzellik ki, insanın sadece gözünü değil, ruhunu da doldurur. Fakat bu güzelliği tam anlamıyla tarif edecek kelimeler bulmak neredeyse imkânsızdır; onu anlatacak ifadeler yetersiz kalır.

Kur’ân-ı Kerîm, insan ruhunun dikkatini göklerin çekici güzelliğine, evrenin göz kamaştırıcı ihtişamına yönlendirir. Çünkü varlıkların yaratıcısının güzelliğini anlamanın en doğru ve en kısa yolu, O’nun yarattığı varlıklardaki estetik ve hikmeti fark etmektir. Bu idrak, insanı ulaşabileceği en yüce ufka taşır. Zira böyle bir kavrayış, kişiyi dünya hayatının geçici kirlerinden arındırarak, sınırsız güzelliklerle dolu olan ebedî âleme hazırlayan manevi bir noktaya bağlar.

Hiç kuşkusuz, insan kalbinin en huzurlu ve doyurucu anları; evrendeki olağanüstü ilahî sanatın estetik boyutunu derinlemesine idrak ettiği anlardır. Çünkü bu tefekkür, kalbi ilahî güzelliğe yaklaşmaya ve o güzelliği içine almaya hazırlar.

Bizler, Rabbimizin bu yaratışına baktığımızda, O’nun kullarına ne kadar büyük bir değer verdiğini açıkça görürüz. Allah (cc) kudreti, iradesi ve hikmetiyle, bakanların imanını artırmak, azametini fark ettirmek ve gönlü daralan, sıkılan, bunalan kullarının kalbine ferahlık ve huzur vermek için gökyüzünü eşsiz bir sanatla ve estetik bir düzenle süslemiştir.

 “Biz, o yakın göğü gezegenlerle süsleyip donattık.” (37/Saffat 6)

Göklerin Direksiz Yaratılışı: Kudretin Açık Delili

Gökyüzüne dair hayranlık uyandıran bir hakikat daha vardır ki, Rabbimiz onu şöyle beyan eder: “Gökleri direksiz yarattı; siz onu görmektesiniz.” (Lokmân, 31/10) Evet, Allah gökleri hiçbir direğe dayanmadan, görünür bir destek olmadan yaratmıştır. Başınızı kaldırıp gökyüzüne baktığınızda ne bir kolon, ne bir bağlantı, ne de bir askı görürsünüz. Güneş, ay ve yıldızlar, görünürde hiçbir dayanak olmadan boşlukta durur. Oysa onları orada tutan, yalnızca Allah’ın kudretidir. Siz bunu gözlerinizle açıkça görmektesiniz.

Bu ayetin bir başka anlamı da şudur: Gökler, sizin görebileceğiniz hiçbir destek unsuru olmaksızın yükseltilmiş ve sabitlenmiştir. Bir düşünün: Dünyamızdan kat kat büyük kütlelere sahip olan güneş, devasa yıldızlar, galaksiler, nebülözler ve nice gök cismi... Bunları yerinde tutmak, hareketlerini düzen içinde sürdürmek insana göre imkânsız bir iştir. Fakat mutlak güç sahibi olan Rabbimiz için bu asla zor değildir. Biz, bu muazzam yaratılışın mahiyetini kavrayamasak da, onların yerinde durmasını sağlayanın Rabbimiz olduğunu biliriz.

Ne var ki insanoğlu, nefsinin arzularına kapılmış, geçici zevklerin peşinde öylesine körleşmiş ve kalben öylesine kararmıştır ki; Rabb’inin ona ikram olarak sunduğu bu kevnî ayetlere bakma ihtiyacı bile duymaz hâle gelmiştir.

Sadece arzularına göre bir hayat sürmek isteyen insan, bu azametli ilahî delillere dönüp bakmaya bile tenezzül etmez. Oysa bu, ne büyük bir nankörlüktür!

İnsan eliyle yapılmış bir aleti, icat edilen bir teknolojiyi hayranlıkla izleyen gözler; göklerde ve yerde Rabbimizin yarattığı o muhteşem sanat eserlerine kör kalmaktadır. Yeni bir ürün üreteni öven diller, kâinatı yoktan var eden Allah’ı ne anmakta, ne de takdir etmektedir. Hatta çoğu zaman O’nu zikretmek bir yana, hatırlamak bile akla gelmemektedir.

Göklerin de Kulların da Malik’i: Allah  

Göklerde ve yerde ne varsa hepsinin sahibi, otorite ve egemenlik sahibi olan Rabbimizdir. Eğer O, bu dünyadan trilyonlarca kat büyük olan semaları yaratmaya ve onları muazzam bir düzen ve insicam içerisinde tutmaya kadirse; şu küçücük dünya üzerinde de hayatımızı en doğru şekilde düzene koymaya da elbette kadirdir. Bu gökleri böylesine kusursuz bir ölçü ve ahenkle yaratan Rabbimizin ilmi; bizim hayatımıza dair hukuk, düzen ve adaletin en doğrusunu bilmeye ve bildirmeye elbette yeterlidir.

   Gücü ve ilmi sonsuz olan Rabbimiz; ekonomimizin ölçülerini, hukukumuzun esaslarını, kılık kıyafetimizden eğitimimize, toplumsal ve bireysel hayatımızı nasıl yaşamamız gerektiğini en iyi şekilde bilen ve bunların yollarını bize Kur’an ve sünnetle bildiren yegâne otoritedir.

   Rabbimiz bizi düşünmeye ve düşündürmeye devam ediyor. Bakın buyuruyor ki: Rahmân’ın yaratışında hiçbir düzensizlik göremezsin. Hani görüyor musun? Gözünü çevir de bir bak! Bir çatlaklık, bir uyumsuzluk görebiliyor musun? Bir eğrilik, bir eksiklik, bir delik var mı? İkinci semâda mı var? Üçüncüsünde mi? Hadi bir daha bak! Ama göremezsin! Görmen de mümkün değil.

    Bu ifade bir meydan okuma değil; aynı zamanda bir rahmet çağrısıdır. Yani gazapla tehdit eden bir sesleniş değildir bu Kur’an. Kullarını mat etmek, ilzam edip susturmak, onları alt etmek ve böylece bir galip gibi üstünlük taslamak isteyen birinden gelen bir mesaj değildir.

   Bilakis, bu; Rabbimizin kullarına olan merhametiyle, akletmeye ve O’nu tanıyıp iman etmeye çağıran bir hitaptır. Adeta şöyle seslenir: “Ey kullarım! Yapmayın, direnmeyin! Gelin, inat etmeyin! İsterseniz tekrar bakın! Bir daha, bir daha bakın!”

   Haydi, gözünüzü bir kez daha gökyüzüne çevirin! Evet, bir daha bakın! Geçmiştekiler baktılar, şimdi de bu çağın gözüyle sizler bakın. Onların ne bilgileri ne becerileri ne de teknik ve teknolojileri vardı. Ama sizler çağ atladınız, bilgi çağındasınız. O hâlde bir de bu çağın dürbünleriyle, teleskoplarıyla, rasathanelerinizle bakın!

    Bakın da söyleyin bakalım: Semada bir futur (çatlak, eksiklik) var mı? Uyumu, düzeni, dengeyi, insicamı, ahengi bozan bir şey görebiliyor musunuz orada? İnceleyin, araştırın, gözlemleyin… Ama şunu bilesiniz ki, gözünüz size aciz ve yorgun olarak geri dönecektir.

    Evet, göz, aradığı kusuru bulamadan; zayıf, düşkün, üzgün, çaresiz bir şekilde geri dönecektir. Gözü kamaşacak, beyni bulanacak; gözler küçüldükçe küçülecek, ezildikçe ezilecek ve sonunda Rabbinin kudreti karşısında acziyetini kabullenmiş ve mecalsiz kalmış bir hâlde geriye dönecektir. Gözler, kendi sınırını aşamayacak; baksa da göremeyecek, anlamaya çalışsa da kavrayamayacaktır. Çünkü Rabbimizin yaratışı karşısında göz, hayranlıkla tükenir; güçsüzleşir ve teslim olur.

   İnsanlık asırlardır semayı, onun içindeki mücevher ve ziynet gibi parlayan yıldızları hayranlıkla seyrediyor. Takvimini, zamanını; gökteki iki büyük ışık kaynağından, yani ay ve güneşten öğreniyor.

   Fen ilerledikçe, insanoğlu teleskoplarla semaya tekrar tekrar baktı. Daha büyük mercekler yaptı, daha gelişmiş teleskoplar inşa etti ve yine baktı. Sonra, teleskopları fezaya gönderdi; oradan bir kez daha baktı… Ama her seferinde, kusur bulmak bir yana, hayranlığı ve dehşeti daha da arttı.

   Son gönderilen uzay teleskobundan alınan verilere göre, görülebilen kâinattaki galaksi sayısı yaklaşık 2 trilyon… Sadece içinde bulunduğumuz Samanyolu Galaksisi’nde 200 ila 400 milyar yıldız bulunuyor. Bu yıldızlardan yalnızca biri Güneş… Galaksimizin çapı yaklaşık 100.000 ışık yılı ve saniyede yaklaşık 500 metre genişlemeye devam ediyor.    Modern astronomi ve astrofizik, kâinatta kusursuz bir nizamın, yıldızlar, galaksi ve gezegenler arasında ince hesaplı, büyük bir bilgiyle işlenmiş fevkalade tanzim, tedbir ve dengelerin bulunduğunu göstermektedir. Semanın içindekiler, en küçük gezegenler ile yıldızlardan en büyük galaksilere kadar bir denge durumu biçiminde birbirlerinin çevrelerinde dönerek yol almakta ve birbirlerinden açılıp genişleyerek boşlukta yolculuklarını sürdürmektedirler. Kur'an-ı Kerim'de bu gerçek şöyle vurgulanır: “Semâyı kendi ellerimizle (kuvvetle ve sağlam bir şekilde) Biz bina ettik ve Biz onu elbette genişletmekteyiz.” (51/Zâriyât 47)

    Bu muazzam kozmik düzende, bu muazzam trafikte bir kaza, bir düzensizlik, bir uyumsuzluk var mı? Elbette ki hayır! Her varlık mükemmel bir düzen içinde yol alıyor. Bu rakamlar, bu hesaplamalar ve bu görkemli kudret; insan aklını, hayalini ve tasavvurunu aşıyor.

Gökyüzüne Bakmaya Teşvik Edilmesinin Hikmetleri

Kur’ân-ı Kerîm’de gökyüzüne bakmaya dair yapılan çağrılar, sadece astronomik gözlemi değil, aynı zamanda derin bir tefekkürü ve kulluk bilincini hedefler. Bu ilahî yönelişin hikmetlerinden bazıları şunlardır:

1. Allah’ı Tanımaya ve Tevhid Üzere İman Etmeye Vesile Olması

Kur’ân-ı Kerîm, pek çok ayette göklere, yıldızlara, aya ve güneşe bakmayı teşvik ederek, Allah’ın varlığını, birliğini ve kudretini kavramamıza yol açar:

Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde akıl sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır. Onlar ayakta iken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler: ‘Rabbimiz! Sen bunları boş yere yaratmadın. Seni tesbih ederiz, bizi ateş azabından koru.’ ” (3/Âl-i İmrân 190-191)

Bu ayet, Allah’ın (cc) göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünmemizi istediğini açıkça ifade eder. Zira bu ihtişamlı düzen, O’nun ilminin, hikmetinin ve kudretinin apaçık bir delilidir.

2. İnsanın Acziyetini ve Allah’ın Azametini Fark Etmesi

İnsan gökyüzüne baktığında, kendi küçüklüğünü ve zayıflığını hissederken, Allah’ın sonsuz kudreti karşısında huşû duyar:

O, birbiriyle tam bir uyum içinde yedi göğü yaratandır. Rahmân’ın yaratmasında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Bir bak bakalım, bir bozukluk görebiliyor musun? Sonra gözünü tekrar tekrar çevir; göz (arıza bulmaktan) umutsuz ve bitkin halde sana dönecektir.” (67/Mülk 3-4)

Bu ayet, tekrar tekrar göğe bakmayı emreder. Çünkü göz, her bakışta kusursuzluğu görünce, yaratıcı kudretin büyüklüğünü daha derinlemesine idrak eder.  İmam Gazâlî şöyle der: “Gökyüzüne bakmak, kalpte huşû ve Allah korkusu doğurur.”  İbn Kayyım el-Cevziyye ise der ki: “Göğe bakan kişi, Allah’ın rahmetini, kudretini ve hikmetini kalbinde hisseder.”

3. İnsanı İbadete ve Zikre Teşvik Etmesi

Gökyüzüne bakmak, kalpte sadece hayranlık değil; aynı zamanda Allah’a yönelme, zikretme ve ibadet etme duygusunu da uyandırır.

Peygamber Efendimiz (sas), gece namazına kalktığında şu ayeti okurdu: “Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında…ibretler vardır.” (Buhârî, Teheccüd 1)

Göğe bakan insan, o ihtişam karşısında sadece düşünmekle kalmaz; bu düşünceyi zikre, duaya ve ibadete dönüştürür. Aynı zamanda bu yöneliş, ruhsal bir huzur ve iç teselli sağlar.

4. Stres, Anksiyete ve Ruhsal Baskılarda Azaltıcı Etki

Modern psikolojiye göre gökyüzüne bakmak; kişide ferahlık, gevşeme ve rahatlama hissi oluşturur. Bu durum, psikolojide “soft fascination” (yumuşak büyülenme) olarak adlandırılır.

Doğayla temas kurmak, özellikle gökyüzünü seyretmek; zihinsel yorgunluğu azaltır, dikkati tazeler ve ruhsal iyiliği artırır.[1]

Frontiers in Psychology dergisinde yayımlanan bir çalışmaya göre, doğayla temas ve gökyüzüne bakmak, serotonin seviyelerini yükselterek ruh hâlini olumlu etkiler.

5. Uyku Düzeni ve Göz Sağlığına Katkısı

Güneş ışığını görmek, özellikle sabah erken saatlerde gökyüzüne bakmak, sirkadiyen ritmin düzenlenmesini sağlar. Bu da melatonin hormonunun sağlıklı salgılanmasına, dolayısıyla daha düzenli ve kaliteli uykuya katkıda bulunur.

 Journal of Clinical Sleep Medicine kaynaklarına göre, doğal ışıkla temas vücudun biyolojik saatini dengeler.

 American Academy of Ophthalmology verilerine göre, uzak mesafeye bakmak —özellikle gökyüzüne— göz kaslarını gevşetir ve miyop gelişimini yavaşlatır. Dış mekân aktiviteleri, görsel yorgunluğun azalmasına ve göz sağlığının korunmasına katkı sağlar. Sonuç olarak, Kur’ân’ın gökyüzüne yönlendiren çağrısı; sadece bilimsel merakı değil, aynı zamanda imanı derinleştirme, yaratılışı tefekkür etme ve kalbi ilahî kudretle doldurma gayesini taşır. Bu çağrıyı kavrayan insan, göğe baktığında yalnızca yıldızları değil; o yıldızların arkasında tecelli eden ilahî hikmeti, düzeni ve rahmeti de görür. Ve böyle bir bakış, sadece bilgiyle değil; imanla, huşûyla ve teslimiyetle bakan bir kalbin bakışıdır.    



[1] Kaplan & Kaplan-“Attention Restoration Theory”